King'in gökkubbesi

King'in gökkubbesi
King'in gökkubbesi
Stephen King'in bin sayfayı aşan dev romanı 'Kubbe'nin Altında', çevresine yayılan şeffaf bir 'kubbe'yle Amerika'nın geri kalanından kopan bir kasabanın yaşadığı dehşet verici olayları anlatıyor
Haber: KAYA GENÇ / Arşivi

Elinizde tutmakta zorlanacağınız derecede kalın bir romana yeni başladığınızı hayal edin, ilk sayfalarda ne okumayı umarsınız? Yüzlerce sayfa boyunca öykülerini dinleyeceğiniz karakterlerin geçmişlerini, çocukluklarını, anne ve babalarının nasıl tanıştıklarını, ‘Gönülçelen’in ilk satırlarında Holden’ın deyişiyle “tüm o David Copperfield zırvalıklarını filan” mı? O zaman Stephen King gibi bir romancının, sizi memnun etmesi zor çünkü ‘Kubbe’nin Altında’ya, uçuş dersi alan bir kadınla öğretmeninin cesetlerini gökyüzünden üzerimize fırlatarak başlıyor. Günlerden 21 Ekim, tarih yakın geçmiş, 2000’lerin sonları, Obama başkan, CNN’de Wolf Blitzer her zamanki gibi The Situation Room programını sunuyor, yani dünya bildiğimiz dünyaya benziyor.
Tek bir farkla. 21 Ekim günü, Maine eyaletinde küçük bir kasaba olan Chester’s Mill’in üzerinde, sabah saatlerinde, görünmez bir kubbe oluşuveriyor. Bu kubbeyi aşmak, içindeyseniz dışına çıkmak ve dışarıdaysanız içine girmek imkânsız. Kubbenin çevresinde bir manyetik alan oluşuyor, teknolojiyi her zaman yakından takip eden King’in kahramanlarının iPod’ları bu yüzden infilak ediyor. Romanın ilk bölümlerinde ikiye bölünen insanları, sağ kollarını sol elleriyle tutarak eşlerine gösteren talihsiz kasabalıları, göğüsleri kana bulanarak parçalanan mutsuz adamları hayranlıkla izlememek elde değil. Bir romana karakter yaratarak değil, karakterleri ortadan ikiye bölerek, bacaklarını kopartıp ayaklarıyla ellerini bir tarafa fırlatarak başlayan bir yazara insan ancak saygı duyabilir.
Ancak ‘Kubbe’nin Altında’nın son bölümlerinde hayati öneme sahip olacak bir yeteneğe, nefesinizi yeterince uzun tutabilme gücüne sahip değilseniz bu romanı bitirmekte zorlanabilirsiniz; erkek çocuklar da bütün gün G. I. Joe oyuncaklarıyla oynayıp düşman öldürmekten sıkılıyor ne de olsa. 

Junior, Angie, Barbie
King, kitabının başına bir haritasını yerleştirdiği kasabasını bir dizi seti gibi kullanıyor ve herhalde dizilerin ilk bölümlerine verilen ‘pilot’ adına nazire yaparak öyküsünü gökyüzünde bir pilotu anlatarak başlatıyor. Bu başlangıç bölümünün heyecanının ardından, kubbenin gizemini geri plana atıyor ustalıkla. Çünkü onlarca karakterin farklı öykülerini bir zamanlar Tolstoy’un ‘Savaş ve Barış’ta yaptığı gibi yer yer birbirlerine temas ettirerek, çoğunlukla da bağımsız bir biçimde ilerletirken, asıl yapması gerekenin bir kasaba duygusu yaratıp bize orada, onların arasında oturduğumuzu hissettirmek olduğunu biliyor. Dış dünyadan kopmuş bu cennetimsi mekanın ağaçlarını, tarlalarını, kuşlarını, ortalıkta koşuşturan köpeklerini anlatırken King’in romantik Amerikalıların yoğun doğa sevgisine sahip olduğunu görüyorsunuz. Ancak elbette çalıların altında gizli cesetler ve insanoğlunun kötülüğü var: King’in hayata ‘Kötülük’ ile ‘İyilik’ arasındaki bir savaş olarak bakan keskin Hıristiyan antagonizmi, siyasi olarak yer yer 24 gibi televizyon dizilerinin dahi gerisine düşüyor burada. 24’te Jack Bauer’ın savaştığı ‘Müslüman terörist’ler ve ‘anarşistler’in en azından motivasyonları vurgulanıyor, bir insanın neden intihar bombacısı olmayı düşünebileceği üzerine yarım yamalak olsa da bir düşünme çabası hissediliyordu. King’in dünyasında ise kötülük, kutsal kitaplarda olduğu gibi, ‘Mutlak Kötülük’. Bu kitapta, Junior adlı genç bir adam ve babası, belediye meclisi üyesi Jim Rennie tarafından temsil ediliyorlar.
Junior çok öfkeli bir adam. Onu ilk gördüğümüzde kendi kendine “kontrolünü kaybetme” diye telkinde bulunarak, büyük bir baş ağrısıyla ilerliyor. 21 yaşındaki bu adamın kapısını çaldığı ev ise ona bir ders vermeyi amaçladığı Angie McCain’e ait. “Kapıyı açtı, yüzündeki minik tebessüm bir hoş geldin sırıtışına dönüştü, aslında dişlerinin yamukluğu ve ağzındaki kocaman sakız yüzünden pek de hayırlı olmamıştı belki de. ‘Junior? Junior, ne...’ O anda Junior suratına bir tokat attı ve oldukça rahatladığını düşündü.” Böylece eve giren genç adam Angie’ye, okuması oldukça rahatsız edici bir biçimde, işkence ediyor.
Duyduk duymadık demeyin, romanın kötü kahramanıyla tanışmış bulunuyoruz. Junior, Angie’yi mutfağa sürükleyip dövüyor, kızın başını iki dizinin arasında sıkıştırıyor. Burada Angie’yle ilgili olarak Altın Kitaplar’ın Türkçe edisyonunda olmayan anahtar bir cümle var, orijinal metnin 21. sayfasından çevirelim: “Allah’ı selamlayan deve sürücüleri gibi, alnı sürekli olarak karolara çarpıp duruyordu.”
Bunlar elbette Stephen King’in değil, Junior’un sözcükleri. Ve bu teknik, roman boyunca uygulanıyor; kasaba Amerika’nın geri kalanından fiziksel anlamda kopmuş bir durumda önünü görmeye çalışırken, yönetim ve emniyet kademelerinde ortama hakim olmaya başlayan, King’in serseri olarak resmettiği tipler giderek artan oranda bu faşist söylemi dile getirerek var oluyorlar. Onların karşısında ise Irak’ta, Felluce’da savaşmış bir Amerikan askeri olan Dale Barbara var. Ona lakabıyla, Barbie olarak hitap ediliyor. Junior ve nüfuz sahibi babasının temsil ettikleri en kötü Amerikan karakter özelliklerine (motorlu taşıtlara düşkünlük, silah sevgisi, Müslümanlar ve ateistlere yönelik düşmanlık, et yeme merakı, vs.) sert bir karşıtlık oluşturan Barbara, mutfağında çalıştığı Yemek Dünyası adlı lokantanın otoparkında dayak yedikten sonra kasabadan ayrılmaya karar veriyor. “’Aslında ben sadece aylaklık eden adamın tekiyim,’ demiş ve gülmüştü. ‘Big Sky’a doğru giden bir aylak.’ Ve hey, neden olmasın? Montana! Veya Wyoming. Kahrolası Rapid City, Güney Dakota. Buradan başka neresi olursa…” Bu son sözü Charles Baudelaire’den aldığını biliyordur herhalde, ayrıca onda Kerouac’ın yollarda kendini arayan kahramanlarını hatırlatan bir yan da var. Barbie sonuç itibariyle o sabah kasabada yaşananlardan sonra oradan ayrılmayı istese de bunu başaramayacak bir hale geliyor ve ‘zoraki kahraman’ olarak kasaba merkezinin yolunu tutuyor.
‘Kubbe’nin Altında’nın en ilginç karakteri ve belki de gerçek kahramanı ise bir gazeteci olan Julia Shumway. Kasabanın yegane gazetesi Demokrat’ın hem sahibi hem de editörü. Kasabada yaşanan olayları, elinde fotoğraf makinesi ve not defteriyle anbean takip ediyor. Hem Jim Rennie gibi yozlaşmış yöneticilerin yaptıkları yolsuzlukları inceleme hem de gazetesine yerleştirdiği baş yazılarla kubbenin sebep olduğu felaketle ilgili kamuoyu oluşturma gibi işlevleri var. Karakterini şekillendiren, çocukluğunda yaşadığı korkunç bir olayı ise ancak kitabın sonlarında öğreniyoruz.
King, bize bu sakin kasabanın dünyadan kopmasının ilk başta bir sorun yaratmadığını gösteriyor. Hatta yöneticiler Obama’dan ve Amerikan ideallerinden ve anayasadan kurtuldukları için sevinip keyiflerine bakıyorlar. Tipik bir izolasyonizm vakasıyla karşı karşıya olduğumuz bu sahnelerde herkes kendi halinde hayatına devam ediyor. Ta ki bir süre sonra hayatta kalma endişeleri ağır basana dek. Yemek stokları bitince ne olacak? Hava kirleniyor, enerji ve yakıt kaynakları sona eriyor, garip hava olayları yaşanıyor, kuşlar gökyüzünden teker teker düşerek bir felaketi haber veriyor. Stephen King’in dünyanın gidişatıyla ilgili endişeleri ve bu endişeleri ifade etmek için yarattığı bir kasabası var. 

Entelektüel şişmanlık
Barack Obama bizzat kaleme aldığı mektubunda King’in kasabasının halkına sesleniyor ve kendisini orada bir savaş kahramanı olan Barbie’nin temsil edeceğini söyleyerek ona her türlü yardımın gösterilmesini istiyor. Sonuna kadar Cumhuriyetçi olan yöneticiler ise başkandan da, atadığı temsilcisinden de nefret ediyorlar.
Bu yılki İstanbul Film Festivali’nde gösterilecek olan The Killer Inside Me’nin (İçimdeki Katil) başkarakterini aratmayacak denli cani polislerin takımıyla iyi gazeteci ve iyi askerin oluşturdukları takımın mücadeleleri, bir futbol maçı havasında bütün kitap boyunca sürüyor. King, T.S. Eliot’un ‘The Hollow Men’inde dünyanın sonuna dair karanlık vizyonuyla CNN’in reji masasında oturan operatörün altyazılarda yaptığı tashihlerden aynı rahatlıkla, aynı paragrafta bahsettiği kitabında bize her şeyiyle büyük bir kitap menüsü sunuyor. Karakterler büyük boy, temalar büyük boy, hatta ayrıntıların mega boy olduğu bile söylenebilir. Elbette bunun sonucu da kaçınılmaz olarak, entelektüel şişmanlık. 

Roman iki yılda tamamlandı
Dünyadan bütünüyle izole olmuş olan kasabanın görünmez kubbesinin duvarlarını çeşitli silah teknolojilerini deneyerek parçalamayı deneyen hükümet, başarısızlığa uğruyor. Yavaş yavaş bir çevre felaketine sürüklenen Chester’s Mill’in iç işlerinde yaşanan (bir yerde Pol Pot yönetimine benzetilen) otoriterleşmeye karşı çıkan ise kubbenin öte yanında, askerleriyle hazır bekleyen Albay Cox. Kasaba ayaklanmalar, yağmalar, yangınlar ve hastalıkla sarsılırken kontrolü sağlamaya çalışıyor ve yöneticileri, işledikleri suçları CBS, New York Times gibi büyük medya kuruluşları aracılığıyla ifşa etmekle tehdit ediyor.
King yaklaşık iki yılda tamamladığı romanında Russ Dorr adlı bir ‘doktor asistanı’nın sağladığı teknik bilgilerden faydalanmış, kitabın sonunda kendisi anlatıyor bunu: “Russ sayesinde sanıyorum buradaki teknik ayrıntıların çoğu doğru. Bilgisayar güdümlü füzeleri, jet sistemlerini, metamfetamin uygulamalarını, portatif jeneratörleri, radyasyonu, cep telefonu teknolojisindeki olası ilerlemeleri ve yüzlerce başka şeyi hep o araştırdı. Rusty Everett’in ev yapımı radyasyon tulumunu icat eden ve insanların en azından bir süreliğine lastiklerden hava soluyabileceğini düşünen de Russ oldu. Hata yaptık mı? Kesinlikle. Fakat bunların da çoğu benim yüzümdendir, onun anlattıklarından bazılarını ya yanlış anlamış ya da yanlış yorumlamışımdır.” Bir haftada geçen olay örgüsünün sonlarına doğru, bir roman okumaktan çok bir televizyon dizisi izlediğimizi hissettiğimiz için, gayri ihtiyari ‘final bölümü’nü beklemeye başlıyoruz. Tıpkı başlangıç gibi kitabın finali de iyi yazılmış. Tek sorun, bir televizyon dizisi olsa koltuğa uzanıp zevkle izlenebilecek öyküyü okuma çabasının insanı kitap üzerinde yıllarca uğraşan yazar kadar olmasa bile, çok yorması.

KUBBE’NİN ALTINDA
Stephen King
Çeviren: Pınar Öcal
Altın Kitaplar
2011, 1024 sayfa, 38 TL.