'Klan'a yeni bir yolculuk

'Klan'a yeni bir yolculuk
'Klan'a yeni bir yolculuk

Isabel Allende

Isabel Allende ilk anı kitabı olan 'Paula'da, kızı Paula Frías Allende'nin uzun bir koma sonucunda ölmesine kadar olan hayatını anlatıyordu. Allende 'Günlerin Getirdiği' kitabında ise Paula'nın ölümünden sonraki on üç yılı anlatıyor
Haber: KUTLUKHAN KUTLU / Arşivi

“Büyülü gerçekliğin sınırlarına dayanmıştık,” diyor Isabel Allende, dramatik olaylarla tıkabasa dolu bu anı kitabının bir noktasında, artık adeta dayanamayarak. Bir yandan söz konusu yazar ilk romanı ‘Ruhlar Evi’yle kendini bu şık başlıklı kulvarın içinde bulmuş ve o zamandan beri de sık sık adı bu üslupla birlikte anılmış biri olduğu için, bir fıkranın iyi hesaplanmış vurucu cümlesi misali, aslında bekleyeceğiniz türden bir espri bu... Fakat bir yandan da Allende’nin o ana kadar anlattıkları bu veciz tespite öyle bir yol yapıyor ki yine de gülümsemeden, dahası kıyısından köşesinden ona hak vermeden edemiyorsunuz.
Zira yazarın “klanım” dediği ve besbelli ki her bir üyesini kendisine en fazla birkaç dakikalık mesafeye yerleştirmeden rahat edemediği geniş ailesinde, sadece klanın tutkalı ve vakanüvisi olan Isabel Allende değil, hayatın kendisi de bir öykü anlatıcı içgüdüsüyle hareket ediyor adeta. Allende’nin menajerinin “Ne kadar şanslısın, bu tür öyküler adeta kucağına düşüyor” demesine yol açacak türden birliktelikler ve ayrılıklar, fedakârlıklar, isyanlar, trajediler ve komik anlar bu geniş ailenin etrafından eksik olmuyor. Doğrusunu isterseniz tüm bu çalkantılı seyirde Şilili yazarın Amerika Birleşik Devletleri’nde Latin Amerika usülü bir geniş aileyi ayakta tutma çabasının ta kendisinin payı varmış gibi görünüyor (Zaten kendi de hiç lafı dolandırmadan başkalarının “iyiliği için” onların işlerine burnunu sokmadan edemediğini söylüyor)... Allende’nin romanlarındaki drama aşina olan okurlar, anı kitaplarında bu yazarın hayatında da epey dram bulunduğunu görmekle kalmıyor, onun kitaplarında gerçekliği gönlünce yoğurduğu gibi, gerçek hayatı da yoğurma güdüsüyle dolu olduğunun ipuçlarını buluyorlar. 

‘Sıkıcı ayrıntılara yer yok’
Allende bir keresinde yazdıklarının kendine büyülü gerçekçi değil de basbayağı ‘gerçekçi’ göründüğünü söylemişti... Ama gündelik hayata sihirli, sihirli olana ise gündelik gözlerle bakan büyülü gerçekçiliği tam da tarif eden bir yaklaşım değil mi bu zaten? Allende bu anı kitabında bir taraftan kızının genç yaşta ölümünün kendi üzerinde bıraktığı izlerle, yakınların ölümcül bağımlılıklarıyla, ailede hastalıklarla, birleşip ayrılan çiftlerle ve kâh taş kesip kâh unufak olan önyargılarla başa çıkmaya çalışırken; bir yandan da etrafında ölmüşlerin ruhlarını hissediyor, çocukları ve torunları doğmadan önce onları rüyâsında - hem de isimleriyle- gördüğünü söylüyor, hangi disiplinden olursa olsun falsız kalmamayı şiar edinmişe benziyor... Tam da büyülü gerçekliğin mizacına uygun bir şekilde, doğaüstüne gündelik hayatın müdavimi ve gerçekliğinin bir parçası, gerçekliğe ise muazzam bir dram membaı olarak yaklaşıyor.
Bu da aslında onun öykü anlatıcı doğasının bir parçası, nitekim anılarını okurken bile romancı içgüdüsünü her an hissedebiliyorsunuz. Mesele sürükleyici bir öyküyü neyin teşkil edeceğine kafa yormaktan ibaret de değil üstelik (ki bunu yaptığı kesin -mesela onun yazdıklarını okuduktan sonra hislerinin daha iyi anlaşılması için kendileri hakkındaki bölümlere ek yapılmasını isteyen bazı yakınlarına “sıkıcı ayrıntılara uzun uzun yer veremeyeceğini” söylemiş)... Ayrıca besbelli öykü anlatmanın kendisini de hayatın temellerinden biri olarak görüyor. Hatta bütün kitaplarında kendini gösteren ama muhtemelen en çok da tematik olarak merkezine yerleştiği için ‘Eva Luna’ kitaplarında öne çıkan bu uğraş, ‘Günlerin Getirdiği’nde hem hayatla başa çıkmanın başlıca araçlarından biri hem de hayatı biçimlendirebilen gizemli bir güç haline geliyor. Biz Isabel Allende’nin hayatında neler olup biterken kitaplarında ne hikâyeler anlatıldığının izini süreduralım (‘Kaderin Kızı’, ‘Sararmış Bir Fotoğraf’, ‘Altın Ejder Krallığı’), rüyâlar, şamanik iç yolculuklar ve fallar gibi daha mistik öykü örücüler de her zaman hayatın bir köşesinde kendilerine bir yer buluyorlar. O yüzden ‘Günlerin Getirdiği’nin aile, dayanışma, göç, ayakta kalmaya çalışmak ve aşk kadar, öykü anlatmanın kendisi üzerine bir kitap olduğu söylenebilir. 

Kızına mektup gibi...
Isabel Allende yazdığı ilk anı kitabı olan ‘Paula’da, kızı Paula Frías Allende’nin porfiri hastalığından ve doktor ihmalinden kaynaklanan uzun bir koma sonucunda ölmesine kadar olan hayatını anlatıyordu. Şili’deki çocukluğu, Pinochet darbesi ve babasının kuzeni Salvador Allende’nin ölümü, ailenin Venezuela’ya kaçması, annesiyle ilişkisi, ilk evliliği ve Amerika’da ikinci kocasıyla tanışması... ‘Günlerin Getirdiği’ ise yazarın, Paula’nın ölümünden sonraki on üç yılı anlatıyor. Paula’da olduğu gibi bu kitapta da ‘anlatıcı’ arka planda dikkat çekmeden duran, mümkün mertebe görünmez olmaya çalışan, kendini anlatılan öykünün sadık bir hizmetkârından ibaret gören bir şey değil, sahnenin mutlak hakimi. Nasıl olmasın ki? ‘Günlerin Getirdiği’ de tıpkı ‘Paula’ gibi belirsiz bir dinleyiciye değil, Allende’nin müteveffa kızına hitap eden bir mektup gibi yazılmış. Yıllardır annesine her gün bir mektupla hayatında olan biteni anlatan Allende, bu mektuplardan yola çıkarak kendini tanıdık bir anlatımın kollarına bırakıyor. O yüzden de insanın kendi yakınına hayatında olan bitenleri anlatmanın tüm doğal yan etkileriyle bezeli: Sıçramalarla ve geri dönüşlerle, sapmalarla, parantez açmalarla...
Hatta bu açıdan ‘Günlerin Getirdiği’nin biraz dağınık bir seyir izlediği söylenebilir. Allende’nin karakterleriyle, mekânlarıyla ve hatta konularıyla ânında duygusal bir bağ kuran o ‘anlatıcı sesi’, bu kitapta da marifetini gösterip yazarın etrafında on üç yıl zarfında vuku bulan olayları ve hayatına girip çıkan kişileri bir roman renkliliğinde ve çeşitliliğinde zihnimize resmediyor. Gelgelelim romanlarının (ve hatta kendi yazdığı bazı anı kitaplarının) aksine, ‘Günlerin Getirdiği’nde tematik bir odak da kendini göstermiyor, olaylar bütünü de birbirlerini zenginleştirerek belli bir yere doğru gidiyormuş, büyük bir tabloya oturuyormuş hissi vermiyor. Daha çok envai çeşit badire atlatan orta yaşlı bir çiftin hayatında dengeyi bulma çabalarının serbest bir dökümü gibi işliyor. Dolayısıyla romancı Allende’nin edebi açıdan parlak bir eseri değil de, onun kendisini, hayata ve yazmaya bakışını merak edenler için ilgi çekici olacak bir kitap bu. Romanlarında kendi hayatından, geçmişinden, hayallerle kaçınılmaz bir şekilde içiçe geçtiğini itiraf ettiği anılarından bolca beslenen bu yazarın kendi hayat öyküsünün ‘şimdilik’ son perdesini görmek için okurlarına bir fırsat.

GÜNLERİN GETİRDİĞİ
Isabel Allende
Çeviren: İnci Kut
Can Yayınları
2011, 440 sayfa, 26 TL.