Kazandığım paraya ben de şaşırdım

Kazandığım paraya ben de şaşırdım
Kazandığım paraya ben de şaşırdım

Hanif Kureishi

Independent'ta yayımlanan bir makalede Hanif Kureishi yazarlığın sırlarını anlattı...
Haber: ZEYNEP HEYZEN ATEŞ - heyzen@mail.org / Arşivi

On dört yaşından beri yazar olmak, kendimi kelimelere ve hikâye anlatmaya adamak istiyordum. Buna ne zaman karar verdiğimi hatırlıyorum, okulda olduğum bir gündü ve bu kararın ardından dünya gözüme ne kadar farklı görünmüştü. Geleceğin kapıları önümde açılıyordu. Ama kendimi ve sonrasında ailemi nasıl geçindireceğim üzerine fazla düşünmemiştim. Bir şekilde geçinip gideceğime inanıyordum. Kararımı verdiğimde yıl 1968’di ve yaratıcılık ‘ekmek’ten önce geliyordu, detayların bir önemi yoktu. Hayran olduğum yazarların-Kafka, Beckett, Kerouac, Henry Miller -pasaportlarındaki meslek hanesinde de profesyonel yazar yazdığı söylenemezdi. 

*Hepsi sanatçıydı, bildiğim kadarıyla hiçbiri bebek arabası fiyatlarıyla ilgilenmiyordu veya özel okullara giden çocukları yoktu –ki bu ikisi Cyril Connolly’ye göre yazarlar için ölümcüldür: “İyi sanatın koridordaki bebek arabası kadar büyük düşmanı yoktur.” 

*Belki bazıları için sanatçı olmak demek bohem hayatın heyecanları uğruna sıradan hayatı bırakmak demek olabilir ama kendi adıma öyle pek fazla yazar tanıdığımı söyleyemem. Yazmak düzen gerektiren bir iştir, rutine bağlamak hayal kurmayı mümkün kılar. Yazarlara yazdıkları yüzünden imrenilir, oysa yazmak için evden çıkmanız dahi gerekmez. Tek ihtiyacınız olan sizi sıcak tutacak ama gösterişli olması gerekmeyen bir iç çamaşırı ve biraz yetenektir. 

*Sanırım profesyonellik fikri bana babamdan miras kaldı. En büyük arzusu konsoloslukta çalışmaktansa yazarak para kazanmaktı ve bir yazarın yazdıkları için para almasının en büyük övgü olduğuna inanıyordu.
kİlk gittiğim üniversiteyi yarım bıraktığımda –ve babam hastalandığında- dünyam parçalanmaya başladı. Birileri bana gazeteci olarak iş bulabileceklerini söyledi ama o zaman bile asla gazeteci olamayacağımı biliyordum. Gazetecilik yapmak istediğim işe benzemiyordu, fazlasıyla işlevseldi, ayrıca gazetecilerin çalışma biçimleri benim için fazla hızlıydı. 

*Sonraları gazeteler makale sipariş etmeye ve metni bir gün sonraya veya birkaç saat sonra teslim etmemi istemeye başladı. Hızlı çalışabilirim. Bazen en iyi çalışma yolu budur, tereddüt etmezsiniz. Ama her zaman o kadar baskı altında olmaya dayanamam. Paniğe kapılırım, donup kalırım ve barın yolunu tutarım. 

*George Orwell yarı alaycı bir tavırla ne yazacaklarını bilmedikleri halde yazmaya karar veren insanları yazar. Hiçbir yazar ne yazacağını bilmez, bilmek de istemez. Büyük ihtimalle içindeki bir tür konuşma arzusunun farkındadır ve kendini keşfetmek için yazmaya başlar. Benim için deneme yazmak demek zihnimdeki kütüphaneye çekilip derin düşüncelere dalmak demektir (…) 

*1950’lerde 60’larda sistem sizi susturmak istiyordu; otoritelerin düşüncelerinizi duymak gibi bir arzuları yoktu ve yaratıcılık otoriteye rağmen var olmayı başardı. Ben o dönemde hayal gücümü geliştirdim. 1980’lerde bir ara işlerimi geliştiremediğimi fark ettim. Çözüm olarak Freud’un serbest çağrışım yöntemini kullanmayı denedim ve sayfaya rastgele kelimeler yazarak yeni fikirler bulabildiğimi keşfettim. 

*Yazmaya ilk başladığımda çok az kazanıyordum. Tiyatro metinleri yazdım. Üniversiteden ayrıldıktan sekiz yıl sonra hit olan bir filmin senaryosunu yazdım: Benim Güzel Çamaşırhanem. Kazandığım paralar beni bile şaşırttı. Aylarımı o paraları hak edip etmediğimi düşünerek geçirdim. Sonunda yeni kazandığım ekonomik özgürlükten faydalanıp hep yazmayı düşündüğüm romanı yazmaya karar verdim. Bundan on yıl sonraysa ısıtma sistemi bozuk evimde iki oğlumla oturmuş 100 sterlin ödeme alacağım bir makaleyi yetiştirmeye çalışıyor ve hayatta kalıp kalamayacağımı düşünüyordum. 

*Bazen şimdiye kadar söylenecek her şeyi söyleyip söylemediğimi merak ediyorum. Yarı fiyatına aynı şeyleri tekrarlayıp durabilirim ama insan eski kimliklerini gömüp yeni zorluklar yeni mücadeleler arıyor. Hiçbir yazar için işlerin kolaylaştığı bir nokta olduğuna emin değilim, yazarların her zaman düzgün yapamadıklarını düşündükleri, üzerinde çalışmak istedikleri konular vardır. Yaşlanan yazarlar yavaşlar, daha fazla okur, çaresizlikle boğuşurlar. Ama düşüşe geçtikleri halde yaratıcılıklarından vazgeçmeyi göze alacak çok az sanatçı vardır. İyi bir fikir bulmak her zaman heyecan vericidir. Hayatın sonu da başlangıcı kadar ilginçtir. Eğer bir yazara favori yapıtının hangisi olduğunu soracak olursanız yanıt sadece “yazacağım yapıt” olabilir.

James Joyce’la yürüyüşe çıkmak
Arşivleri eşelemekte usta olan thisrecording.com’da Samuel Beckett’ın James Joyce’la ilgili anıları yayımlandı. James Knowlson’ın Beckett’la yaptığı röportajdan düzenlenen makalede şöyle anlatıyor Beckett: “Joyce’la Tom MacGreevy aracılığıyla tanıştım. Çok arkadaş canlısıydı –yanlış hatırlamıyorsam daha ilk andan samimi davrandı. Ecole Normale’e çok yorgun döndüğümü ve her zamanki gibi kapıyı kilit bulduğum için parmaklıkların üstünden atlamak zorunda kaldığımı hatırlıyorum. Joyce’la ilk karşılaşmamdan hatırladığım bu ama o günden sonra pek çok kez görüştük.
Telefon numarası hâlâ ezberimde. Ecole Militaire (Askeri Okul) yakınlarında yaşıyordu. Ecole Normale’deyken sabahları aşağı indiğimde bazen “Bay Joyce telefonda, mümkünse sizinle görüşmek istiyor” diye beni aradığını haber verirlerdi. Joyce’un aramaları her zaman yürüyüşe veya yemeğe çıkmakla ilgiliydi. Ile des Cygnes’de Joyce’la yaptığımız unutulmaz bir yürüyüşü hatırlıyorum. Ve sonra demlenmeye başlardı ve Fouquet’de Nora’yla buluşurduk.
Joyce öğrenmek konusunda gidebileceği kadar ileri gitmişti, sürekli birşeyler ekliyordu. Bense benim yöntemimin yoksullaşmaktan, bilgi eksikliğinden ve eklemektense çıkarmaktan geçtiğini keşfettim. Joyce’la ilk tanıştığımda yazar olmayı düşünmüyordum. Yazar olmayan, öğretmenlikte ne kadar başarısız olduğumu keşfedince karar verdim. Öğretmeyi beceremiyordum. Ama Joyce’un başarısından bahsettiğimi hatırlıyorum. Ona hayrandım. Onun başarısı efsaneviydi. Ama ben onun izinden gidemezdim.