Kırk yılın tanıklığı

Kırk yılın tanıklığı
Kırk yılın tanıklığı

Oğuzhan Müftüoğlu

Oğuzhan Müftüoğlu'nun hikayesi, gazeteci Adnan Bostancıoğlu'yla yaptığı konuşmalar sayesinde bir kitaba dönüştü: 'Bitmeyen Yolculuk'. Kitap, bir dönemin bilinmeyenlerini de aydınlatıyor
Haber: BANU GÜVEN / Arşivi

‘‘Öğretmenler köy çocuklarını döverlerdi ama bana karşı daha toleranslı davranırlardı. Ben hiç dayak yemedim onlardan... Sadece bir kere babamla ahbaplığı olan Halit Öğretmen, diğer öğretmenlere vekalet ettiği bir gün, sınıfta sebepsiz yere sertçe kulağımı çekmişti. O kadar üzüldüm ki ateşim çıktı, bir hafta kadar hasta yattım, okula gitmedim. Evde de kimseye söylemedim utancımdan.”
Öğretmeni tarafından şiddet gördüğünde böylesine sarsılan bu küçük çocuk, genç bir adam olduğunda başına gelecekleri bilebilseydi, acaba yeryüzünden kaybolmak istemez miydi? Belki koşup başını annesinin sıcak kucağına gömer, ona sığınırdı. Bu küçük çocuk Türkiye ’nin devrimci mücadele tarihini yazdıracak kişilerden biri olacağını hiç kestiremezdi tabii. Bu nedenle bir değil, iki kez tutuklanıp, sorgularda ağır işkenceden geçeceğini de, kucağına sığınmak isteyeceği annesini cezaevinde yatarken kaybedeceğini de.
1960’larda Devrimci Gençlik’in lider kadrosunda, 1970’lerde Devrimci Yol’un kuruluşunda, 1980’lerde (ikinci kez) hapishanede, 1990’larda Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin oluşumunda, 2000’lerde Birgün gazetesinin neşriyatında yer alan Oğuzhan Müftüoğlu’nun hikâyesi, gazeteci Adnan Bostancıoğlu’yla yaptığı konuşmalar sayesinde bir kitaba dönüştü: ‘Bitmeyen Yolculuk: Oğuzhan Müftüoğlu Kitabı’.
Bu kitapta, hesaplarıma göre on üç yıl kadarı cezaevinde geçmiş, kırk küsur yıllık bir tarih var. Türkiye’nin darbe üzerine darbe yiyen devrimci sol hareketinin yer yer ‘trajik’ denebilecek hikâyesi. Hareket içinde ortaya çıkan ayrışmalar, ardından gelen tartışmalar da hikayeye dahil tabii. Müftüoğlu, Bostancıoğlu’nun daha görüşmenin en başında sorduğu “Bizim yaptığımız çalışmanın ardından da kimi tartışmalar çıkacak. O konuda bir kaygın var mı?” sorusu üzerine çerçeveyi, “Benim anlatacaklarım, yaşananların sadece benim bulunduğum yerden görülebilenleri. Şimdi hatırlayabildiğim yönleriyle sınırlı olması da kaçınılmaz. Binlerce, on binlerce insan bir dönemi kendi bulundukları yerden benim göremeyeceğim yerlerden yaşadı. Orada yaşananlar ve onların açısından görünenler de en az benimkiler kadar önemlidir” diyerek çiziyor. 

Devrim hareketin hikâyesi
Müftüoğlu’nun bir çabası, 12 Mart’tan önce engellenen 9 Mart’taki sol darbe girişimiyle THKP-C’nin bağlantısı olmadığını anlatmak yönünde. 12 Mart’a giden süreç hakkında konuşurken laf Hasan Cemal’e de geliyor. Anılarında darbeye zemin hazırlamak için bazı Dev-Gençliler’le bir yerlere bomba atmaları konusunda anlaştıklarını, ancak bunun gerçekleşmediğini anlatan Hasan Cemal’i eksik bilgi aktardığı gerekçesiyle eleştiriyor Müftüoğlu. O dönem Hasan Cemal’in de içinde bulunduğu darbe yanlısı grup tarafından “gençliği pasifize etmekle suçlanmaları” iz bırakmış ki, bugün de bundan söz etmeden geçemiyor. Müftüoğlu’nun anlattıklarına göre Dev Genç yönetimi Kızılay’da yapılacak bombalı provokasyonu bir gün önceden haber alıp engelliyor. Eksiklik bu olayın sadece “gerçekleşmedi” diye anlatılmasında, çünkü Müftüoğlu’na göre bu anlatım bütün solu darbe yanlısı olmakla itham ediyor.
12 Eylül öncesinde de “Devrimci Yol darbeyi haber alıp pasif mi kaldı?” sorusunun cevabı da Müftüoğlu’na göre “Hayır”. Devrimci Yol da, ilgili bütün kesimler gibi gidişatın darbe yönünde olduğunu görüyor. Hatta ağustos ayında dergide bu uyarıyı yapıyor. Ama anlattıklarından darbeye nasıl karşı konulacağı konusunda fazla bir seçenekleri bulunmadığını anlıyoruz. Darbe olacağına dair en somut bilgiyi 11 Eylül’de Murat Belge’den alan Müftüoğlu, bu haberi yaymak için zamanla yarışıyor. Sabit telefonların pek emin olmadığı o ortamda babası emekli general olan Tayfun Mater’e haber “Sabaha karşı babanlar geliyor! Karşılayın!” şeklinde veriliyor.
Müftüoğlu’nun özellikle mustarip olduğu bir konunun da, 12 Eylül’e hiç direnilmediği eleştirisi olduğunu görüyoruz. Müftüoğlu, Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde “...binlerce Devrimci Yol militanının dağlara, kırsal bölgelere çekildiğini, güvenlik güçleriyle uzun süren çatışmalara girdiğini, onlarcasının bu şekilde hayatını kaybettiğini” anlatıyor, darbeden sonra büyük şehirlerde de protesto gösterileri düzenlendiğini hatırlatıyor. Dev Yol, Ekim ve Kasım aylarında darbeyi tahlil etmeye çalışırken büyük operasyon başlıyor ve 204 kişi içeriye alınıyor. Kısa süre sonra da Müftüoğlu.
Solun ‘generaller’ yüzünden dağıldığını söyleyen Müftüoğlu için darbelerin mahkum edilmesi önemli. Müftüoğlu’nun “ABD’ye bağımlı, NATO müttefiki ve içindeki solcuları tasfiye etmiş bir ordudan sol bir devrim nasıl beklenir?” şeklinde özetlenebilecek saptaması bazı ‘solcuların’ düştüğü hatayı da iyi anlatıyor. Bugün Ergenekon’dan yargılanan Doğu Perinçek’in o dönemde de asker marifetiyle ‘devrim’ peşinde olduğunu, soldaki bölünmede nasıl rol oynadığını ayrıntılarıyla bulmak mümkün.
Solun kaderinin belirlenmesinde Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamına giden süreç ve Mahir Çayan’ın dokuz arkadaşıyla birlikte Kızıldere’de biten hikayesinin ne kadar önemli rol oynadığı da bu kitapla bir kez daha ortaya çıkıyor. Çayan’ın Gezmişler’i idamdan kurtarmak için Ünye’de rehin aldığı üç İngiliz radar teknisyeni de bu baskın sırasında öldürülüyor. Bu katliam ve ardından gelen idamlar sol içinde çok büyük bir sarsıntı yaşatıyor. Bu sarsıntı THKP-C davasındaki savunmalarda kendini gösteriyor. Hareketten İrfan Uçar, Yusuf Küpeli, Münir Aktolga gibi isimler resmen ‘kopuyor’. Kayıplar ve işkencelerle ortaya çıkan bu psikolojik yıkımdan Kızıldere’den sağ çıkan tek isim olan Ertuğrul Kürkçü de payını alıyor, dikkatsizliği sonucu yakalanmış olan Müftüoğlu da.
“İstanbul’da yargılandığımız ikinci THKP-C davasının iddianamesinde Kızıldere’ye doğru gelişen olaylar anlatılırken hep benim yakalanmamla bağlantı içinde anlatılıyordu. Ben yakalanmamış olsaydım, acaba olaylar nasıl gelişirdi? Benim ve orada kaybettiğimiz arkadaşlarımın akıbetleri nasıl olurdu? Bu soruların yanıtlarını bulabilmek mümkün değil. Ama ben daha çok dikkatsizliğin sonucu, o şekilde yakalanışımın sebep olduğu sonuçların sıkıntısını uzun süre içimde taşıdım.”
Müftüoğlu’nun “o şekilde” yakalanıştan kastettiği, aslında belli ipuçları mevcutken basireti bağlanıp, baskın yapılmış bir evin kapısını çalması, neredeyse kendisini ele vermesi. 12 Mart sonrasında kendisini harap eden bu olayın neredeyse aynısı, 12 Eylül’den sonra da tekrarlanıyor. İstanbul’dan Ankara ’ya bu kez meşhur DAL işkencecilerine teslim ediliyor. Müftüoğlu’nun anılarını okurken, işkenceye direnmenin ne kadar “insanüstü” bir durum olduğunu düşünmeden edemiyorsunuz. Kendisinin işkenceye direnirken yanlış bilgilerle zaman kazanma taktiklerini takdir etmeden de geçemeyiz. 12 Mart sonrasında yakalandığında, aslında Karadeniz’e giden Çayanlar’ın tam tersi istikamete, yani Alanya’dan kayıkla Kıbrıs’a gitmeyi planladıkları yalanını söylüyor. Bunun üzerine neredeyse donanma seferber ediliyor, Antalya-Alanya sahiline hücumbotlar yollanıyor. Ekibin Karadeniz’de olduğu öğrenildiğinde işkencecisi soluğu Müftüoğlu’nun yanında alıyor: “İhsan Parlak hışımla zincirli olduğum odaya geldi. ‘Hani ulan Akdeniz’e gideceklerdi!.. Niye yalan söyledin?’ diye bana saldırdı. Zincirli olduğum karyolaya çıkıp üstümde tepinmeye, göğsümü kafamı tekmelemeye başladı, ayakkabısının ökçesiyle alnıma vurdu. Bir yandan da ‘Devleti bir sürü zarara soktun!’ diye küfrediyordu. Alnımdaki yara izi uzun yıllar geçmedi.” Devrimci hareketin hikâyesi, 320 sayfalık bu kitapta mevcut. Kitabın kapağında da genç bir Oğuzhan Müftüoğlu, Mart 1972’de geçtiği işkencelerin ardından alnında o yara iziyle size bakıyor.

BİTMEYEN YOLCULUK
Oğuzhan Müftüoğlu Kitabı
Adnan Bostancıoğlu
Ayrıntı Yayınları
2011
336 sayfa
20 TL.