Kokuşmuşluğun ortasında

Kokuşmuşluğun ortasında
Kokuşmuşluğun ortasında
Olayın tanıklarıyla konuşmak için New York'a giden genç bir gazeteci kadın, cinayetin 'olağan' travesti cinayetlerinden farklı bir boyutu olduğunu öğrenecektir
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

Bundan birkaç yıl önce, uzun süredir yeni bir roman yayımlamayan yazarları hatırlamak amacıyla Radikal Kitap ’ta “Neden Yazmıyorlar” başlıklı bir yazı hazırlamıştım. Cumhur Orancı da o yazıda adı geçen yazarlar arasındaydı. Uzun yıllar denizci olarak çalışıp dünyayı dolaşan Orancı, 1991’de denizcilik anılarına dayanarak, düşsel gerçekçi bir tarzda kaleme aldığı ilk romanı ‘Butterfly’ın İntihar Seferi’ni yayımlamış, bu kitabı 1995’te ‘Domingo Garcia’dan Geriye Kalan Öykü’ izlemişti. Hemen ardından ‘urban-fantezi’ tarzındaki ‘Saydam’ yayımlandı (1996). Ve ardından uzun bir sessizlik, belki yazıp yazmamakta karar verilemeyen yıllar. Sonunda, ‘Acı Düşler Bulvarı’ ile Cumhur Orancı yeniden okurlarla buluştu.
İstanbul’da bir cinayet sahnesyle başlayıp New York sokaklarına uzanan ‘Acı Düşler Bulvarı’, maddi çıkarlar uğruna her türlü değeri çiğnemeye hazır birçok insanın birbirini kesen karanlık dünyasında dolaşıyor. 

Rastlantı ve zorunluluk
1990’da Gümüşsuyu üzerinde deniz manzaralı bir apartman dairesinde sert bir sahneyle açılıyor perde. Kalın bir halıyla kaplı zeminde bir kadınla bir erkek sevişiyor. Dantelli, pembe bir gecelik giymiş kadının sakalları belirginleşmiş, cilveleri artık denetimsiz bir erkek sesine dönüşmüş durumda. Sevişmeye başladıklarında; “üstteki adam çorabının içinden bir jilet çıkardı, alttaki adama belli etmeden sağ elinin baş ve işaret parmakları arasına aldı. Adam jileti parmaklarının ucunda zehirli bir akrebi tutar gibi tutuyordu. Bir yankesicinin el çabukluğuyla alttaki adamın kasığına jiletle bir yarım ay çizdi. Alttaki adam neye uğradığını anlayamadan üstteki adam sol elini yarım ayın ortasına bastırdı, sağ elini açılan delikten içeriye soktu, alttaki adamın bağırsağını çekti zamanı durdurmak istercesine bir hırsla.” Perde kapanıyor.
Romanın birinci bölümünde 2000 yılındayız. On yıl önce işlenmiş travesti cinayeti çözülememiş durumda. Olayın tanıklarıyla konuşmak için New York’a giden genç bir gazeteci kadın, cinayetin ‘olağan’ travesti cinayetlerinden farklı bir boyutu olduğunu öğrenecektir. Garsoniyer olarak kullandığı evinde öldürülen travesti, orta yaşlarda, evli, çoluk çocuk sahibi bir işadamıdır. Bu cinayet aileyi sarsmıştır sarsmasına ama aileden kimisine çıkar da sağlamıştır. Öte yandan cinayetin işlendiği akşam aynı apartmanda uyuşturucu ticareti yapan bir grup insanın toplanması, bu çetenin yaşlı Hıristiyanlarla eşcinsel Türkleri öldürüp mallarına el koyan bir başka çeteyle bağlantılı olması cinayet için farklı nedenler de olabileceğini düşündürüyor. Bir başka olasılık ise seri katil vakası. Nitekim bütün gün Hafiye Kahvesi’nde oturan Mayk Hammer esintili Hususi Hafiye Agop Mercekyan yıllar önce benzer bir cinayetin varlığını öğrenecek, iki cinayet arasında bir bağ kuracak ve o da işin içine karışacaktır.
Cinayet dosyasının yeniden açılması üzerine zincirleme gelişen olaylar pek çok renkli, gizemli ve karanlık insan tipini topluyor çevresine. Öldürülen Aykut, karısı Yasemin, karısının kız kardeşleri Neşe ve Handan, Handan’ın kocası Nihat, Acı Düşler Bulvarı üzerindeki “Sam’in Yeri”nin sahibi Sam, yani Sami abi, bara Cuma günleri takılan ellili yaşlarda bir Osmanlı şehzadesi, cinayetin tanıklarından ABD’de yaşayan bir Türk ressam, uyuşturucu kuryesi Carlos Osman, Carlos Osman’ın polislikten atılma kuzeni Faruk, CIA görevlileri, Kolombiyalı tetikçiler, hayat kadınları, haber peşinde koşan gazeteciler, polisler, çete üyeleri, kapalıçarşı esnafı, zengin işadamları, Agop Mercekyan ve Tamara hanım.... Şantaj, adam kaçırma, cinayet...
Hiç kimsenin masum olmadığı, herkesin kuyruğunun birbirine değdiği öyle bir dünya yaratmış ki Cumhur Orancı, roman kişilerinin kesişen kaderleri hayatın cilvesi olmanın ötesine geçmiş; rastlantılar aslında zorunluluk. Bu kadar tuhaf ve birbirine benzemez çok sayıda insan tipinin yan yana geldiği, geniş bir coğrafyaya ve zaman aralığına yayılan, olayların giderek sarpa sardığı hikâyenin sonuna geldiğinizde düğümler çözülecek, çözüme ulaşacaksınız ama aklınız daha da karışacak. 

Şehir fantezileri
‘Acı Düşler Bulvarı’nın gizemli olaylar etrafında gelişen polisiye bir kurgusu var. Ancak polisiye roman olarak nitelemektense suç romanı demek daha doğru. Zaten polisiyeye özgü motifler zaman zaman parodiye dönüşüyor. Ancak suç hep ortada. Kriminal bir dünyayı anlatabilmek için suç kurgusunu kullanmak belki de en dolaysız yöntem. Yeraltı edebiyatının, polisiye edebiyatla hısım/akraba oluşu da ele aldıkları dünyanın suç etrafında dönmesindendir. Mesela Alexander Trocchi’nin bir cinayetle başlayan ‘Genç Adem’i toplumun en aşağı katlarında, toplumdan dışlanmışların arasında geçen hikâyesi ve yalınkat cinselliğiyle, varoluşçulukla underground edebiyatı birleştirir. Boris Vian’ın 1940’ların sonunda yazdığı dört ‘polisiyesi’ yeraltındakilerin sesini yeryüzüne haykırmak için kaleme alınmıştır. Vian’a göre “etkin yazar kimliği hak edilmek isteniyorsa, hoşa gitsin ya da gitmesin türlü etkileri olan bir tarzı oluşturmak gerekir; okuru güldürmek, ağlatmak, meraklandırmak, uyarmak ama hep maddi anlamda, yani heyecanın denetlenebilecek sonuçları olmalı, eğer ağlanıyorsa gerçek gözyaşları dökülmeli”dir. Leo Malet’nin, Manchette’in, pek çok İtalyan kara roman yazarının yaptığı da budur; polisiyeye özgü motifler suçla dolu bir dünyanın teşhirine yöneliktir.
‘Acı Düşler Bulvarı’nda Cumhur Orancı da aynı yolu seçmiş; gelişen ve küreselleşen kapitalizmin en azından suç ortak paydasında aynılaştırdığı metropollerin karanlık yanını, maddi çıkarlarla suça bulaşan, hatta bulaşmaya can atan insanlarını sert ve çarpıcı bir hikâye ile teşhir ediyor. Orancı içerikle birlikte anlatım araçlarını da devreye sokmuş; kimi zaman olayların gelişimi, kimi zaman olayların ayrıntılı tasviriyle okuyucuyu sarsıyor, etkiliyor, huzursuzluk yaratıyor... Sonuçta böyle bir dünyanın varlığını, çürümüşlüğün kokusunu, şiddetin sesini, karanlığın renklerini hissedebiliyoruz.
Bu hızlı ve sert hikâyenin çok çekici olduğunu söyleyebilirim. Ancak bunu hikâye değil hikâyenin kurgusu ve dili sağlıyor. Özellikle diyaloglara, konuşanın kim dinleyenin kim olduğuna dikkat edin. Aynı olayı farklı bakış açıları ile aktarırken konuşan kişilerin ismini vermiyor Orancı. Kimlikleri bulmak okuyucuya bırakılmış ama eğer hikâyenin içindeyseniz kimlerin nerede ne işler çevirdiğini kolayca bulabilirsiniz. Sinemasal bir anlatım, dinamik bir kurgu ve ustalıklı diliyle konu edindiği dünyayı ve insanlarını yenilikçi bir anlatımla sergilemiş. Yeraltı edebiyatı ürünlerinde yenilik arayışını önemli buluyorum. Daha önce de vurgulamıştım; Sinemada “Yeni Gerçekçilik”, “Yeni Dalga” ve “Yeni Sinema”, sanatta “avangard” ve “neo-avangard” gibi akımlarla ilişkilendirebileceğimiz “yeraltı” edebiyatı, edebiyatın başındaki hareyi parçalayıp kutsallığını yok eden bu gayrı meşru biçim, aslında kapitalizmin belki de biricik meşru çocuğudur.
Şimdiye kadar suç ve şiddet düzleminde gezindik. Oysa ‘Acı Düşler Bulvarı’na sevimlilik katan parodik, düşsel motifler de var. Romanın ismine yakışır bu motifler sayesinde roman kurmacalığını hem ilan ediyor hem kurmacalığın etkisi yoğunlaşıyor. Ve final sahnesine geldiğimizde Mach-1’in sürücü koltuğuna oturmuş Sevim Burak bekliyor Hafiye Mercekyan’ı. ‘Yanık Sarayları’ın son cümleleriyle ‘Acı Düşler Bulvarı’nın labirentine dalıyoruz; “Baron Bahar Fifth Avenue’ye saptı - Karşısına hayatında ilk kez gördüğü bir başka cadde çıktı - Oradan hiç bilmediği bir başka caddeye saptı - Önüne başka bir cadde çıktı - ‘Gitgide yok oluyorum’ diye düşündü ve bilmediği başka bir caddeye doğru koşmaya başladı.”

ACI DÜŞLER BULVARI
Cumhur Orancı
Ayrıntı Yayınları
2012, 176 sayfa, 14 TL.