Köpekleri seviniz

Köpekleri seviniz
Köpekleri seviniz
Catherine Pinguet'nin 'İstanbul'un Köpekleri' kitabı, 1910 yılında toplanarak Sivriada'ya sürülen sokak köpeklerinin itlaf serüveniyle açılıyor. Pinguet, başrole köpekleri yerleştirerek bir anlamda farklı bir tarih okuma fırsatı da sunuyor...
Haber: DERVİŞ ŞENTEKİN - dsentekin@radikal.com.tr / Arşivi

Geçen hafta, “Ne okuyorsun?’ diye sorduklarında bir tek kitabın adını söyleyemem” diye başlamıştım Kitapları Yakın’a. Hayır, aynı konu üstüne bir şey yazmayacağım. Derdim başka... Catherine Pinguet’nin İstanbul’un Köpekleri adlı kitaba başlamıştım ki, -daha ‘boş’ bir zamanda okumayı düşündüğümden- neredeyse on günden beri masamda duran Pervasız Pertavsız’a uzanıverdi elim. (Bir Enis Batur kitabı asla tekin değildir, her zaman birçok kitabı çağırır çünkü.) Kitabı şöyle bir karıştırırken ‘Bir Oturuşta Okumak’ başlıklı yazıda takıldım. Şöyle diyor Batur: “...Eskiden böyle olmazdı pek: Okur bir kitabı seçer, onu bitirince bir başkasını seçerdi, şimdi iki okurdan neredeyse üçü aynı anda birkaç kitap birden okuyor duyduğum kadarıyla. Daha önce de değindiydim konuya: Herkes dilediğini düşünmekte özgür ya, ben de buna kitap okumak denmez, kitapların canına okumak denir diyorum ikidebir, huysuz yaşlı bir adam gibi söylenip duruyorum kısacası.”
Bunu neden anlattım şimdi durup dururken? Durup dururken değil, bazen ‘kitapların canına okurken’ keyifli şeyler de çıkabiliyor. Batur’un ‘kaybolan’ bir kitap üzerine yazdığı yazı ve onun devamı niteliğinideki ikinci yazı, benim, İstanbul’un Köpekleri’nde okuduğum bir kahraman (Mavroyeni Paşa) üzerineydi. (İsteyen bu yazıyı burada bırakıp aşağıdaki ‘Sen neymişsin be Mavroyeni Paşa’ başlıklı bölüme geçebilir deyip, Pinguet’nin kitabına geçiyorum izninizle...)

On iki yıl İstanbul’da yaşamış
Fransız yazar Catherine Pinguet, 1965 doğumlu. Edebiyat profesörü olan Pinguet, on iki yıl İstanbul’da yaşamış. Anadolu’nun çeşitli köylerini gezmiş, Alevi cemlerine katılmış. Türkçeyi okuyup, konuşabilmesinin ötesinde tasavvuf ve halk edebiyatı üzerine denemelerini kapsayan iki de kitap yayımlamış. (La Folle Sagesse, 2005; Les alevis, bardes d’Anatole, 2009.)
Pinguet, 1910 yılında II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesi sonrasında, sayıları 80 bin olduğu iddia edilen sokak köpeklerinin kökünün kazınmasına karar verilmesiyle başlıyor kitabına. İlk önce yavru köpekler yok edilir. Sonra yakalanan köpekler tahta kafeslere doldurulup Sivriada’ya sürgüne gönderilir. (Aynı şey daha önce II. Mahmud ve Abdülaziz zamanında da denenmiştir.) O dönemde İstanbul’da öğretmenlik yapan bir misyoner olan P. Colomban, adaya götürülen köpeklerin hazin sonunu anlatırken şöyle diyor: “...Et artıklarıyla yaşamaya alışmış olan köpeklerin çoğu önlerine atılan ekmeğe dönüp bakmıyor, onun yerine kardeşlerini yiyorlardı. Çoğu öldü, güneşin altında kalan cesetleri yüzünden adaya çıkmak imkansız hale geldi.”
Bu iç karartıcı olay tüm ayrıntılarıyla anlatılırken yazar bir taraftan da Osmanlıdaki Batılılışmaya dikkat çekerken sonraki bölümlerde -Osmanlıya haksızlık etmeyerek- aynı dönemlerde Batı’da durum ne olduğunu anlatıyor. ‘Köpek Cinsinin Çelişkili Statüsü’ başlıklı bölümde ise antik çağdan başlayarak din ve inanışların köpeğe nasıl ‘davrandığını’ sorguluyor.
Jean-Michel Belorgey, Onsöz’de İstanbul’un Köpekleri’ni bir bilgelik kitabı olarak tanımlayarak şöyle diyor: “Kapağını kapattığında insan kendini farklı düşünme biçimlerine daha açık, farklı hayat türleriyle daha büyük bir dayanışma içinde, insani canlılarla insani olmayan canlılar arasındaki geçirgenliğe daha taraftar hissetmeli.”

İstanbul’un Köpekleri, Catherine Pinguet, çeviren: Saadet Özen, Yapı Kredi Yayınları, 134 sayfa

‘Sen neymişsin be Mavroyeni Paşa’
Kapağında ‘Enis Batur’ yazan bir kitaba kayıtsız kalınamaz. Geçen günlerde yayımlanan Pervasız Pertavsız da bunlardan biri. Kitap, Batur’un Cumhuriyet’te yazdığı yazılara ek olarak, çeşitli yerlerde yayımlanmış yazıları, sempozyumlarda sunduğu metinleri ile farklı kitaplar için kaleme aldığı önsöz ve sonsözler de eklenmiş. Kitabın arka kapağında belirtildiği gibi “2000-2008 yılları arasında, kültür dünyasına panoramik bir bakış.”
Bir Enis Batur kitabının ‘boş’ zamanda dolu dolu okunması gerektiğini söylemiştim... Şimdi gelelim bir okur olarak benim keyif aldığım, Batur’unsa “kitapların canına okumak” diye ‘söylendiği’ kısma. Yani, üç-dört kitabı birlikte okuma meselesinin keyifli tarafına.
Batur, Pervasız Pertavsız’da ‘İki Kayboluş(u) Arası Bir Kitabı Bulmak’ başlıklı yazıda, “Bir kitap nasıl, ne kadar, neden kaybolur?” diye soruyor. Uçakta unuttuğu bir kitabın ya da Muzaffer Buyrukçu’nun taşınırken kaybettiği bir romanın elyazmaları türünden bir ‘kayboluş’ değildir bu;
“Benim tasam başka: Yayımlanmış bir kitap, okur için, olası okurları için kaybolabilir, kayıp sayılabilir mi?”
Böylesi bir ‘kayboluş’a bir de örnek veriyor Batur:
“Fransızca yazılmış, 1888 Paris baskısı, ne kapağında ne içinde bir yayıncı adı, adresi yer alıyor, tek ipucu Poitiers’deki bir basımevinde hazırlandığı: Kesnin bey tarafından yazılıp yayımlanmış Le Mal d’Orient başlıklı bir kitap için Alemdağ Münzevisi (L’Ermite d’Alemdagh) tarafından kaleme alınmış bir tür reddiye, polemik, çürütme metni (refutation) bu.
Alemdağ Münzevisi’ni çevremdeki tarihçilere, kültür tarihçilerine sordum, çeşitli kaynakları yokladım, hiçbir bilgi kırıntısı çıkmadı önüme. Kesnin bey için de durum farklı değildi aslında: Duyanı, bileni, kayda geçeni görmedim, bütün yoklama ve arayışlarıma karşın.”
Fransa Ulusal Kütüphanesi’ne başvurmaya karar verir. Kesnin beyin Le Mal d’Orient’ının izini Marsilya ve Lyon’daki kütüphanelerde bulur. Ama Alemdağ Münzevisi’nin reddiyesi hakkında herhangi bir bilgi bulamaz. “...arama motoruna bu sıradışı ismi verdiğinizde karşınıza Vikont Rene çıkıyor -besbelli, 1886’da Paris’te yayımlanan İstanbul’da bir Parisli’nin yazarının takma adıymış Alemdağ Münzevisi.”
Yazıyı büyük bir keyifle okudum. Dedim ya, tekin değildir Batur kitapları; ‘sonrasında neler oldu?’ demeye kalmadı ‘Alemdağ Münzevisinden Mavroyeni Paşa’ya’ başlıklığı çarptı gözüme. Bir solukta okudum. “Alemdağ Münzevisi demek Mavroyeni Paşa’ymış” diyor Batur. Pervasız Pertavsız’ı bir kenara bıraktım. Birkaç saat sonra Pinguet’nin İstanbul’un Köpekleri’ni okumaya başladım. Yarım saat ya okudum ya okumadım; karşıma çıkan sayfanın başlığını görünce gözlerime inanamadım.
“Azılı Köpek Muhibbi”: Mavroyeni Paşa.
Mavroyeni Paşa ile gözgöze gelmiş gibi oldum.
Anlaşılan, ‘kitapların canına okumaya’ devam edecektim...

Pervasız Pertavsız, Enis Batur, Kırmızı Yayınevi, 403 sayfa