Korkunun klasikleri

Korkunun klasikleri
Korkunun klasikleri
Romantiklerin önemli temsilcilerinin hemen hepsi sanatla, edebiyatla şiirle ilgiliydi; hayal güçleri zengin, kalemleri keskindi. Gerçekçi ve akılcıydılar. Onlara göre, hayatın gerçeklerini gösterebilmek için, doğruları bilen, yanlışları gören ve yargılayan, günlük yaşamın gerisindeki gizemi anlayan ve anlatmayı görev bilen yazarlar gereklidir
Haber: A. Ömer Türkeş / Arşivi

Stephenie Meyer’in 2005 yılında yayımlanan ‘Twilight’ı ile romanda ve sinemada yeni bir vampir çağı açılmıştı. Romanın kısa zamanda milyonlarca kopya satması, pek çok dile çevrilmesi, romandan yapılan sinema uyarlamalarının gördüğü ilgi öylesine iştah kabartıcıydı ki taklitleri de hemen üretildi. Sizin payınıza da biri düşmüştür mutlaka, izlemiş ya da okumuşsunuzdur. Üretim hâlâ sürmekle birlikte, görülen o ki vampir sevgisinin sonuna gelindi. Doğrudan popüler kültür içinde üretilen ve aynı mekanizma içinde tüketilmesi beklenen ürünler için kaçınılmaz bir son. Kısacası vampir çağının ömrü çok kısa oldu.
Belli bir çağın edebiyat ve sanat ürünlerinin o çağın düşünce yapısı ve hayat tarzlarıyla ilişkili olduğunu düşünenler için şimdi cevaplanması gereken pek çok soru var. Yeni yorumlanmış halleriyle, insanlarla birlikte yaşayan, kanun ve kurallara riayet eden, sınırı aştıklarında cezalandırılan ama sınırsız bir güce ve ölümsüzlüğe sahip bu fantastik varlıkların, korkudan ziyade aşkın ağır bastığı hikâyeleri nereden esinlendi, neden bu kadar sevildi, neden çarçabuk bir kenara itildi? Bu yazıda soruların yanıtını vermeye çalışmıyorum. Ancak korku klasiklerinden söz açan bir yazıda yanıtların benzetmeler yoluyla kendiliğinden verilmesi muhtemeldir.
Edebiyat endüstrisine sağladığı girdi dışında kalıcı bir iz bırakmayacak moda akımlar bazen hayırlara vesile olur. Bir bakalım 2011 yılında yayımlananlara; Ann Radcliff’in ‘Sicilya’da Bir Aşk Hikâyesi’ (1790), Friedrich De La Motte Fouque’nun ‘Undine’ (1809), Charles Nodier’in ‘Infernaliana’ (1821), Sheridan Le Fanu’nun ‘Camille’ (1872) ve Grazia Deladda’nın ‘Sardinya Efsaneleri’ (1900)... Hepsi de ‘gotik’ edebiyatının parlak örnekleri. 

Yolumuz şatoya düşer
İlk sırada Gotik edebiyatın ilk önemli yazarlarından Ann Radcliff ve ‘Sicilya’da Bir Aşk Hikâyesi’ yer alıyor. Gotik edebiyatın doğum yeri sayılan İngiltere’de romantizmin etkisiyle başlayan akım, Horace Walpole’un ‘Otranto Şatosu’ (1765), William Beckford’un ‘Vathek’ (1786) ve Ann Radcliff’in ‘The Mystery of Udolpho’ (1794) adlı romanlarıyla yayılmıştı. Bu akım içinde kadın yazar ağırlığını –çıkarım yapmaya çok vaatkâr- ilginç bir nokta olarak kaydetmek gerekir.
Ann Radcliffe’in erken dönem yapıtlarından ‘Sicilya’da Bir Aşk Hikâyesi’, ıssız Sicilya sahillerine, doğanın muhteşem ama ürkütücü güzelliğiyle sarmalanmış görkemli bir şatoda geçen korku dolu bir aşk hikâyesi. Her aşk korkutucudur klişesi değil Radcliff’in meselesi. İnsani tutkuları insan psikolojisinin yıkıcı yanıyla birleştirirken şatonun gizemli atmosferinden sonuna kadar yararlanıyor. Şunu hemen eklemeliyim; aslında gizemli atmosfer şatoların doğasından kaynaklanmaz. Şatolara o gizemi katan anlatılardır; söylenceler, masallar, efsaneler, halk hikâyeleri ve onları modern romana uyarlayan gotic edebiyat sayesindedir ki, ortaçağ şatoları okuyucu için daha baştan korku mekânlarına dönüşecektir.
Gotik’in ilk öncülerinin sonuna kadar, kanırtırcasına kullandığı bu mekanlar farklı coğrafyalardaki varlıkları sayesinde uzun yıllar boyunca hükümranlığını sürdürür. Mesela Radcliff’in çağdaşı Fransız yazar Friedrıch De La Motte Fouque’nin kırlarda başlayan ‘Undine’inde de yolumuz dönüp dolaşıp bir şatoya düşer. Erken dönem Romantik hareket içinde yer alan Fouque, mitolojilerle Romantik edebiyatı birleştiren bir yazar olarak kendisinden sonrakiler üzerinde büyük etkide bulunmuştur. ‘Undine’ ise perileri, cinleri, kendilerine özgü hayat süren doğa varlıklarıyla Gotik’i aşan bir roman. Ürkütücü sahneleri olmakla birlikte, çağdaşı Mary Shelley’in ‘Frankenstein’da yaptığı gibi, ‘öteki’leştirilenlere dair hüzünlü bir hikâye anlatıyor Fouque.
Romantizmin Fransa’daki önemli temsilcilerinden Charles Nodier’in ‘Infernaliana’sı ile İtalyan edebiyatının Nobel Ödüllü yazarı Grazia Deledda’nın ‘Sardinya Efsaneleri’nde yine korku dolu hurafeler bulacaksınız. Halkın bilinçaltına yerleşmiş, gerçeklik algısını değiştirmiş bu kadim hikâyelerde vampirler, hortlaklar, cinler, şeytanlar kolkola girmiş kötülük saçıyorlar. Ancak anlatıların altını biraz kazıdığınızda kötülüğü davet edenin, koşulları hazırlayanın insana özgü hırslar ve tutkular olduğunu görebiliyoruz.
Sheridan le Fanu’nun erkek fantezilerine hitap etmek üzere pek çok kez filme alınmış, ama her seferinde asıl konusu bir kenara itilmiş ‘Camille’ini sona bıraktım. Bir vampir hikâyesi bu; ilk kadın vampirin hikâyesi. Romanın yıllar süren yanlış ününü getirense vampirin cinsel eğilimi. Camille lezbiyen bir vampir.. Ancak hikâyenin erkek fantezilerine seslenecek bir yanı yok. Tersine, şato sahibinin kızına beslediği aşka karşılık bulamayan Camille’in çaresizliğinin hüzünlü bir yanı var. Gotik edebiyatın motiflerini, şatosunu, lanetini kullanırken kahraman rolünü lezbiyen bir vampire veren Le Fanu, normal insaları korkutmaktan ziyade dünyanın normların dışında kalanlar için ne denli korkunç olduğunu gösteriyor. 

Fantastik unsur gerçeğe dönüyor
Çok kısaca değindiğim bu romanların ürkütücü varlıkları, kötülüğün, dehşetin, ölümün soluğunun hissedildiği hikâyeleri ile korku edebiyatı başlığı altında toplanmaları anlaşılır bir şey ama ‘korku’ nitelemesiyle türleştirilmeleri hatalı bir yaklaşım. Bu tuhaf, zaman zaman basit, bazen abartılı hikâyeler barındırdıkları çok zengin simgesel anlamları gizliyorlar. Katmanları açıldıkça fantastik unsurlar geçeğe dönüşüyor. Anlıyoruz ki insanoğlunun düş ve fantezileri ya da korku ve gerilimleri insana ve topluma dair gerçeklikler olarak kavranılıp korku edebiyatının tarihi kapitalizmin gelişme evreleriyle birlikte ele alınırsa eğer, korkunun bütün o mistik ve fantastik unsurları maddi görünüşlerini kazanırlar. 

Romantizmin fantastik isyanı
Adı geçen hikâye ve romanlar da okuyanı korkutmak amacıyla yazılmamışlardı. Korkuyu, ürpertiyi ilk duyan yazarın kendisiydi; niyeti çağın korku ve sıkıntılarını yansıtmaktı. Modernizmin, sanayi devriminin yarattığı sıkıntılardı bunlar. Romantizm akımı işte bu sıkıntıları koymuştu önüne. Aydınlanmaya ve aklın mutlak egemenliğine karşı bir tepkiydi. Yeni kurulan dünyanın her şeyi ezip geçen gücüne, kentlerdeki kalabalıklaşma ve yoksulluğa, bireyin yabancılaşmasına duyulan bu tepkilerin edebiyatta fantastik hikâyelerle ifade edilmesi belki tuhaf bir sonuç ama şimdi baktığımızda hiç de boşuna değil. Aklın yerine duygu, rasyonelliğe karşı düş, bilime karşı büyü, bugüne karşı eski, kente karşı kır, insana karşı ‘öteki’... Karşıtlıkları bu yazıda konu edilen romanlara uyguladığınızda hikayelerin başka bir hal aldığını görecekseniz.
‘Frankenstein’, ‘Undine’, ‘Camille’ ya da dehşet uyandıran diğerleri; insanların yanında onların kötülüğü ne kadar naif, onların acısı karşısında insanların acısı ne kadar gülünç. Kalabalıklar ne kadar güçlü ve kaba, onlar ne kadar yalnız... Ve bu dünya insanoğlu kadar ‘ötekiler’in de dünyası. Üstelik onların dünyası belki daha da güzel. Fouque ‘Undine’ romanında su perisinin ağzından ‘ötekiler’in dünyasını bakın nasıl tasvir ediyor; “Tatlı sevgilim, bilmelisin ki, doğanın elementleri içinde özel varlıklar gizlidir. Tıpkı sizlere benzerler, ama kendilerini nadiren gösterirler. Alevlerin içinde tuhaf semenderler ışıldayıp oynaşır; toprağın derinliklerinde kavruk, sinsi cüceler yaşar; ormanların içinde havaya ait orman sakinleri eser. Göllerde, denizlerde, ırmaklarda, derelerde ise superilerinin nesli yaygındır. Güneşiyle, yıldızlarıyla gökyüzünün göründüğü, o şıkır şıkır kristal kubbenin altında hayat güzeldir. Bahçelerinde mavili kırmızılı meyveleriyle ulu mercan ağaçları ışıldar; tertemiz kumlarında rengârenk güzel deniz kabuklarının üzerinden süzülür insan. Eski dünyanın sahip olduğu, bugünkü dünyanın ise kıymetini bilemediği, güzellik adına ne varsa, sellerin, taşkınların gizemli, gümüş şallarıyla örtülüdür her şey orada. Aşağıda kalan soylu anıtlar, artık sevdalı suların buğulu gölgelerinin altında, güzelim yosun çiçeklerinden, sazlardan örülü taçlarıyla ışıldar dimdik ve heybetli. Orada yaşayanlar, hoş ve sevimlidirler. Çoğunluğu, insanlardan da güzeldirler.”
Önemli temsilcilerinin hemen hepsi sanatla, edebiyatla şiirle ilgiliydi; hayal güçleri zengin, kalemleri keskindi romantiklerin. Ama kendi hikâyelerine kapılıp gerçeklik duygusunu büsbütün yitirdiklerini sanmayın. Tersine, gerçekçi ve akılcıydılar. Bir yandan halkçıdır romantikler ama diğer yandan kendilerine biçtikleri rolle seçkinci ve aydınlatıcıdır. Onlara göre, hayatın gerçeklerini gösterebilmek için; doğruları bilen, yanlışları gören ve yargılayan, günlük yaşamın gerisindeki gizemi anlayan ve anlatmayı görev bilen yazarlar gereklidir. Charles Nodier ‘Infernaliana’nın sonuna eklediği bölümde bu fikriyatı açıkça dile getirmiş; “Vampirler Avusturya, Lorraine, Moravya ve Polonyâ da kol gezerken, Londra ve Paris’te onlardan söz edildiği hiç işitilmiyordu. Voltaire şöyle der: İtiraf ediyorum ki, iki kentte, halkın kanıru güpegündüz emen borsa oyuncuları, mültezimler ve iş adamları var; kokuşmalarına karşın hiç ölmüyorlar. Bu gerçek kan emiciler, mezarlıklarda değil, çok hoş saraylarda oturuyorlardı.”
Günümüz vampir edebiyatının çabucak kanıksanıp bir kenara itilmesi sakın kan emiciliğin şaşırtıcılığını yitirmesinden olmasın?