Kasabamızın şeytanı

John Burnside yetenekli ve kendine has serinkanlı bir anlatısı olan bir yazar; 'Şeytanın Ayak İzleri' de, farklı bir anlatısı olan bir karanlık roman
Haber: Asuman Kafaoğlu-Büke - akafaoglu@yahoo.com / Arşivi

Bazı roman girişleri öylesine etkileyici bir güce sahiptir ki, adeta kitaba yapıştığınızı hissedersiniz. John Burnside’ın ‘Şeytanın Ayak İzleri’ aynen böylesi yapıştırıcı güce sahip romanlardan. Giriş bölümü katlanarak açılan, kendini soyarak ele veren bir anlatıyla yakalıyor okuru, gerçi bu gerilimi romanın sonuna kadar sürdürdüğü söylenemez, yine de iyi bir açılışla okurun ilgisini garantiliyor.
‘Şeytanın Ayak İzleri’nin anlatıcı-kahramanı Michael, İskoçya’nın küçük bir sahil kasabasında yeterli aile varlığına sahip olduğu için çalışması gerekmeyen, otuzlu yaşlarda bir adamdır.
Kasabada pek dostu yoktur ve mutsuz evliliği çökmek üzeredir fakat bunu dert etmez çünkü yalnızlığı seven biridir Michael. Romanın ilk satırı korkunç bir gazete haberi ile açılır: kadının biri, üç ve dört yaşlarındaki iki çocuğunu öldürüp ardından intihar etmiştir. Micheal bu haberi ilk okuduğunda fark etmez ama haberin resimlerini görünce bu dehşet verici olayı yapan kişinin lise yıllarında çıktığı bir kız olduğunu anlar.
Romandaki sürprizleri bozmamak adına konuyu genellemelerle ele almak gerek. Micheal’ın dünyasında herşey birbiriyle bağlantılıdır. Hastalıklı zihni bağlantılar kurar ayrıca bu bağlantılar bir bakıma kurguyu dallandıran, nehirler gibi kollara ayıran unsur gibi işler romanın içinde. Tam bize çocuklarını öldürüp intihar eden kadının hikayesine anlatacak sandığımızda başka sırlar çıkar ortaya, başka sırlar içinde de kasabanın karanlık gizemleri ortaya dökülmeye başlar. Çağlar önce, İskoçya’nın Hıristiyanlık öncesi pagan döneminde, karlı bir kış günü şeytanın ta kendisi kasabayı ziyaret etmiştir. Michael’a göre kasabadaki kötülüklerin en akla yatkın açıklamasıdır.
John Burnside daha önce okuduğum bir yazar değildi, zaten ‘Şeytanın Ayak İzleri’, Türkçe yayımlanan ilk kitabı fakat yazarın geçtiğimiz yıllarda çok yankı uyandıran ‘A Lie About My Father’ (Babam Hakkında Bir Yalan) adındaki otobiyografik kitabını duymuş ve hakkında birkaç yazı okumuştum. Burnside, dengesiz ve ilgisiz babasını, çocukluğunda maruz kaldığı şiddeti, çevresindeki zorbalığı, ihmalkâr yetişkinleri anlatıyordu bu kitabında. ‘Şeytanın Ayak İzleri’ni okurken bu bağlantıları yapmak, yazarın nasıl bir çocukluk geçirdiğini bilerek romanı okumak, benim gözümde konuya farklı bir aydınlık getirdi. Yazarın anı formunu kullanışı, geçmişi suçluluk ve günah yükleriyle görmesi boşuna değildi. Ayrıca küçük kasaba insanlarının ne denli dedikoducu ve gaddar olabileceklerini anlatması, çevreye olan güvensizliği de daha anlaşılır kılıyordu. Sanırım romandaki kahramanın çocukluğunu, işlediği suçları ve onların altında ezilmiş bir yetişkinlik geçirmesini, yazarın ve yazarın babasının hayat hikâyesiyle bağlayan noktalar oldukça fazla. Bunları bilmek romanı anlamak için gerekli değil elbette ama nasıl bu denli inandırıcı olduğunu anlamak için önemli. 

Bunlar sağlıklı düşünceler değil
‘Şeytanın Ayak İzleri’nde kahramanımız Michael’ın hayatın anlamını sorguladığını duyarız. Fazla bir anlamı olmadığını düşündüğü hayatta onu yaşama bağlayan öğeler çok azdır. Eve temizliğe gelen dedikoducu Bayan K., sohbet etmeyi sevdiği tek kişidir. Başka dostu olmadığı gibi, karısının dostlarından da hiç hoşlanmaz. Karısı yemeğe dostlarını davet ettiğinde mazeretler uydurup ortamdan uzaklaşmaya çalışır, sırf bu yüzden sigara içmeye başlar, bahçeye çıkıp kendi başına kalmak ona daha ilginç gelir. Bu yalnızlık içinde zihninde düşünceler hareketlenmeye başlar. Bunlar sağlıklı ya da üretken düşünceler değildir, aksine ruhsal dengesinin bozukluğuna işaret eden zihinsel aktivitelerdir. Roman bir noktada psikolojik bir gerilim romanına dönüşür.
Aslında John Burnside gibi sanatçıların eserlerini sınıflandırmak çok zordur. Gerilim, cinayet ve kanun kaçağının yol macerası, yazarın yazınsal seçimidir, bir türe bağlı kalmasını gerektiren klişeler kullanmadan edebi formlar arasında gezinir. ‘Şeytanın Ayak İzleri’nde yazar, edebiyat tarihini iyi bildiğini gösteriyor, bazı teknikleri kuru şekillerde değil, tamamen kendine has yöntemlerle kullanmış olması romana ayrıcalıklı bir tat vermiş. Romanın ilk yarısı, daha doğrusu kahraman kanun kaçağı olarak yollara düşmeden öncesine kadar, kurgu eşsiz bir gerilim ivme kazanıyor. Anlatı geçmiş yıllara ve kahramanın çocukluğuna döndüğü satırlarda bugünün gizemlerini çözecek anahtarların o günlerde saklı olduğunu görüyoruz, bu sayede bugünle birlikte geçmişin de çözülmesini bekliyoruz.
Romanın belki tek eksikliği geçmişteki çözümsüzlükleri bugüne taşıyamamasında yatıyor. Baba-oğul ilişkisinin, komşularla yaşanan gerilimin, çocuk cinayetlerinin, babasının geçmişindeki suçluluk duygusunun, dayısının işkenceden ölmesinin ve daha bir çok hikâyenin aydınlanmasını boşuna bekliyoruz. Roman adeta her geçen gün daha karmaşık bir düğümle bağlanan, hiçbir çözüm umudu olmayan bir gelecekten başka bir şey vaat etmiyor. Belki Michael’in kabul edişindeki edilgenlik okuru biraz rahatsız ediyor, fakat sonunda çocukluğundan başlayarak yaşadığı hiç bir sorunun çözülmediği, hiç bir hatanın düzeltilmediği, hiç bir suçun cezasının çekilmediği bir hayat sunuyor roman. Bu kuşkusuz yazarın seçimi ancak Michael’in dramatik bir değişim yaşaması inandırıcı olmuyor.
John Burnside yetenekli ve kendine has serinkanlı bir anlatısı olan bir yazar; ‘Şeytanın Ayak İzleri’ de, farklı bir anlatısı olan ilginç bir karanlık roman.

ŞEYTANIN AYAK İZLERİ
John Burnside
Çeviren: Tankut Aykut
Yapı Kredi Yayınları
2011
187 sayfa.


    ETİKETLER:

    haber

    ,

    hayat

    ,

    Sohbet

    ,

    Edebiyat