Kara kedi kaldı mı ki?

Kara kedi kaldı mı ki?
Kara kedi kaldı mı ki?
İşten eve otoyollar üzerinden gidip gelen, tatillerini büyük, kapalı otellerde geçiren kent sakinleri, bu seçkin yaşam biçimleri içerisinde kendilerine benzemeyen herkesi ve her şeyi dışarıda bırakmış olurlar
Haber: İLHAN YAVAŞ / Arşivi

Büyük kent sakinlerinin etnik bir gerçekliğe sahip olmadıkları, bireysel yaşamları içerisinde ayrı ayrı yaşamları olduğunu düşünürüz. Etnik bir varlıkla karşılaşmak için uzaklara ve geçmişe dönmeyi gerekli görürüz. Oysa zamanımızda birini diğerine bağlayan ilişkilerin, türlü uzmanlıklar, işlevler üzerinden gerçekleştiği varsayılır. Yani birisi diğeriyle, ancak işi düştüğünde yan yana gelebilirmiş gibi bir toplum ve birey tasavvuru geliştirilir. Bunun dışında başkasının varlığını tahammül edilemez bulan, türlü alerjilerle malûl insanlar aklımıza gelir. Başkasına maruz kalmamak için, pencerelerini ve kapılarını sıkı sıkıya kapatmış birer monad gibi düşünürüz büyük kent sakinlerini.
Özgür Taburoğlu, ‘Kent Efsaneleri’nde, özellikle öncekilere benzemeyen batıl inançlar ve eskiden pek rastlanmayan takıntılar aracılığıyla, başkasıyla bu türden araçsal, faydalı temasların dışında da bir araya geldiğimizi ortaya koyuyor. Bu buluşmayı sağlayan etkenleri, dolayımları da ‘tuhaf görünümler’ olarak niteliyor. Yani insanları bir araya getirecek olan, olağan bir toplumsal bağlantı değil de, özellikle endüstri-sonrası, modern-sonrası gibi nitelenen zamanlar için genel olarak tuhaflıklardır. Toplumsal ilişkinin kendisi, Durkheim’ın zamanında anomie olarak nitelediği bir tür ‘ sosyal sapma’nın sonucunda gerçekleşir. Bilindiği üzere Durkheim, toplumsal ilişkilerin sapkın formlarını anomie olarak açıklar. Toplumu yapısal ve işlevsel bir bütün halinde tutan bağlantıların dışında kalan bireysel ya da toplumsal davranışların genel adıdır anomie. Oysa Taburoğlu bu manzarayı tersine çevirir ve zamanımızda daha çok kendi bireysel yaşam biçimleri ve farklılık arayışları içerisindeki, toplumu, kültürü, siyaseti ortak değerlerin yardımıyla ayakta tutmaktan vazgeçmiş toplulukların bir araya gelme koşulunu bir tür tuhaflık gibi sergiler. 

İletişim biçimi
Taburoğlu’nun ‘Dünyevi ve Kutsal’ını okuyanların da iyi bildikleri bu zihin açıcı yaklaşımı içerisinde, batıllık görünümlerini ve takıntı biçimlerini olumsuzlamadan, tersine zamanımızla ilgili bir iletişim biçiminin kaynağı gibi göstermeyi dener. Batıllık görünümleri, kişinin eski zamanlarda olduğu gibi, yaşadığı dünyayı ve toplumu ‘yanlış anlama’sının sonuçlarıdır. Yanlış anlamak çok ‘kurucu bir deneyim’ halini alır. Hatta ‘gerçeğin etrafından dolaşmak’, zamanımızda başarının, kariyer sahibi olmanın, aklı başında görünmenin de bir anahtarı olabilir. Hatta gerçekle doğrudan temas etmeden, yani batıl biçimlerin yardımıyla dünyayı algılamanın, geçmişte olduğu gibi şimdi de yaşamı daha anlaşılır, yaşanabilir bir yer kılmanın aracı halini aldığını türlü örneklerle ortaya koyar. 

‘Ocağı açık mı bıraktım acaba!’
Takıntılar ve saplantılarsa, batıl inançlardaki çatlakları, tutarsızlıkları sergiler. Takıntı adı verilen durum, ‘gerçek’in, batıl görünümler içerisine taşmasıdır bir bakıma. Gerçek denilenin alanıysa başkalarının varlığıyla olanaklıdır. Gerçek, büyük kent sakinlerinin dışarıda bıraktıkları ve daha çok kendilerine benzemeyen varlıklardan kuruludur. Takıntılar da dışarıdakilerin kendilerini hatırlatma biçimidir. Dışarıdakiler kentli insanın dünyasına karıştığında, kişi oldukça önemsiz görünen bir şeye saplanabilir, takılabilir. Örneğin elinin kirli olduğunu düşünüp ellerini sürekli yıkayabilir ya da evde ocağı açık bıraktığını düşünüp eve geri dönebilir. Yani başkaları denilen türlü varlıklar, yanlış anlamalar, batıllıklar üzerine kurulu bir yaşamı yaşanamaz hale getirmek üzere araya girerler. Dışarıda kalmış başka varlıklar, kendi kapılarını ve pencerelerini kapatmış olanlardan sanki ironik şekillerde hınç alırlar.
Böylece takıntılar sayesinde, herhangi bir sonucu, faydası olmasa da, içeridekiler ve dışarıdakiler arasında biraz cılız ve simgesel de olsa bir bağlantı, toplumsal ilişki de ortaya çıkmış olur. Dolayısıyla Taburoğlu’nu izlediğimizde, dışarıda ne kadar çok varlık terk edersek, o kadar çok takıntı geliştirmeye de açık hale geliriz. Türlü alerjiler de bunun bedensel yansımalarıdır. Takıntı sadece bir belirtidir ve dışarıdan içeri girmek isteyen varlıklara yönelik, nedensiz ve çoğu zaman saçma tepkilerdir. Toza, polene, ışığa, sese, haşarata yönelebilen alerjiler, saplantılardır. Burada önemli olan dışarıdaki bir varlığın içeriye girme kararlılığıdır. Kişi dışarıda bıraktığını, yine saçma görünen bir batıl inanç yardımıyla kapayamadığında, altından, başka varlıkları dışarıda bırakmış olmanın getirdiği belirtiler olarak takıntılar görünür olurlar. Zamanımıza ait batıl inançlar ve takıntılar, ne kadar başkasına gereksinim duymadığını düşünürse düşünsün, kent sakinlerinin bağımlılıklarını ve esasen yalnız olmadıklarını ortaya çıkarır. Birçok korku ve gerilim filmi de, hiç gündemimizde, hayatımızda olmayan bir şeylerin bizlere musallat olması üzerine gelişir çoğu zaman. 

Tekinsiz bir ilişki
‘Kent Efsaneleri’nin konusunu oluşturan ve çoğunlukla korunaklı bir sitede, işinden eve otoyollar üzerinden gidip gelen, alışverişini büyük marketlerden yapan, tatillerini büyük, kapalı otellerde geçiren kent sakinleri, bu seçkin yaşam biçimleri içerisinde kendilerine benzemeyen, kendi gelir ve kültür düzeyine sahip olmayan herkesi ve her şeyi dışarıda bırakmış olurlar. Dışarıdakilerle, bilim-kurgu yapıtlar, korku filmleri, egzotik tatil manzaralarında, rekreasyon alanlarında, tema parklarında ve turistik formları içerisinde yüzleşirler. Beklenmedik bir yüzleşmeyse, örneğin trafikte yolunu kaybettiğinde, güzergâh dışı ara sokaklara daldığında gerçekleşen olası karşılaşmalar, kayıtsızlıkla karışık bir nezaket ya da beklenmedik bir şiddete, tekinsiz bir ilişkiye dönüşebilir. Yani toplumsal ilişki kayıtsızlık ve nezaketle, aşırı biçimler almış bir şiddet ve fanatizm arasında gidip gelir.
Taburoğlu’nun esasen bir düşünce kitabı olarak ortaya çıkardığı, ‘Kent Efsaneleri’ içerisinde örneklenen türlü batıllık ve takıntı biçimlerinin genel adı olarak ‘kent efsaneleri’, büyük kent insanının birbiriyle iletişim kurmasının, bir araya gelmesinin temel biçimidir. Kent efsaneleri, her ne kadar dilimizden düşürmesek de, bizim için çok yabancı ve derin bir işleyişin anahtarını sunar. Taburoğlu’nun alt başlıklar şeklinde açıkladığı batıllık görünümleri ve takıntıların bir tür modeli, arketipi olur. Kent efsaneleri, bireysel ve toplumsal ilişkilerimizin genelleşmiş bir şablonu gibidir. Bütün bu alt başlıklar büyük bir anlatı etrafında birbirine ulanmaz ama okur birçok izlenim alabilir bu çalışmadan. Özellikle son bölümde, ‘yavaşlık’ olarak adlandırılan bölüm, bir tür etik, toplumsal sorumluluk önerisi gibi betimleniyor. Batıllıklar yoluyla gerçeğin üzerini sıvamadan ve büyük, tekinsiz yanlış anlamalarımızın sonucunda türlü takıntılar geliştirmeden, zamanın doğasıyla iyi geçinmenin yolları üzerine birkaç not var bu bölümde. Yazar, böyle bir yavaşlığı hayata geçirmenin, kentli yaşam biçimlerindeki kökten değişimle ilgili olduğunu da ekleyerek, önerisinin imkânsızlığını da baştan dillendirmiş olur.

KENT EFSANELERİ
Zamanımızın Batıl İnançları ve Takıntıları
Özgür Taburoğlu
Doğu Batı Yayınları
2011, 288 sayfa, 15 TL.