Kaynağın saflığına dönmek

Kaynağın saflığına dönmek
Kaynağın saflığına dönmek

İLÜSTRASYON: ANGEL BOLIGAN CORBO

Uzun yaşayışıyla bir kaplumbağa, hayatın çok kısa oluşunun simgesi olabilir; kurt, yalnızca bizim büyük korkularımızın yansıması olabilir. 'Varlığın Öteki Yüzü', bu anlamları ortaya koyma çabasının bir ürünü olarak karşımızda durmasıyla önemli
Haber: ERKAN CANAN - erkancanan@yahoo.com / Arşivi

İlk edebi metin olan ‘Gılgamış Destanı’, kendinden sonraki yazını bir gölge gibi takip etti. Edebiyat ise, bana göre bu gölgeyi takip edebildiği oranda etkili oldu. Çünkü fani bir hayata mahkûm olan insan, varlığı süresince bu acıyı dile getirmek için çırpınır durur. Sadece ‘Gılgamış Destanı’nın değil, tragedyanın ve şiirin başladığı nokta, insanın ölümlü hayatını anlamlandırma çabasının ortaya çıktığı andır. Edebiyatın, söz konusu öncü eserlerden sonra, farklı anlatım ve biçim tekniklerini geliştirdiği, insanın hikâyesini kaleme getirmede daha da ustalaştığı söylenebilir. Fakat yazı, bazı çağlar daha çok “olağanüstü” tekniği, sıra dışı matematiğiyle öne çıksa da, asıl gücünü içeriğinden; insanı ve hayatı anlamlandırma kabiliyetinden; sahici bir arayışın hikâyesi olmaktan; kısacası, varoluş acısını ustaca dillendirebilmesinden alır. Çoğu zaman bir klasiğin, bir tragedyanın veya binyıllar öncesinden yazılmış bir şiirin, insanı, günümüzün “deha” olarak sunulan birçok metninden daha duru bir şekilde ele alabilmesinin sebebi de budur.
Bende bu duyguyu uyandıran, Şeyhmus Dağtekin’in, Fransa ’da 2004’te yayımlanan ‘Varlığın Öteki Yüzü’ adlı romanı. Dağtekin bu anlatı-destanında, bir çocuğun dünyasına inerek, hayata ve insana dair düşünmeye koyuluyor. Türkiyeli bir Kürt olan şair ve yazar Şeyhmus Dağtekin, Fransızca yazdığı yedi şiir kitabıyla, Stéphane Mallarmé, Théophile Gautier ve Uluslararası Yvan Goll gibi, Fransa’nın üç büyük şiir ödülünü kazanmış. Şansımız var ki, onun elimizdeki ilk romanı ‘À la Source, la Nuit’, ‘Varlığın Öteki Yüzü’ adıyla, nihayet Türkçeye kazandırıldı. Şanslıyız, zira, kâh acele etmek kâh aheste davranmak; fakat nihayetinde hiçbir şeyi vaktinde yapmamak şeklinde özetlenebilecek zamanla kurduğumuz garip ilişki nedeniyle, romanı çevirmeyi bir altı, yirmi veya otuz yıl daha erteleyebilirdik. Dağtekin’in, yayımlandığı yıl Fransızcanın Beş Kıtası Özel Ödülü’nü (Prix des cinq continents de la francophonie) kazanan ve çocukluğuna dair anımsayışlar üzerine inşa ettiği romanı, insan varlığına dair çok yönlü bir sorgulama anlatısı olarak tanımlanabilir. 

Çocuklar en büyük bilgelerdir
Dağtekin’in şairliğinin, hem dil hem de ritim olarak büyük etki yaptığı romanı, çocukluğuna, çocukluğunun geçtiği Adıyaman’ın Harun Köyü’ne dair anımsamalarına dayanır. Bu nedenle ‘Varlığın Öteki Yüzü’, romandan çok anlatıya yaklaşıyor. Fakat baştan, Dağtekin’in, çocukluğuna dair anımsayışları bir araya getirmekle yetinmediğini belirtmekte fayda var. Çünkü yazar çocukluk dünyasını, aynı zamanda insana dair kavrayışların kaynağına indiği bir yol olarak tasarlamış. Dolayısıyla karşımızda, felsefi-varoluşsal katmanları da sağlam bir metin bulunuyor. Dağtekin’in her çocuk gibi bilge olan anlatıcısı, duru algılayışıyla, biz yetişkinler için çoktan sıra dışı olmaktan çıkmış bir dünyaya gerçek sihrini ve büyüsünü iade ediyor. Romanın daha ilk sayfasında anlatıcı, kendini “yolunu şaşırmış, kaybolmuş ya da yarı kayıp bir çocuk” olarak tanımlar. Bu kayıp olma hissi, yaşadığı mekâna veya insanlara yabancılaşmasından dolayı değil, ağırlıklı olarak doğanın güçlü bir şekilde kendini dayatmasından ve böylece çocuğun, doğayla iç içe geçerek, olumsuz insani özelliklerinden sıyrılmasıyla ortaya çıkar. Başka bir deyişle doğa, gaddarlığından ziyade, insanın dünyadaki eşlikçisi oluşuyla güçlüdür. Bu sebeple çocuk ve onun temsil ettiği dünyanın insanları, baştan sona değin, insana özgü kibir ve kendini beğenmişlikten; doğanın üstesinden gelmek ve onu dönüştürmek hırsından uzaklaşarak, doğanın onlara sezdirdiklerini anlamaya ve öğrenmeye koyulur. Örneğin, uzun yaşayışıyla bir kaplumbağa, hayatın çok kısa oluşunun simgesi olabilir; kurt, yalnızca bizim büyük korkularımızın yansıması olabilir veya küçük bir çay, insanın doğumdan ölüme uzanan macerasının bütünlüklü bir özeti olabilir. İşte ‘Varlığın Öteki Yüzü’, en çok da bu anlamları ortaya koyma çabasının bir ürünü olarak karşımızda durmasıyla önemli. Fakat doğanın göbeğinde bu hayat, sonsuza dek sürmez. Bu kopuşun gerçekleşmesinde, çocuğun ilkokula başlayışı ilk adımdır. Romanın nihayete erdiği sayfalarda anlatıcı, okulu “O zamana kadar savaş ve askerlik hatıralarıyla, jandarmanın kol gezmeleriyle ilişkili olan devlet, başka türlü ortaya çıkmak istedi ve köye bir öğretmen yolladı.” cümlesiyle tanımlar. Anlatıcı için devlet iktidarıyla farklı bir biçimde bağlantıya geçtiği okul, aslında onun doğadan kopuşunun da, dolayısıyla çocukluğun fantastik ve mucizevi dünyasına veda edişinin de simgesi olmuştur.
Öte yandan roman, yalnızca bir çocukluk ve doğa anlatısı olmakla sınırlı değil. Anlatıcının bir yerde, “Bir çocuk şimdiki zamanı hatırlama külfeti olmaksızın yaşar; yaşarken hatırlayarak canını sıkmaz” demesi, trajik unsurların romanda yer bulmasının önüne geçmez. Zaten böylesi samimi bir metnin, Kürt coğrafyasında yaşanan gerçeklere sırtını dönmesi de beklenemezdi. Bir defa açlık ve yoksulluk, çocuğun anlatımında sık sık karşımıza çıkar. Yine çocuk, köylerinde yalıtılmış hayatlar yaşarken askere gitmek zorunda kalan ve Türkçe bilmedikleri için burada türlü işkencelere maruz kalanların hikâyesini, büyüklerin kendi aralarındaki konuşmalardan öğrenir. Burada ayrıca, Ermeni kıyımına dair bir öykü de yer alıyor. Çocuk, yaşlı kuşaktan insanların tanıklıkları aracılığıyla, köydeki bazı erkeklerin, güneye doğru gitmekte olan savunmasız bir Ermeni kafileye gerçekleştirdikleri saldırıyı anlatır. 

İki dillilik olayı
‘Varlığın Öteki Yüzü’, okunması oldukça zevkli, anlatması da bir o kadar zor romanlardan. Bunun başlıca nedeni Dağtekin’in şairliğidir diyebilirim. Metni zengin imgelerle tasarlamak, dilin doğrudan anlatımı yerine onun ayrıntılarına inmek ve anlatım biçimlerinin sınırlarını zorlamak; öte yandan bunlara rağmen duruluğunu ve akıcılığını yitirmemek, bana göre anlatıyı özgün kılan birkaç nitelik. Bunun yanı sıra, bir Kürt yazar olarak Dağtekin’in metni, iki dillilik konusunda da okurunu düşünmeye sevk ediyor.
Bazı iyiniyetli kişiler, Türkiyeli Kürtleri iki dilli oldukları için şanslı bulur. Bana göre kasıtlı olmasa da bu ‘ yorum ’, Cumhuriyet’in başından bu yana Kürtlerin maruz kaldığı adaletsizliği görmezden gelmeye katkıda bulunuyor. Dünyanın gittikçe değil, artık tam anlamıyla küreselleştiği bir çağda, iki dilli olmayı konuşmak, tabi gayet doğal. Fakat, henüz kendi ana dilini kullanmasının üzerindeki baskıların üstesinden gelememiş bir halk söz konusu olduğunda, iki dilli olmanın meziyetlerinden bahis açmak, -hele bunlardan biri de rızayla değil, zorla dayatılan bir dilse- en hafif tabirle garip. Dünyada, ana diline sırtını dönüp başka dillere kucak açan insanlar var. Edebiyatta da bu yola başvurmuş yazarlara rastlarız. Bu durumda iki dilli olmak, yukarıdaki tartışmadan farklı. Söz konusu olan bir dilin yasaklanması değil, insanın ve dolayısıyla da yazarın, o dilden kendince sebeplerle feragat etmesidir. Gerçek anlamda iki dilli olmak, budur.
Dağtekin’in Fransızcayı tercih etmesinin, bu anlamda iki dilli olmaya iyi bir örnek teşkil ettiği düşünülebilir. Ayrıca, ana dili Kürtçeyi kullanmayan veya geliştiremeyen yazarın, Fransızcayı yazı dili olarak tercih etmesinin, neden olmasın, kendisine dayatılan Türkçeyle bir hesaplaşmaya girişmesi anlamına geldiği de düşünülebilir.

VARLIĞIN ÖTEKİ YÜZÜ
Şeyhmus Dağtekin
Çeviren: Alev Özgüner
Doğan Kitap
2010
182 sayfa
13 TL.


    ETİKETLER:

    Fransa

    ,

    Adıyaman

    ,

    hayat

    ,

    yorum

    ,

    kitap