'Kendisini tanrı sanan insanlar topluluğu haline geldik'

'Kendisini tanrı sanan insanlar topluluğu haline geldik'
'Kendisini tanrı sanan insanlar topluluğu haline geldik'

Nuriye Akman

'Romanında ego sorunlarına cevap arayan Nuriye Akman: 'İnsan vehmediyor, ben yaptım, ben ettim diyor. Ancak yapıp ettiklerimizde bütün bir evrenin payı var. Bütün alkışı kendimiz almak istiyoruz, bu da bizi hasta ediyor'
Haber: AYÇA ÖRER - ayca.orer@radikal.com.tr / Arşivi

Kitaba baktığımızda, bir yazarın bencilliği çevresinde örülen bir hikâye görüyoruz… Bu karakter nasıl ortaya çıktı?
Bu sorunun somut bir yanıtı yok. İnsan o karakterin içinde nasıl saklandığını ve ne şekilde ortaya çıktığını bilemiyor. Dolayısıyla ben de somut bir cevap veremiyorum. Herhalde çok fazla yazar tanıdım gazetecilik yaşamımda. Tahmin ediyorum ki, onlardan birtakım izler, izlenimler kalmıştır. Konu ego olduğu zaman o yazarın kimliğinde ortaya çıkmıştır. Bu gizemli bir süreç, bilemiyorsun kafanda neyin neyle etkileştiğini. 

Ne kadar zamanda yazdınız ‘Kim’i?
Üç ayda. Geçen Ramazan’dı, Aydın’ı yazmaya başladım çalakalem. Önce bir hastane odası canlandı. Ben çok fazla mühendislik yapabilen bir yazar değilim, daha çok esine tabiyim. Sonrasında o ham bilgi çıktıktan sonra sağını solunu düzeltmeye başlıyorum. Önce bir hastane odası geldi. Bütün hikâyenin o odada geçmesini istiyordum en başta. Ama olmadı. İyi ki de olmadı. Yazmaya başladığınız zaman bütün o notları bir kenara bırakıyorsunuz, hikâye kendi kendini yazdırıyor. Bir odanın içinde geçen bir roman anlatılabilir mi diye düşündüm. Yazarlığın da bir bedeli var. O bedeli de anlatmak istiyordum. İnsanın yazdıkları kendini biçimlendirir. Eksiltir, arttırır. Onu da yazmak istiyordum. Ana tema ego ama yazarın yazdıkları onu nasıl etkiliyor, bunu da merak ettim. Bütün yazarlarda gördüğüm şey o, yarattığını zannettiğin kahramanlar dönüp seni şekillendiriyorlar. 

Aydın nevi şahsına münhasır bir karakter…
Hafif psikopat. Ama bütün yazarlarda bu yön var. Sizler, bizler, gazeteciler, bir yazarla konuştuğumuzda en kibar halimizle görünüyoruz. Yazma sürecinde hepimizin o tür yönleri vardır, muhakkak. Belki bu kadar değil ama… Birtakım şeyleri anlatabilmek için bir abartı olması gerekiyor. O abartının üzerinden anlatıyorsun…
Kendi benliğine bu kadar takılması, her şeyi bunun üzerinden inşa etmesi modern çağ derdi değil mi biraz?
Bence her zaman böyle bir sıkıntı var. İnsan vehmediyor, ben yaptım, ben ettim diyor. Bu duyguya ihtiyacı var. Alkışlanmak, sevilmek istiyor. Ancak o yapıp ettiğimiz her şeyde bence bütün bir evrenin payı var. Bunu görmüyoruz çoğu kez. Bütün alkışı kendimiz almak istiyoruz, bu da bizi hasta ediyor. Hakkımız olmayan bir alkış o bizim. Çünkü ben dediğimiz şey nedir ki? Onun içinde o kadar çok iz var ki. Eğer bir kolektif bilinç varsa, sosyal gen varsa onları da alarak dünyaya geliyoruz. Biraz insanı edepli olmaya davet eden bir anlayış benim bakış açım. 

Bu edep kayıp mı sizce?
Hep kayıptı. Bu bir bilinç düzeyi. Başardıkça, alkışlandıkça, düşüyorsun. Bence her çağda böyleydi. Kendi gözündeki çapağı görmeden, başkalarının gözündeki çapaklarla uğraşıyor. Bunu en çok yapan da gazeteciler zaten. Bence sadece bu çağa ait bir şey değil. Bireysellik bu çağda çok fazla teşvik edildi. Kendisini tanrı sanan insanlar topluluğu haline geldik. Belki o yönüyle çağla ilgisi vardır. Ama bence her çağda vardı ego problemi. Annede bile vardır. O çocukları kendisinin zanneder. İnsan hiçbir şeyin sahibi olamaz. “Sahibiyim” dediğin anda sınavdan çakıyorsun. Her şeyin geçici olduğunu teorik olarak biliyorsun ama hayatına geçiremiyorsun. Tutunulabilecek sabit bir şey yok. Hiç mi bizim bir özümüz yok, kaybolmayan güzel bir yanımız yok? Var tabii. Bu o kadar çok etiketlerle kapatılmış ki, bu sahip olma duygularıyla o kadar çok kendi sesimizin üzerinde tuğlalar örüyoruz ki, o özü göremiyoruz. O tuğlaları attıkça o öze ulaşabileceğiz umudum var. 

Aydın bunu hep kendisine denk görmediği insanlardan öğreniyor.
Onlar da kendi egolarının doğrultusunda gidiyorlar. Ama öyle bile olsa, sen dersini alırsan bitiyor. 

Aydın’ın karşısına çıkan Stokçu ona “enaniyeti” hatırlatıyor.
Hikmet’in yazdığı senaryo gereği öyle konuşuyorlar. Onlar aslında o bilgiye sahip değil. Hikmet de sahip değil. O da kendisine çekidüzen vermeden bir başkasına çeki düzen vermeye çalışıyor. O da sürçüyor aslında. 

Yazarların egosundan bahsettiniz, gazetecilikte de paralel bir sorun var…
Biz hep başkalarının ayıplarıyla meşguluz. Başkalarının hataları bizim için “iyi” şeyler. “Pislikler” altın değerinde. Böyle bütüncül bir bakış açısı olmadığı için, yaptığımız işler bizi geliştirmiyor, küçültüyor. Çok hızlı değişiyor gündem. Hiçbir konuda derinleşemeden, tam olarak ne olduğunu anlamaya fırsat bulamadan başka bir işe koşuyoruz. Geride bıraktığınız izleri gerçeğin kendisi zannetme gafletine düşünüyoruz. Değil aslında. O anki bilincimizle çekilen fotoğraflar sadece. Böyle tehlikeleri var bu mesleğin. Yapmayalım mı, yapalım. Ama bu tehlikeleri de görmek lazım. 

Artık kitapların ve haberlerin de reklamının yapıldığı bir dönemdeyiz. Bu soruna bu durum neden olmuyor mu biraz da…
Eskiden böyle şeyler yoktu. Yazar yazdığı eseri aynı zamanda pazarlamak, anlatmak zorunda kalmıyordu. Televizyonda da bir yazarla yapılan röportajı izlerken çok rahatsız oluyorum. Ama başka türlü gitmiyor, yapmak zorunda kalıyorsun. “Ben aslında bunu anlatmak istiyordum” demek hem çok acı, hem yerini bulmuyor. Mümkün olduğu kadar kendimi kontrol altında tutmaya çalışıyorum. Bu aslında bir ur. Bu ur içeride başka rahatsızlıklar olduğu için çıkar, bu sinyallere dikkat etmek lazım. 

Haber algısı ve yazı algısı da değişti. İnsanların metinle kurdukları ilişki eskisinden daha farklı artık…
O yüzden son zamanlarda niye eskisi gibi daha ateşli daha vurdulu kırdılı röportaj yapmıyorsun diye. Ben değiştim artık. İnsan farkına varmıyor ama gerçeği çıkarmaya çalışırken bile kendi nefsin için bir şeyler istediğini farkediyorsun. Bir bakıyorsun kendine bu soruların ne kadarı gerçek aşkıyla soruluyor, ne kadar “vay be amma akıllıca, amma köşeye sıkıştırdı” alkışı almak için soruluyor diye bakıyorsun… 

Daha ontolojik bir meseleden bu…
Aynen öyle. Ben artık bunlardan çok şükür kurtulmaya çalıştığımı ve bir ölçü de olsa başardığımı görüyorum. Ne derler duygusuyla maalesef yetiştiriliyoruz. Annemiz babamızdan başlıyor bu. Hayır, sen ne diyorsun kendi hakkında. Senin bir iç huzurun varsa mesele yok. Kendi kişisel sözlüğündeki kavramların anlamları yavaş yavaş değişiyor. İddialı olmak senin için yavaş yavaş olumlu bir kelime olmuyor. Hatta hiç iddiasız olmayı isterdim. Ama bu seni tembelliğe itecek, üretimden alıkoyacak bir şey değil. Daha sahici eserler verebilmek adına, iddiasız olmak isterdim. 

Kemale ermekten bahsediyorsunuz…
Keşke… tabii ki çok yüksek bir hedef bu. Ama hepimiz önümüze bir takım hedefler koyuyoruz, ona doğru gidiyoruz. Benim hedefim de. Muhakkak bu çizgiden zaman zaman sapar insan ama içinde bir niyet varsa farkına varıyorsun. Bunu bir yenilgi olarak algılamıyorsun. Başına kötü bir şey geldiği zaman neyi eksik yaptım diye düşünüyorsun. Bunlar yaşlanmanın nimetleri. Gençken bunlar yapılamıyor. Şimdi dünyevi hedeflere vardıktan sonra bunlar daha kolaylaşıyor. Seviyorum bu yaşlarımı. Bir inzivai halim var son yıllarda, kendiliğinden oluştu. 

Tam bu oluşmuşken, Aydın gibi bir karakter yaratmışsınız.
Belki kendimi de sorgulamışımdır. Eminim ki, bir psikiyatr bu metni incelese neler bulur. Ben onları bilemem. Bilsem de söylememek icap eder. 

KİM
Nuriye Akman
Doğan Kitap
2011
264 sayfa
16 TL.