Konumuz edebiyat, çok satmak değil

Konumuz edebiyat, çok satmak değil
Konumuz edebiyat, çok satmak değil
Yaratıcı yazar, elinde beyaz bayrak, yazdığı romanını anlatmak için sürekli ortada görünürken, bu arada romanını okunmaz hale getirdiğini de düşünüyor mu? Belki düşünüyor, Yayımlandıktan sonra, romanı için ne yapabilir yazar
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Yazarın yazdıklarıyla kurduğu ilişkinin sona erdiği andan başlayarak aldığı tutum, onun tartışılma biçimini de ister istemez etkiliyor. Dünkü gibi yaşamıyoruz elbette, yazardan beklediklerimiz eski kuşakların yenilere gösterdiği refleksle aynı biçimde olamaz. Günümüz yazarından hayata karşı Pavese tutumu beklemek, bir başına kalmanın çilesini çekerek yazdıklarını parlatan bir sertliği hiç kimseye göstermeden içselleştirmek... Bu sözcükleri art arda sıralarken bile zorluğunu gösteriyor. Italo Calvino, Pavese’nin büyük tragedya yazarları gibi okunmak istediğini söylüyor; o kertede yoğunlaştırılmış anlam derinliği dipsiz kuyulardandır, herkes göze alamaz.
Yazarlık, gene de bir etik seçime sığdırılarak alınabilir mi ya da –bu edilginlikle sormak yerine– bir etikten yoksun yazarlık düşünülebilir mi? Bunun da katı bir soru olduğunu düşünüyorsanız, bütün ilkeleri buharlaştırabilirsiniz. Kişisel özgürlükle yazının özgürlüğünü karıştırmadan...
Yazar, kimin için yazdığını düşünmeye başladığında kendi özgürlüğünü nerede kısıtlıyorsa, yazdıklarının özgürlüğünü ondan daha dar bir halkayla kısıtlıyor demektir. Gene de yazarın kendine yaptığı bizi pek ilgilendirmez, ama yazıp yayımladıkları herkesin sorunudur. Kimin için yazıyorum, sözü neyi kısıtlar? Dilediği gibi yapmışken seçimini, yazdıklarını ona buna göre ayarlamayı anlatmaz mı? Okurun ayağına gitmek siyasetin dili olabilir de, edebiyat söz konusu olduğunda, ayağa düşmek denir ona. 

Okuru göz önünde tutmak
Kimi yazarlar, kendi tutumlarını öne sürerek, yazdıkları kitabın kaç okuru olduğunu bütün yazarların düşündüğünü sanıyor. Ne ve nasıl yazdığınıza bağlıdır bunlar ve uzağa bakmaya gerek yok, bizim edebiyatımızın geçmişine de gitmeyelim, şimdiki kuşaklar içinde bile yazdıklarının yayımlandığı günden sonrasını hiç izlemeyen, yalnızca yeni yazacaklarını düşünen pek çok yazar var. Sözü edilen merakla ilgili bir sorun yok elbette, ama hep öyle olduğunu öne süren yazarlar da yalnızca kendi durumlarını açıklıyor.
Bizim edebiyatımızda çoksatan bütün yazarlar, okurla ilişkilerinden söz eder –okura inmektir aslında anlattıkları. O zaman Italo Calvino’nun şu sözünü de üçe beşlik kartlardan birine yazıp başucumuza iliştirelim:
“Edebiyat okul değildir; edebiyat daha kültürlü, yazardan daha kültürlü bir okur kitlesi öngörmek zorundadır; bu okur kitlesinin var olup olmaması önemli değildir.”
En korktuğum yazar, sürekli okurdan söz edendir. Böylece o edebiyattan kaçarken edebiyatın da ondan kaçması gerekir. Edebiyat sürekli olarak niteliğini yükseltmek, yeni arayışlarla ufkunu genişletmek zorundayken, kendi niteliğinin altına gözünü diker mi? Üstelik edebiyat kitabı bir kum tanesi gibiyken (Calvino), halkın ayağına giderek öğretmen rolü mü oynayacak?
Öyleyse kitabın (aslında burada her zaman romanın demek gerekiyor) daha çok satılması için yazarın gösterdiği çaba nasıl ve neyle açıklanabilir?
Edebiyat kitabından söz ettiğimizde, onu iki düzeyde alabileceğimizi biliyoruz: İlki, yazarın yaratım sürecinden çıkan, yaratıcı emek ürünü, yazınsal bir metin olarak kitap . İkincisi de, yayıncının onu kullanma biçimine uygun, kullanım değerinden daha çok yararlanmayı, demek daha çok satmayı amaçladığı bir mal olarak kitap. Bu ikisinin iç içe geçtiği yerde popüler edebiyatın zemini sürülmeye, artık ondan kopulmasını olanaksızlaştıracak bir popüler kültür alanı ve piyasa yaratılmaya başlanır.
Yazar, kitabının tanıtım kampanyasının asıl oyuncusu olmayı seçtikten sonra, en geniş kesimlerin karşısına çıkıyor değil mi? O zaman yığınların ortalamasına seslenirken, onları kitabını almaları için harekete getirmeye çalışırken, o düzeyin beklentilerine uyum göstermeye başlarken, daha çok sayıda okurun tepkisine de açılıyor. Başka türlü olabilir mi? Gelin görün ki, eleştirilerin yoğunlaştığı noktada, yazar bu kez de kendisinin değil, yazdığı kitabının tartışılmasını beklediğini açıklıyor. Durum bu açıklıkta; daha karmaşık olsaydı, edebiyatın içinden konuşmayı sürdürebilirdik, ama ne yazık ki bu açıklıkta. Ne o ne o ideolojisine gerçeklik kazandırmaya çalışan bu yazar tutumu, çaresizdir artık.
Yazarın kendisi, kitabını değil de kendisini konuşturmaya gönül indirmişken, okurların ve edebiyat dünyasının, kitabını değil de kendisini konuşmasından şikâyet edebilir mi? 

Popülerleşmenin asıl anlamı
Ne kitabın çok satılmasıyla ilgili bir sorun var aslında, ne de o kitapların yazarlarıyla. Konumuz edebiyat. Yazılanın niteliğinin ne olduğunu ve yazınsal amaçlar dışındaki amaçlara gönül indirilip indirilmediğini konu edersek, bütün yazarların aynı yerde durmadığını görebiliriz. Refleksleri öne çıkmaya koşullamış yazarların, ötekilerin de kendileri gibi olduğunu öne sürmelerinde tuhaf bir çöküntü de var sanki.
Edebiyatın popülerleşmesine niçin karşısınız diyenlere, kendi adıma, değilim, diyebilir miyim? Bugüne dek en çok satılan roman ‘İnce Memed 1’ ise, bugün Sait Faik’in öykü kitapları, Nâzım Hikmet ve Orhan Veli’nin şiir kitapları çoksatar kitaplar arasındaysa ve çok satmaya meraklı yazarların çoğu ne yaparlarsa yapsınlar onlar kadar kolayca satamayacaklarına göre, edebiyatın popülerleşip okur sayısının her geçen gün daha çok artmasına niçin karşı olayım?
Popüler yazar da kendini kandırmasın. Calvino’nun dediği yerde: “18. ve 19. yüzyılda gelişerek, günümüzde çeşitli türlere ayrılmış olan popüler romanı, bugün çoksatarın edindiği anlamıyla ticari açıdan başarılı romandan, bir mevsimlik ya da bir yıllık ömrü olan moda kitaptan ayırmak gerekir.” İlk gruptakiler ticari başarıyla özdeşleşmiş birer çoksatar yazar olmayı umursamadan yazmışken (tıpkı Yaşar Kemal gibi) ve kitaplarının çok satmasının nedeni uygun toplumsal karşılıklar bulmasıyken, sen ‘mass media’nın masasında nasıl sıradanlaştığının farkında değil misin?
Çoksatar romanların yazarları okurun dünyasına daha çok girmeye çalışıyor çalışmasına, ama okurun kim olduğunu nasıl bilebilirsiniz. Bu bilememe durumu sizi biraz daha aşağı çeker. Oraya yakından bakılırsa, yazılanların koca birer güzel söz yığını olduğu; anlamı sorunlardan ve hayatın ayrıntılarından uzakta, duygularda ve düşüncenin belirsiz coşkularında aramanın geçerli bir yol olarak görülmeye başlandığı da görülebilir. Sonunda ortaya çıkan duygu ve düşünce fırtınası ve onu yaratan dil, romanı çok satmanın yolu yordamı gibidir. Toplumsal ahlakı el üstünde tutan popüler roman yazarı, bireylik ahlakının daha yukarıda oluştuğunu, yazarlık ahlakının çıkış noktasının da yazının ahlakı olduğunu ve edebiyatın etik değerlerinin yazınsal değerlerle anlatıldığını unutmuştur. Buraya düşürense, yalnızca modernizmin yadsınması değil elbette, postmodernizm içinde de edebiyat, gerçekten edebiyattan söz ediyorsak, aynı değerlerle yaratılır.
Kitabının daha çok satılması için kendini bir popüler kültür ikonu gibi ortaya koyan yazar, yazdığı romanın en az birkaç yüz bin kişiye ulaşacağı öngörüsüne sahip. Bu arada kendisiyle en azından aynı düzeyde bulunan öteki yazarın kitabı ancak bin adet satılacak. Bu ikisi arasındaki ayrımı, 1’e 500’lük oranı –ya da orantısızlığı– neyle açıklayabilirsiniz? Çoksatan yazarların buna getirdiği bir açıklama gördünüz mü? Vüs’at O. Bener, Bilge Karasu, Leyla Erbil, Ferit Edgü gibi büyük yaratıcıların kitaplarının kaç satıldığını biliyorsak, aradaki uçurumu hangi etkenler yaratmıştır?
Yaratıcı yazar, elinde beyaz bayrak, yazdığı romanını anlatmak için sürekli ortada görünürken, bu arada romanını okunmaz hale getirdiğini de düşünüyor mu? Belki düşünüyor, ama başka türlü davranamıyor. Yazarın romanını yayımladıktan sonra onunla ilişkisinin bütün bütüne bittiğini söylüyorsa eleştiri, doğru değil mi bu? Yayımlandıktan sonra, romanı için ne yapabilir yazar? Anlamakla ilgili bir sorun varsa, okurun sorunudur o. Anlamayan okura romanını açıklamaya çalışıyorsa, o zaman da bunun yerine, o okurun da anlayacağı biçimde yazmaya çalışması daha yerinde değil mi? Bunlar yeni düşünceler değil, Balzac ya da Stendhal yazdığı zaman da var olan sorunlar demek değişmedi de günümüzün örnekleriyle yeniden tartışıyoruz. Demek ki yazdıklarının değil de kendisinin tartışılmasına hayıflanan yazarın, önce aradan çekilmesi gerekiyor.
Belki büyük çoğunluğa anlamsız gelecek:
Edebiyat bu. Yazarın kitabının daha çok satılması için çaba göstermesi kadar saçma şey yoktur!