Kıvanç'ın aynasındaki 'Tarkan Cumhuriyeti'

Kıvanç'ın aynasındaki 'Tarkan Cumhuriyeti'
Kıvanç'ın aynasındaki 'Tarkan Cumhuriyeti'

Ümit Kıvanç

Ümit Kıvanç'ın ilk defa 1992 yılında basılan romanı 'Gaib Romans'ın yeniden yayımlanması Türkçe edebiyatta eşine pek rastlanmayan bu resmî tarih alegorisini tartışmak için iyi bir fırsat
Haber: KAYA GENÇ / Arşivi

Siz hiç Adnan Menderes ’e ithaf edilmiş bir roman okudunuz mu? Ümit Kıvanç’ın yayımlanışından 18 yıl sonra yeniden basılan ‘Gaib Romans’ı, 27 Mayıs sonrasında asılan Menderes dışında (İttihat ve Terakki muhalifi, suikastle öldürülen) Ahmet Samim, (Topal Osman’ın öldürdüğü muhalif milletvekili) Ali Şükrü ile (üçü de devlet tarafından öldürülen komünistler) Mustafa Suphi, Deniz Gezmiş ve Erdal Eren’e adanmış. Bu ölümlerin arkasında, karanlık bir sahne uzanıyor: “Göğün kararmasıyla içerde ışıkların yakılması arasında, her şeyin lâciverde bulandığı o loş ve uzun zaman diliminde değişti yaşantım. Geriye döndüm ve onu gördüm.” 

Canınız sıkılabilir, gururunuz incinebilir
Anlatıcı, hücresine sessizce süzülen ve akla Dostoyevski’nin ünlü öyküsü Öteki’yi getiren bu gölgenin, adeta olayların geçtiği nizamiyenin bütün anahtarları cebindeymişçesine rahat hareket ettiğini söyler. Daha sonra, birlikte yemek yerlerken (bir Sovyet gulagı’nı andıran bu mekânda) kirli metal kaplarla önlerine sürülen ‘iğrenç lapa’yı yadırgamadığını, tabağını ‘sıyırdığını’ görür. “Kılığı kıyafeti, hali tavrı insana aksini düşündürüyordu oysa. İnsana kibarca tepeden bakıyordu; o tepelerde donmuş yağlarla sıvalı madenî kaplarda korkunç lapalar yenmezdi herhalde.”
Türkçe edebiyatın en merak uyandırıcı başlangıçlarından biri bu, diyebilirsiniz. İsimsiz, esrarengiz yabancının yapıp ettiklerini parlak, açık bir bilinçle aktaran anlatıcının tekniğine hayranlık duyabilir, hücre arkadaşının soğukkanlı bir katil olabileceğini düşündüğünü söylediği bölümde kitabın bir polisiye romana geçiş yapmakta olduğunu düşünüp, heyecanlanabilirsiniz. Ancak bu umut verici başlangıcı takip eden, hücreye süzülen hayaletin bir nevi Şehrazat rolü oynayarak dillendirdiği “resmî tarih alegorisi” canınızı sıkıp gururunuzu incitebilir, uyaralım. Romanın anlatıcısı, takıntılı bir tip; hücresinde kendisine hayatını ve ‘hayatımızı’ anlatan hayalet ise belki ondan daha da takıntılı. Adı belirtilmese de Türkiye Cumhuriyeti ’nin tarihinin eski odalarında gezdiğimizin farkındayız -’Gaib Romans’ın Cumhuriyet tarihini bir Soljenitsin veya Orwell perspektifiyle okuma girişiminin de. Mustafa Kemal’i kafası karışık otoriter bir lider, çevresindeki kadrocuları daha da kafası karışık ve hayatları lidere yönelik hınçla karışık aşkları yüzünden kaymış özneler olarak sunan bu alegori, söz söylemenin yasaklandığı bir babaya hakaret edebilmenin zevkiyle yazılmış. Belki de bütün alegoriler böyledir, baskı dönemlerinde söylenemeyeni söylemenin bir stratejisidir ne de olsa; ama bu onu özgürlüğün söylemi olan roman yerine kendini üzerine kurduğu baskın söylemin kurallarına kaçınılmaz olarak tabi kılar.
Mesela dil devrimiyle alay edilen şu sahnede resmedilen psikolojiye bakalım: “Bir gün O, Arbî dersinde kalkıp şöyle haykırdı: ‘Hocam hocam, bir gün gelip milletimizin hiçbir ferdinin konuşmayacağı bu lisan ile bizi ne meşgûl eder durursun. Elimde kudret olsa öyle bir lisan yapacağım ki, hiçbiriniz anlayamayacaksınız ve şimdi bizim çektiğimiz müşkilâtın mislini çekecekiniz!” Hemen sonra, hücredeki hayaletin anlatımıyla içiçe giren bölümlerde “Bir Kumandanın Günlüğünden” bölümler okuyor, “O’na ithafen” çeşitli bilim insanlarınca yazılmış ideolojik-bilimsel metinlerin tuhaf mantığını çözmeye çalışıyoruz. Gaib Romans, tam bir akıl tutulması yaşayan bir kültürü resmettiğini ima ediyor; bu kültüre de hücresinde, çaresizce özgürlüğü bekleyen anlatıcısının umutsuzluğuyla bakıyor. 

Sultanlı rejimi ve cumhuriyetçi hayalet
Osmanlı değil de Sultanlı olarak geçen ‘eski rejim’e öfke duyan cumhuriyetçi hayalet, “Sultanlı’nın kokuşmuş ve çürümüş olduğunu” idrak ettiklerinde “Sultanlı maarif sisteminde hepimizin beyni yanlış istikamette yıkanmıştı,” yorumunda bulunuyor. Anlatıcı da dayanamayıp “Doğru istikamette nasıl yıkanacaktı peki?” diye soruyor (‘iyi’ bir devletin olamayacağını, bunun bir oksimoron olduğunu ima eden bir bölüm). Anlatının, hem Osmanlı hem de Cumhuriyet ontolojisine mesafeyle bakan perspektifinin en eğlenceli olduğu yerler ise, Cumhuriyet edebiyatının ünlü simalarının isimlerinde yaptığı tahrifatlar. Salif Sıdkı Taray, mesela. “Millî Savaş döneminde Orostopolis’de gazetecilik yapan Salif Sıdkı Bey, imparatorluk başkentinde Millî Teşkilâtlanma’yı destekleyen az sayıdaki gazeteci arasında öndegelen iki kişiden biridir.” Öteki ismi mi merak ettiniz? “O dönemde İkbal gazetesinde çalışan, daha sonra, imparatorluk döneminde toplumsal yozlaşma, savaş döneminde kişisel askerî yabancılaşma, Cumhuriyet döneminde ulusal şahlanma üzerine edebî eserler de kaleme alan Yakut Kasdî Bey’dir.”
Cumhuriyet romancılarının ‘Ulutarkan’ lakaplı ‘O’nun gözüne girme çabaları ve ‘O’ tarafından sonuna dek gözardı edilişleri, Gaib Romans’ın dokunaklı bir mizahla işlediği temalar. O’na düzülen övgüler (“Zekâsıyla her türlü müşkilâtın üstesinden gelemediği bir tek saha yoktu. Ayrıyetten, bakınız, balçığın ortasından cevheri bulup çıkarmada ne kadar mâhirdi”) bütün bir kuşağın söylemini ‘gargantuan’ ölçülerde dönüştürürken, anlatıcıyla hayaletin konuşmaları uzaktan gelen seslerle kesintiye uğruyor. “Yaklaşan ayak sesleri, tane tane, dev binanın sonu gelmeyen koridorlarına mütevazı birer avlu büyüklüğündeki sahanlıklarına yaydıkları yankılarıyla birlikte duyuluyordu.” Bu seslerin anlamı, bir idam mangasının karşısına çıkarılmak da olabilir (daha düşük bir olasılıkla) özgürlüğe yürümek de. Sesler hücrenin kapısını yalayıp uzaklaştığında, Tarkan Cumhuriyeti’nin anlatımı devam ediyor. 

Lunapark aynaları gibi...
‘Gaib Romans’ın bugün en çok tartışılması gereken bölümleri, muhafazakâr denilebilecek bir öfkeyle cumhuriyetçilerin din-dışı görüşlerine saldırması. Örneğin, “Bir kumandanın günlüğünden” şu bölümdeki ironi fazla ucuz: “Din ve taassup ne kadar bu Kıble fikrini güya mukaddes bir dikdörtgen şeklindeki çadıra milyonlarla insanın suratını çevirmesi şekline sokup çığırından çıkarmışsa da… (…) Belki de dindarların akılları o kadarına erdiği için küreyi arzın muayyen bir mevkiindeki Kıble’ye dönmek suretiyle hal yolunu ve şeklini kendilerince tespit ettikleri mühim problem...” Orhan Pamuk ’un ‘Sessiz Ev’inde 48 ciltlik bir ansiklopedi hazırlamaya çalışan, içkici çaresiz aydınlanmacı Selâhattin Darvınoğlu’nu Pamuk’un anlatıcıları ne kadar öfkeyle anlatsa da karaktere yönelik anlayış, Sessiz Ev’in sonunda okuru bir pathos’a ulaştırıyordu. Oysa cumhuriyet dönemini sorunsallaştırıp parodileştiren son dönem kitaplarda anlayışın yerini hınç ve öfke almış gibi. ‘Gaib Romans’ bu anlamda bir ulusal-siyasi alegoriden çok bir şekilsizleştirme metni. Parodinin inceliklerinden çok, bakanı ip gibi incecik veya aşırı şişman gösteren lunapark aynalarına benziyor. Ve elbette kitabın eğlencesi ve gücü de aslında burada gizli. Cumhuriyet Sonrası Harpler ve O’nun Akıncısı başlıklı bölümde Doç. Dr. Çağdan Tarkanol’ın özünçyoksayısından (kadirbilmezlik) önkuşkudan (tedirginlik), sağaltıcıdan (ilaç), hadiyapalımcılık (seferberlik) ve hepayaktalıktan (teyakkuz), yerinegeçenden (temsilci), saklangaç (siper) ve çokkatlıdan (apartman) bahsettiği yerlerde, muhtemelen Ümit Kıvanç’ın en büyük kusuru alay ettiği şeye fazla benzemek olan bu romanının icatçı zekâsına hayranlık duyup kahkahalar atacaksınız.

GAİB ROMANS
Ümit Kıvanç
İletişim Yayınları
2010
437 sayfa
23 TL.