Kente bir yabancı gelir...

Kente bir yabancı gelir...
Kente bir yabancı gelir...

China Mi ville

'Türün meraklıları'nın kaçırmaması gereken bir fantastik değil, edebiyatın sorunlarımızı simgeselleştirmede bize sunduğu sonsuz seçeneği araştırmaya meraklı okur için de cazip bir roman 'Perdido Sokağı İstasyonu'
Haber: KUTLUKHAN KUTLU / Arşivi

Son zamanlarda ‘tür’ dediğimiz şeyin sınırları giderek bulanmaya başladı. Özellikle fantastik türler için daha da geçerli bir durum bu: Korku, bilimkurgu ve fantezi sürekli birbirlerinin sahalarına dalıyor, zaman zaman da bu türler konusundaki beklentilerimizi tepeden tırnağa sarsıyorlar. Bu sınırtanımazlığın iki binlerdeki öncülerinden biri de China Miéville... Bundan on üç yıl önce modern Londra’da geçen ‘Kral Fare’yle fantastik türlerin puslu yenidünyasına adım atan İngiliz yazar, o günden bugüne birçok farklı türde roman yazdı: yine Londra’nın tuhaf bir aynasını yaratan ‘Un Lun Dun’la çocuklara yönelik fantezi; iç içe yaşamalarına rağmen birbirini yok saymayı sanat haline getirmiş iki toplumun sürreal hikâyesi ‘The City&The City’ ile Kafkaesk Doğu Avrupa polisiyesi; ‘Kraken’le kendi tanımıyla “dev bir mürekkep balığına tapan bir tarikat ve dünyanın sonu üzerine bir kara mizah hikâyesi”; ve ‘Embassytown’ ile dilin rolü üzerine kafa yoran bir bilimkurgu. Tabii bir de ‘Perdido Sokağı İstasyonu’ gibi, doğaüstüyle ‘steampunk’ teknolojisinin bir arada yaşadığı başka bir dünyada geçen romanları var.
‘Perdido Sokağı İstasyonu’nun mekan tuttuğu Viktoryen, karanlık ve retro-fütüristik Yeni Crobuzon şehriyle ilk karşılaşmamız fantezi edebiyatının o tanıdık, yatıştırıcı rehberliğinde gerçekleşiyor. Öyle ya, ne de olsa yaratıcısı China Miéville girişte elimize bir harita tutuşturmuş, ardından da bizi şehre gizlice yaklaşan bir yabancının yanına katmak suretiyle klasik fantezi usülü bir ‘prolog’un kanatları altına almış durumda. Ne tuhaf ki böylesine geleneksel biçimde uyandırıldığında merakın bile ister istemez etütlü, usturuplu bir hâli oluyor; beklentilerle bilenmiş, kurallarını bildiği bir oyuna hazırlanan...
Oysa ‘Perdido Sokağı İstasyonu’nda Miéville için gelenek çatlaklarına göz atılabildiği, kurallar ise boşluklarında gezinebildiği sürece ilginçliklerini koruyorlar. Nitekim yazarın adına Yeni Crobuzon dediği kent de hem sınırlarla ve geleneklerle hem de aralıklarla ve dönüşümlerle dolu, çeşitliliğiyle adeta sarhoş edici bir yer. Charles Dickens’ın Endüstri Çağı Londra’sının karanlık bir düş alemindeki yansıması gibi duran bu kentte bin bir çeşit bir arada yaşıyor -birbirinden tamamen farklı varlıklar ve kültürler: Genellikle fedailik yapan iriyarı kaktüs insanlar, devlet tarafından bir ceza olarak zorunlu beden modifikasyonuna uğratılmış Tekraryapımlar, su büyüsüne hakim kurbağamsı Vodyanoi’ler, böcek kafalı insan vücutlu Khepri’ler... 

İki kimliğin buluşması
Khepri’lerden biri, romanın baş karakterlerinden. Adı Lin, sanatçı. Sadece bu böcek-insanların salgı sistemiyle yapılabilen heykeller yapıyor. Tam Miéville kitaplarından bekleneceği üzere toplumsal duvarları yıkmış, Khepri’lerin gettosundan çıkıp diğer insanların arasına karışmış, hatta kendine insan bir sevgili edinmiş biri Lin. Söz konusu sevgili ise Isaac Dan der Grimnebulin; belli bir disipline bağlı kalmayan, her dala meraklı bir bilim insanı. Sanat çevresiyle takılmayı seviyor ama Lin’le ilişkisini kendi meslektaşlarından saklıyor. İkisinin ortak arkadaşı Derkhan, tarafsız tek haber kaynağı olan bir yeraltı gazetesini çıkarıyor. Bir diğer ‘sınır tanımayan’ karakter ise, kanatlarını yitirmiş ve Isaac’den onu yeniden uçurabilecek bir çare bulmasını isteyen bir Garuda, yani bir kuş-adam...
Miéville’in sınırlar ve aralıklarla sadece edebi türlerde değil, insanlar ve kültürlerde de yakından ilgilendiği belli, zaten ‘Perdido Sokağı İstasyonu’nun ötesine baktığınızda bunun tüm yazınında süregiden bir tema olduğunu fark ediyorsunuz. Fantastik türlerin besbelli hayranı olan bir kurmaca yazarı olmasının dışında, Londra’da doğup büyümüş, gençliğinde Ortadoğu ’ya merak salmış ve Mısır’da bir yıl öğretmenlik yapmış, İngiltere’de Sosyalist İşçi Partisi’nden seçimlere girmiş, Marksizm penceresinden uluslararası hukuk üzerine bir doktora tezi yazmış bir akademisyen de aynı zamanda. Ve bu iki kimlik, kitaplarında mıknatısla çekiliyormuşcasına buluşuyor: Vampirlerin, büyücülerin, yapay bilinçlerin ve kuş insanların öyküsünü anlatırken sınıfların, kültürlerin ve alt kültürlerin birbiriyle ilişkisini asla gözden kaçırmıyor.
Gözden kaçırmak ne kelime, bunları gözümüzden kaçmalarına imkan bırakmayacak dev aynalarında karşımıza dikiyor adeta: Nasıl ki Yeni Crobuzon’da teknoloji silikon devrimi görmemiş devasa düzeneklerden oluşuyorsa, baskıcı yönetim de o teknolojinin okkalı bir yansımasını oluşturabilecek şekilde, devasa düzeneklerden oluşuyor. ‘Steakmpunk’ın dili, onun Marksist penceresi için kusursuz bir imgeler ummanı oluşturuyor: Yeni Crobuzon tüm kokuşmuşluğuna rağmen muazzam yapılarıyla ve Perdido Sokağı İstasyonu’ndan bir sinir sistemi gibi dört bir yana yayılan ray sistemiyle kaçınılmaz şekilde çarpıcı bir kent, ancak nihayetinde kentin çarpıcılığı, bir yerde onun anıtlarına damgasını vuran yönetimin de çarpıcılığına hizmet ediyor.

Bilinç yutan tuhaf yaratıklar
Yönetimin baskısı yetmiyormuş gibi, bu kentte yeni peydahlanmış bir kasvet de var üstelik. Uyuşturucu olarak piyasaya salınan esrarengiz bir maddeyle bağlantılı dehşet verici yaratıkların semalarına musallat olmasıyla Yeni Crobuzon, merkezinden kenar mahallelerine kadar buram buram kâbusa boğuluyor. Mecazen de değil üstelik, kelime anlamıyla: Kurbanlarının bilinçlerini yutan bu tuhaf yaratıklar, buna ek olarak gökteki gece gezintileriyle şehirde bir karabasan salgını da başlatıyorlar. Salgın kentin gözeneklerine çökerken, oligarşik yönetim de onu kontrol etmek için aynı gözeneklere zorla sirayet etmeye, demir yumruğunu daha da sıkmaya başlıyor. Gettolar çalkalanır, mafya kendi yordamıyla çıkış ararken sahneye bir de bilinç kazanan makinalar ve bilinç akışı takip edilemeyecek kadar karışık dev bir örümcek gibi yeni aktörler çıkıyor.
China Miéville bu kriz dünyasından zengin mi zengin, sıkıntısını ensenizde hissedeceğiniz kadar canlı bir dünya yaratıyor, gelgelelim Perdido Sokağı İstasyonu sadece dünya inşasıyla iştigal eden bir kitap değil. Bir gözü fantezinin hayalhanesindeyken öbür gözünü bilimkurgunun daha toplumsal odaklı, modern yaşamın sorunlarıyla daha doğrudan ilgili düşünce dünyasında tutan bir roman olarak, kendi kendine fikren meydan okumayı görev biliyor. Sadece sınıflarla ve yönetimlerle değil, kültürlerarası ilişkilerle de epey meşgul oluyor kitap; başka bir kültürü yargılamadan anlamanın muazzam güçlüğü, köklerine yabancılaşma ve onlarla yeniden kucaklaşma...
Bunun yanısıra dilin kullanımına yönelik büyük bir ilgi ve ciddi bir edebîlik tasası da göze çarpıyor romanda (ama tabii bu noktada Miéville’in İngilizcesini her zaman biraz zorlaştıran kelime avcılığının çeviride ister istemez hafiflediğini de söylemek lazım). Tüm bu özellikleriyle sadece ‘türün meraklıları’nın kaçırmaması gereken bir modern fantastik kurgu yapıtı değil, edebiyatın sorunlarımızı simgeselleştirmede bize sunduğu sonsuz seçeneği araştırmaya meraklı okurlar için de cazip bir roman ‘Perdido Sokağı İstasyonu’.

PERDIDO SOKAĞI İSTASYONU
China Miéville
Çeviren: Güler Siper
Yordam Kitap
2011, 736 sayfa, 38 TL.