scorecardresearch.com

Kök dediğiniz nedir ki!

Kök dediğiniz nedir ki!
Bağnazlığın ne olduğunu, insanların kendi inançlarına körü körüne bağlanmalarının nasıl ölümcül sonuçlar doğurduğunu, örneklerle anlatıyor Irvin Yalom
Haber: IRMAK ZİLELİ / Arşivi

Tarihte iki kişilik. Aralarında yaklaşık 300 yıl var. Biri 1600’lerin ortasında yaşamış, Aydınlanma’nın temelini atmış, saf aklı savunmuş bir filozof; Spinoza. Öteki, 1900’lerin ilk yarısında yaşamış, Yahudi köklerini reddeden iflah olmaz bir ırkçı, Nazi Subayı Alfred Rosenberg. Psikiyatrist ve romancı Irvin Yalom bu iki tarihi kişiliği “zamansal ve mekânsal” anlamda olmasa da, paralel bir kurgu içinde buluşturmuş. ‘Spinoza Problemi’nin üstündeki “Nazi Subayının Paradoksu” başlığı, bu iki ismin nasıl bir araya geldiğini öğrenme konusunda insanı âdeta kışkırtıyor...
İki isim arasındaki zıtlıktan önemli bir felsefi problem yakalamış Yalom. Hatta varoluşsal bir problem desek daha da doğru olacak. Psikiyatrist olmanın da avantajlarıyla, insanın varoluşuna ilişkin temel problemlerini irdelemekte usta bir romancı Irvin Yalom. Bu ustalığını, Spinoza’nın özbenliğini nasıl oluşturduğu, tarihte oynadığı rolle de ilişkilendirerek göstermiş. Aynı ustalığı, Rosenberg’in varoluşsal sorunlarını temelden sarsan kişiliğini, paradokslarını irdelemekte de göstermiş. Bunu yaparken de yine, Roserberg’in tarihte oynadığı rolle bağları sıkı sıkıya dokumuş.
Aslında iki karakterin önümüze koyduğu temel problem aynı. Bir insanı birey yapan nedir? Belki de ‘özne yapan nedir?’ diye sormalı soruyu. Çağının çok ilerisinde bir filozof olmasını buna borçlu olan Spinoza, yaşadığı dönemde içinde bulunduğu Yahudi cemaatinin katı kurallarına rağmen, din ve Tanrı kavramı üzerine düşüncelerini cesaretle açıklayabilmiş bir isim. “Tanrı’nın insanı kendi suretinden değil, insanın Tanrı’yı kendi suretinden yarattığını” söyleyebilecek kadar “ileri gitmiş”. Bunun bedelini ödemeyi göze almış ve sonunda da zaten Yahudi cemaatinden aforoz edilmiş. Bu göze alışın altında kuşkusuz, sağlam bir özgürlük tarifine sahip olmak kadar, kendi vicdanı dışında başka hiçbir otoriteye itaat etmeme kararlılığını gösterebilmek de var. Belki de en çok bu var.
Alfred Rosenberg ise her ne kadar felsefeyle ve hatta Spinoza’yla yakından ilgilense de, kişiliğindeki zayıf noktalar kendini çok hızlı bir biçimde ele veriyor. Köklerinde belki de baba figürüne duyulan ihtiyacın olduğu, Hitler karşısındaki o derin acizlik önemli bir ipucu. Kendini, kendi vicdanı ve aklıyla değil, başkalarının bakışlarıyla değerlendiren ve her olumsuz yargıda bunalımın dipsiz kuyusuna yuvarlanan bir “ çocuk ”tan söz ediyoruz. Aşağılık kompleksi ile üstün insan teorilerinin nasıl bir sarmal oluşturduğunu anlıyoruz. Otorite karşısındaki tabiyet, bir cemaate ait olmak; hepsinin kaynağında kişinin “birey/özne olamayışını” görüyoruz.
Irvin Yalom, bu karşıtlık içinde okura, insanı insan yapanın ne olduğunu sorduruyor. Aidiyet, kökler, yuva kavramlarını tartışmaya açıyor. Otoriteler tarafından (bazen dinler, bazen liderler) sunulan “gerçeklerin” sorgusuzca kabul edilmesinin altında yatan nedenleri araştırıyor. Soru sormayı başaranların ve bu soruları sorarken aforoz edilmek, yalnız kalmak, köklerinden koparılmak gibi pek çok şeyi göze alabilenlerin bunu neye borçlu oldukları üzerine düşünüyor/düşündürüyor.
Bağnazlığın ne olduğunu, nerede başlayıp nerede bittiğini, insanların kendi inançlarına körü körüne bağlanmalarının nasıl ölümcül sonuçlar doğurduğunu, bugünden bakınca bizi dehşete düşüren örneklerle anlatıyor. Evet ama, bundan 80 yıl önce karşımıza çıkan bu bağnazlığın ve yol açtığı ırkçılığın karşısında dehşete kapılabilen bugünün insanı, o günkünden çok mu farklı? Irvin Yalom’un romanı bu soruyu sormamıza da neden oluyor. Çünkü soru ve sorunlar evrensel. Dahası bu soru ve sorunlar bağlamında “ zaman aşımı” söz konusu değil. Öyle olsa bugün başka türlü “zaman aşımları”nı tartışıyor olmazdık herhalde. 

Spinoza’nın felsefesi
Romandaki Spinoza ve Rosenberg karakterleri dışında başat olan iki karakter tümüyle kurmaca. Birisi Spinoza’yla, aforoza rağmen görüşmeyi sürdüren yakın dostu, Franco. Öteki ise Rosenberg’le zaman zaman buluşan bir psikoterapist. İkisinin de oynadığı rol benzer. Franco, Spinoza’nın felsefesini anlamamızı sağlamakla kalmıyor, onun içsel sorgulayışına da yol açıyor. Âdeta bir terapist işlevi görüyor. Spinoza’nın da henüz tam olarak çözemediği meseleleri irdelemesini sağlıyor. Romanın bu bölümlerinde Spinoza’nın da “kök arayışından” ya da özlemlerden tümüyle arınmış bir birey olmadığını görüyoruz. Derinlere yerleşmiş olan toplumsal bağlara ve o bağlardan zorla koparılınca duyduğu acıya rağmen, kendi aklının ve vicdanının seçtiği hayatı sürdürmekten, düşüncelerini özgürce ifade etmekten vazgeçmediğini anlıyoruz. Tam bu noktada özgürlük ile bağsızlığın aynı şey olup olmadığı sorusuyla karşılaşıyoruz. Özgürlüğün bağları kesip atmaktan ve köklerden arınmaktan mı, yoksa o kökler ve bağlar içinde kendi gerçeğini oluşturmaktan mı geçtiğini sorguluyoruz. Spinoza’nın eleştiri yetisini dış dünyaya yöneltmekla kalmadığını, okları kendi içine de döndürebildiğini görüyoruz.
Alfred Rosenberg ise, daha sonra psikiyatristi olan Friedrich Pfister’in ona sorduğu sorular karşısında her seferinde tökezliyor. Bir yandan yaşadığı bunalımdan çıkmak isterken, bir yandan da Pfister’in yüzleşme çağrıları karşısında duvar örmekte gecikmiyor. Yalnızca dış dünyaya değil, iç dünyasına dönük sorular sormakta da cesur olmadığını gösteriyor.
Romanın üzerine oturduğu paradoks ise okurun kendi sorularını sormasını perçinliyor. Bir tarafta Yahudi cemaatinden dışlanan bir filozof, öte yanda kendi köklerini reddedip ırkçılığın teorisini yapan bir Yahudi Nazi subayı. Kök dediğiniz gerçekte nedir sahiden? İnsan köklerini nerede aramalıdır?
Bu soruya yanıtı, Yalom’un kurgu karakteri Friedrich Pfister veriyor. Rosenberg’in tam da yuva arayışı içindeyken çareyi “Anavatan’a hizmet etmekte bulması” ve askere yazılmak istemesi üzerine şunları söylüyor: “...yuva bir yer değil, bir ruh halidir. Gerçekten yuvada olmak insanın kendisini kendi derisinin içinde yuvasında hissetmesidir. Ve Alfred bence sen kendi derinin içinde yuvanda hissetmiyorsun. Belki de hiç hissetmedin. Belki de yuva denilen şeyi bütün hayatın boyunca yanlış yerde aradın.”
Spinoza da tıpkı Pfister gibi yuvayı kendi derisi altında arıyor. Aklının ve vicdanının ona gösterdiği yolda inşa edilmiş bir hayat ve kişilik ona kendini “özgür bir yuvada” hissettiriyor. Öte yandan Spinoza insanı yalnız bir yaratık olarak tahayyül etmediğini de söylüyor. O, bağlantı fikrine farklı bir açıdan bakıyor. Bu farklılığın ne olduğunu anlatmayı Yalom’a ve ‘Spinoza Problemi’ üzerine düşünülecek en temel sorulardan birini tartışmayı da okura bırakalım...

SPINOZA PROBLEMİ
Irvin D. Yalom
Çeviren: Ahmet Ergenç
Kabalcı Yayınevi
2012, 446 sayfa, 23 TL.


http://www.radikal.com.tr/108487310848730

YORUMLAR

Bu habere henüz yorum yazılmamış.