Kayıp kalem sanatı

Kayıp kalem sanatı
Kayıp kalem sanatı

1944 Mart ından bir kare. Solda sağa: TS Eliot, Morley Kennedy, Geoffrey Faber, WJ Crawley, Miss CB Sheldon ve Richarde la Mare.

İçkili öğlen yemekleri, sigara dumanından gözün gözü görmediği partiler artık gerilerde kaldı. Ne yazık ki kitapları satır satır inceleyip düzeltmek de... Reklamla yönetilen yeni dünyanın taleplerine verilen bir kurban daha...
Haber: ZEYNEP HEYZEN ATEŞheyzen@mail.org / Arşivi

The Guardian’da editörlüğün eski ve yeni tanımlarına yer veren, Alex Clark imzalı bir yazı yayımlandı. Yayıncılığın nasıl değiştiğini, ne yöne kaydığını ve ne kadar ticarileştiğini göstermesi açısından önemli bir makale olduğunu düşünüyorum, çünkü yazıda editörler de edebiyatın vasatlaşması konusunda ciddi biçimde suçlanıyordu: “Editörler tembelleşti, korkaklaştı ve vasıfsızlaştı. Editörlük yapmasını, metinleri düzeltmeleri, en azından yazarlara o metinleri okunabilecek hale getirmelerini sağlayacak öğütler vermeleri gerektiğini unuttular.”
Clark şöyle bir örnekle işe başlıyor: “Geçten Eylül ayının sonlarına doğru bir akşam kendimi Jonathan Franzen’le yeni romanı ‘Freedom’ üzerine röportaj yapmaya hazırlanırken buldum. Okuyucularına kitabından parçalar okuyacağı okuma gününün ardından röportajı gerçekleştirecektik. Sorularımı tekrar tekrar gözden geçirdim ama sonunda tüm hazırlığım boşa çıkmasa da yaşananlar röportajın farklı bir yöne kaymasına yol açtı. Franzen, o öğleden sonra BBC’deki bir programın çekimi sırasında romanının İngiltere baskısının pek çok hata içerdiğini fark etmişti. Bunlar kitabın baskısından önceki aşamalarda düzeltmiş olan hatalardı. Başka kelimelerle ifade edecek olursak kitapçılara doğru yola çıkan kitaplar Franzen’in veya yayıncısının onayladığı son versiyon kullanılarak basılmamıştı. Franzen, okuma gününde onu dinlemeye gelen okuyucularına kitabı almamalarını, düzeltilmiş baskıyı beklemelerini söyledi. Pek çok kişinin şok geçirdiğini hatırlıyorum.”
Clark, bunun bahsi geçen romandan alınma bir sahneyi andırdığını söylüyor. “Franzen’in önceki kitabının adının ‘The Corrections’ (Düzeltmeler) olması kaderin oyunu olsa gerek. Bu olay hepimizin kitapların –farklı derecelerde de olsa- yazar ve yayımcının ortak ürünü olduğunu hatırlamamızı sağladı. Yine de ‘Freedom’ için kopan gürültü, yayıncılığın bugünkü durumuna örnek gösterilemez. Çağdaş edebiyatın önemli isimlerinden olan Franzen, işlerine sıra dışı ölçüde dikkat ve para harcanan yazarlardan. İyi de başka yazarlar ve kitaplar söz konusu olduğunda ne oluyor? Yazar ve ‘başyapıtı’ yayıncılığın çarklarına girdiğinde başına neler geliyor? Uzun yıllardır –neredeyse insanlar ‘kitapların sonu geldi’ demeye başladığından beri- kitapların artık eskisi gibi elden geçirilmediği, konuların, karakterlerin veya anlatım biçiminin düzeltilmediği dedikoduları yapılıyor. Ve hatta tutarlılık ve tarihi veya coğrafi gerçeklere uygunluk gibi kontrollerin dahi boşlandığı anlatılıyor. Kitaplara harcanan emek, bütçe sınırlamalarıyla belirlenir hale geldi. Yayıncılık kaliteli kitaplardan çok pazarlama yöntemlerine ağırlık verilen ticari bir işe dönüştü. Kısaca elinde kırmızı kalemi, kelimelere takıntılı editörün yerini son trendleri takip eden girişimciler aldı.” 

Bütün işlere bakan tek bir editör
2005 yılında Blake Morrison da benzer bir konuya değinmiş ve “Editörün metne el atmasının, yazarın özgünlüğünü yok ettiği söylense de metinlerin düzenlenmesi yayıncılıkta hayati önem taşır” diye yazmıştı. Şöyle devam ediyordu: “Kitap yayımlandığı övgüyü toplayan yazar olmalı. Ama editörlük kurumu ortadan kalkacak olursa, ki gidişat öyle gösteriyor, ortada övgüsünü toplayacak kitap falan da kalmaz.”
Eskiden yayınevlerinde pek çok düzeltmen ve editör çalıştırılırdı, artık neredeyse bütün işlere bakan bir editör, bir de düzletmenle karşılaşıyoruz. Bütün iş onların sırtında. Eleman eksikliğinin en önemli etkisi ne oluyor? Editörler olabildiğince az uğraşmalarını gerektirecek kitapları basmayı tercih ediyorlar. Böylece üzerinde biraz çalışılsa bir yerlere gelebilecek romanlar ve yazarlar başlarının çaresine bakmaya terk ediliyor. Clark, çeşitli editörlerle görüştüğünde başka bir sorun daha olduğunu görmüş: Satış rakamları yüksek yazarlar, yayınevinde güçlenirken editörlerinin söz hakkı azalıyor. Bir editörün dile getirdiği gibi: “Bazı yazarlar ödül aldıktan veya yüksek satış rakamlarına ulaştıktan sonra mükemmel olduklarını, dokunulmaz olduklarını düşünmeye başlıyorlar.” Ya da yazarların menajerliğini yapan David Miller’ın dile getirdiği gib; “Sürekli kriz halinde olan bir endüstride çalışıyoruz.” Miller, kendisi kitap yazıp yayınevine yolladığında editörden yirmi sayfalık çeşitli önerilerle dolu bir mektup almış. “Şimdi kitap menajerlerden yayınevlerine gittiğinde işin neden bu kadar uzadığını anlıyorum” diyor. O, önerileri dikkate alıp yazdığı metni elden geçirenlerden ama Clark’ın araştırmaları yeni kuşak yazarın egosunun çoğunlukla buna izin vermediğini gösteriyor.
Piyasanın önemli isimlerinden Peter Straus’un (Picador) gözlemleriyse şöyle: “Yazar büyük bir isme dönüştüğü anda pek çok başka etken devreye giriyor. Pazarlama ve reklam departmanları yazarın bir sonraki kitabı için yakanıza yapışıyor.” Örneğin, Helen Fielding, ‘Bridget Jones’un Günlüğü’nün devamı olan ‘Mantığın Sınırında’yı teslim ettiğinde editörlerden oluşan ekip geceli gündüzlü çalışmak zorunda kalmış. Oysa Straus’a göre farklı koşullarda aynı iş daha rahat bir ritimle yapılabilirmiş. Yine Straus’un değindiği önemli bir konu var: Editörün kalitesi.
Editörün işleviyle ilgili tartışmaların en önemli ana başlıklarından biri hangi editörün neyi ne kadar yapma becerisine sahip olduğu. Pek çok kişi editörün işlevinin değiştiğini çünkü editörlerin eskisi gibi olmadığını iddia ediyor. Straus, aksini düşünenlerden. “Hâlâ eskiler kadar başarılı editörler var ama editörün yayınevleri içindeki konumu değişti. Asıl mesele editörün nitelikleri değil, işin editörün mü yoksa pazarlama departmanının mı elinde olduğu.”
Piyasanın en ağır toplarından Robert Gottlieb (John Le Carré, Toni Morrison ve Heller gibi yazarların editörü) gibi isimlerin ne düşündüklerine baktığımızdaysa benzer bir bakış açısıyla karşılaşıyoruz: Editör her şeyden önce iyi, sağduyulu bir okuyucudur. Gottlieb şöyle diyor: “Editörün kitapla ilişkisi görünmez olmalıdır.” Bir diğer önemli isim, Diana Athill ise şunu ekliyor: “Editörlerin yazarları keşfettiği söylenir ve belki gerçekten öyledir. Ama benim örneğimde o yazarlar karşıma çıktı.” Ama bir editörün elinden Naipaul, Mailer ve Jean Rhys gibi isimler çıkmışsa elbette bu, tamamen şans olamaz. Athill şöyle devam ediyor: “Bazen kitapları alıp olmayacak hatalarla karşılaştığımda kızıyorum. Bir yandan insan virgül hatalarına belki bu kadar aldırmamalı. Diğer taraftan bu tür hatalar görmek bütün içgüdülerime ters düşüyor. Yazarların çoğu, örneğin Jean Rhys gibiler mükemmeliyetçidir, onlarla çalışırken editörün tek yapması gereken ufak tefek dikkatsizlikleri fark etmektir, ona öneri getirmeyi hayal bile edemezdim. Ama genel konuşacak olursak elli yıllık editörlük hayatımda ne kadar büyük olursa olsun haklı editoryal uyarılara itiraz eden tek bir yazarla dahi karşılaşmadım.”
İlerleyen yıllarda farklı alanlarda olduğu gibi yayıncılıkta da pek çok şey değişecek. Endüstri değişiyor, globalleşme ve yeni teknolojiler yeni kuralları da beraberlerinde getiriyor. Ekonomik anlamda çok başarılı olanlar hariç yazarlar da bu değişime ayak uydurmak zorunda. Herkes sosyal medyayı, yeni tanıtım yöntemlerini kullanmaya yönlendiriliyor. Yayıncılık deri değiştiriyor. Ama okuyucu da deri değiştirmedi mi? Clark e-kitap okuyanların okudukları kitaplardan çok hangi e-okuyucuyu kullandıklarından bahsettiklerini belirterek, arayanın kaliteli edebi eleştirilerini bulabileceğini ve okuyucular kitaplara dikkat etmeye başladığında yayınevlerinin de tavır değiştirmek zorunda kalacağını söylüyor. Ama bu olana kadar kitapların neye döneceği ucu açık bir tartışma.