'Komünizmden' sonra Lenin

'Komünizmden' sonra Lenin
'Komünizmden' sonra Lenin
Paul le Blanc'ın hazırladığı, 'Seçme Yazılar'da, Lenin'in bütün eserlerinden yapılmış bir derleme yer alıyor. Lenin'i neden okuyalım diye sorulabilir. 'Dünya olması gerektiği gibi ise ve her şey gayet iyi gidiyor ise Lenin'i okumayın'
Haber: YÜCEL KAYIRAN / Arşivi

Slavoj Zizek, bugün Zizek hayranlarının görmezden geldiği veya bir anlam veremediği ‘Lenin Üzerine’ adlı kitabında, “Lenin’i gündeme getirmek” fikri bağlamında, “Lenin’in farklı bir zaman dilimine ait bir figür olduğu” görüşüne karşı çıkarak, Lenin’e dönmekten değil, Lenin’i tekrarlamak gerektiğinden, gerekliliğinden söz eder. Ona göre, “Lenin’i tekrarlamak, Lenin’in yaptıklarını değil fakat yapmayı başaramadığı ve kaçırdığı fırsatları tekrarlamaktır.” Dahası Lenin’i tekrarlamak, Lenin’e dönmek değil, bugün de, Lenin’in sahip olduğu dürtüye, bugün de sahip olmak demektir. Bu durumda sorulması gereken elbette Lenin’in sahip olduğu bu ‘dürtünün’ ne olduğudur?
Althusser’in işaret ettiği üzere, bu dürtünün dayandığı felsefi temel, “devrimci teori olmadan devrimci hareket olmaz” argümanında dile gelir. Bu argümanın ilham kaynağı kuşkusuz Marx’ın 11. tezidir: “Filozoflar yalnızca dünyayı değişik biçimlerde yorumlamakla yetindiler, söz konusu olan onu değiştirmektir.” Marx, tezin her iki bağlamında da yer alıyordu. Mesela 1844 El Yazmaları’yla ilk tarafta; Gotha Programının Eleştirisi’yle ikinci tarafta. Ama Lenin, tamamen ikinci düzlemdedir. Marx’la Hegel’in birleştiği, 11. tezle tarihin geist’ı kavramının cisimleştiği bir tarihsel kişilik varsa o Vladimir İlyiç Ulyanov olmuştur, yani kod adıyla Lenin. Hegel’in Napolyon’a ilişkin söylediği “geist’ı(tin) atın üzerinde gördüm” tanımlaması en çok Lenin için geçerlidir. Lenin, 20. yüzyılın başında, ‘dünya devrimi, hemen’ ruhunun geist’ıdır.
Lenin’in, gelmiş geçmiş bütün siyasi önderlerden farklı kılan ayırıcı özelliği, devrimci mücadele içinde yer alan ve farklı fikirleri temsil eden sosyalist önderleri kişisel rakipleri olarak görmemesinde, tam tersine onları, onların temsil ettikleri siyasi, ideolojik ve felsefi argümanların cisimleşmesi olarak algılamasında, dolayısıyla onlarla siyasal mücadeleyi kamu önünde ama zihinsel düzlemde, yani felsefenin diliyle yapmasında ortaya çıkıyordu. Örneğin ‘Bir Adım İleri, İki Adım Geri’yi, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin Bolşevikler Menşevikler diye bölünmesi karşısında, daha disiplinli bir parti anlayışı çerçevesinde; ‘Sosyal Demokrasinin Demokratik Devrimde İki Taktiği’ni, Çarlığı yıkmak için, işçilerle kapitalistler arasındaki koalisyon fikrine karşı, işçi-köylü ittifakı düşüncesi bağlamında; ‘Emperyalizm: Kapitalizmin En yüksek Aşaması’nı Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi sonucu, sosyalist hareketin bütün Avrupa’da ‘yurtsever’ ve ‘savaş karşıtı’ diye bölünmesi durumu karşısında, yurtsever talepleri karşı, ‘savaş karşıtı’ kanadı bağlamında yazmıştı. Bu sonuncusu, sadece Lenin’in siyasal ve düşünsel yaratıcılığı ve keşfinin açılımı bakımından değil, aynı zamanda devrimci mücadele tarihi bakımından da kader belirleyici bir aporia (çıkışsızlık) durumunda yer almaktadır. Freud gibi büyük adamların bile ulusalcılığın ayartmasına kapıldığı ‘1914 şoku’dur bu (Zizek). Althusser’e atıfta bulunarak, ‘Lenin’in yalnızlığı’ diyor buna Zizek: “Genel olarak tamamen yalnız kaldığı, kendi partisinin akıntısına karşı durmaya çabaladığı dönem.”
Emperyalizm teorisi, Marksizim içinde kuşkusuz sadece Lenin’e ait değildir. Troçki’nin, Luxemburg’un, Hilferding’in, Kautsky’nin, Buharin’in de emperyalizm teorileri var. Ancak bu teoriler içinde bugün geçerliliği ve etkisi en derin olanı kuşkusuz, Lenin’in teorisi olmuştur. Ayırıcı özellik, bu teorinin, bir çıkmazdan çıkış teorisi olmasında, somut durumun somut tahlili olarak ortaya konmasındadır. Georg Lukács’ın ifadesiyle, devrimin güncelliği içinde oluşan teoridir bu. İçerik bakımından farklılığı ise, Lenin’in, Birinci Dünya Savaşı’nı, emperyalizmin, yani çeşitli ‘büyük güçler’in saldırgan ekonomik yayılmacılığının bir ürünü, bir katliamı olarak görmesindedir. İkinci özellik ise, emperyalizmin desteklediği milliyetçilik ile ezilen ve sömürülen halkların milliyetçiliği arasında yaptığı ayrımda ortaya çıkar. Lenin, sosyal şovenizmi, ‘işçi aristokrasisi’ kavramı vasıtasıyla emperyalizmle alakalandırmaktadır.
Lenin, stratejik olana uygun taktiklerde, daima Marksist ve etik temelde karar verir ve düşünsel bir ayrım geliştirir. Proleter idealden hiçbir zaman ödün vermemiş ve parti içinde yer, mevki edinmek gibi kaygılarla ortaya çıkan küçük burjuva kariyerizminin gözünün yaşına bakmamıştır. Bu nedenle, bugün, hemen hemen bütün dünyada sol partilere karşı bir inançsızlık fenomeninin yaşandığını hesaba kattığımızda, bugünkü acil ihtiyaçlardan bir diğeri de, Lenin’in, devrimci bir işçi sınıfı partisinin nasıl olanaklı olması gerektiğine ilişkin örgütsel görüşleridir.
İşçi sınıfının bireyleri, epistemolojik bakımdan aslında ‘sıradan insan’ özellikleriyle ıralıdır. Sıradan insan, Marks’a kadar gelen entelektüel süreçte, kendi aklını/zihnini kullanabilme yetenek ve cesaretinden yoksun kişi anlamına geliyordu. Proletarya kavramı, işçi sınıfı bireyini dile getirmez. Proletarya, iki kavramın sentezini, sıradan insan ile parti (bilinç) kavramının sentezini dile getirir. Komünist Partisi, sıradan insana, bilinç götürmekle, ona, kendi aklını/zihnini kullanabilmesini sağlamaktadır. Lenin’in buna eklediği, işçi sınıfı bireylerinin, burjuvazinin zihni ve bu zihnin hile ve oyunları karşısında zihinsel manevra yapabilme yeteneği kazandırması düşüncesidir. 

Devrimci mücadelelerin yenilmesi
Başlıktaki ‘komünizm’ terimi, kuşkusuz “her türlü pazar ilişkilerinin yokluğu” (Althusser) anlamındaki komünizm değil, daha çok Stalin tarafından şekillendirilen ‘reel sosyalist’ ülkeler anlamında, hem de düşmanlarının yüzyıl boyunca ona verdikleri kavramlaştırma gibi iki anlamda telaffuz edilmektedir. Sovyet örneğinde, sosyalizmin inşası, Lenin’in idealinden ne denli uzaklaşmış ise, düşmanlarının kötüleme kampanyaları ile diğer ülkelerdeki devrimci mücadelenin yenilmesi konusunda da o denli başarılı olmuşlardır. 1989-91 momentinde, reel sosyalizmin yıkımı, bu iki negatif duruma işaret eden imajın da yıkımı anlamına gelmektedir. Dolayısıyla ‘komünizmden’ sonra Lenin derken, kastımız, bu iki negatiften sonra Lenin’dir. Bu bağlamda, sanırım Lenin’in mizacından çıkarılacak en önemli sonuç, düşmanlarının bile telaffuz etmekten kendilerini alamadıkları, “kibir veya gururun bütünüyle yokluğu” mizacı özelliğinden çıkarılması gereken sonuç, İran Komünist Partisinden Alman Sosyal Demokrat Partisine kadar solun genel başarısızlığında rol oynayan “sol kibir”den kurtulmaktır. Sol kibir dediğim, emperyalizmin stratejisini, burjuvazinin ve sağın zihnini, kapitalizmin aklını küçümsemiş olma durumudur. Lenin, her şeyden önce, bu kibir yokluğunun adı olmuştu.
Paul le Blanc’ın hazırladığı, Türkçeye Sungur Savran tarafından tercüme edilen, ‘Seçme Yazılar: Devrim, Demokrasi, Sosyalizm’de, Lenin’in bütün eserlerinden yapılmış bir seçme yazılar yer alıyor. Lenin’i neden okuyalım diye sorulabilir.
“Dünya olması gerektiği gibi ise ve her şey gayet iyi gidiyor ise, Lenin’i okumayın.”
“Zulüm ve sömürü yok ise, Lenin’i okumayın.”
“İnsanlığın sorunlarının, toplumumuzda ve dünyamızda zenginliğin ve gücün eşitsiz yapısı ile hiçbir ilişkisi yok diyorsanız, Lenin’i okumayın.”
“Her birey hayatını etkileyen kararlarda belirleyici bir söz hakkına sahip ise, Lenin’i okumayın.” 

SEÇME YAZILAR
V.İ. Lenin
Çeviren: Sungur Savran
Yordam Kitap
2011, 383 sayfa, 25 TL.