Kötüler diyarında bir melek

Kötüler diyarında bir melek
Kötüler diyarında bir melek
Andreas G. Pinketts 'Lazzaro, Dışarı Çık'ta bizi yeni bir kahramanla tanıştırıyor: Lazzaro. Biraz da yazarına benzeyen kahramanımız, hayatın karanlık, insanın kötücül yüzünü sergilemekte kararlı
Haber: A. Ömer Türkeş / Arşivi

‘Lazzaro, Dışarı Çık’ romanının tuhaf kahramanı Lazarus Sant’Andrea –kısaca Lazzaro- yazarı Andreas G. Pinketts ile gerek ismi gerek hayat deneyimi açısından benzerlikler taşıyor. Lazzaro da bir işte dikiş tutturma konusunda yaratıcısı kadar başarısız; “Reşitken bana bir arazi miras kalmıştı. Oradan gelen parayı tüketmeye devam ederken birçok işe girmiştim: Filipinli bir ‘şifacı’nın asistanlığı, ajans fotoğrafçılığı, haftalık bir dergi için revü dansözlerinin röportörü, poker oyuncusu, üniversite tezi yazarı, bar işletmecisi ve sıra dışı sinema yazılarının eleştirmenliği türünde işler yapmıştım. Birkaç tanıdık sayesinde şov dünyasının kutsal şöhretleri ile röportaj yapıp bir de kitap yazmıştım.”
Pinketts’e göre yazmak insanın kendisini tanımasıdır. Kendisinden, bilincinin derinliklerinde gezinenlerden yola çıkarak yarattığı Lazzaro ile yazar arasındaki benzerlikler her ikisinin de iktidar ilişkilerinden, okuldan, askerlikten hiç haz etmemeleri. Ayrıca kurmaca dünya ile gerçeklik arasındaki sınırı çekmesini de iyi biliyor Pinketts. Lazzaro, polisiyelerin dedektif tiplemesi kadar, Andrea G. Pinketts’in de ironisi.
Asıl meskeni Milano olmakla birlikte, Lazzaro ile bu ilk macerasında tatil yapmak için çıktığı otobüs yolculuğunda karşılaşıyoruz; “Uzun zaman hep geç yattım... Proust’la aramdaki fark da bu... Bindiğim otobüs sanki hiç yatmaya gitmiyordu... Dinlendiği vakitlerde, onu yeni bir Tarzan filminde hoflayıp puflayan yaşlı bir fil olarak hayal ediyordum... Trento otobüs terminali, dağ insanlarının soğuk, huysuz ve teklifsiz konukseverliğiyle karşılıyordu sonbaharı. Soğuk hava yüzünden daha sonra kalkacak otobüsler kış uykusuna yatmıştı sanki; benim otobüsümün motoru bir fil gibi böğürüyor, kuğunun son şarkısından bile daha güçlü bir ses çıkarıyordu.”
Proust benzetmesi boşa değil. Çünkü Lazzaro da geçmiş zamanın izinde. Çünkü İtalya’nın kuzeyindeki Trento kenti yakınlarındaki bu küçük dağcılık merkezi, Bellamonte, onun çocukluğunu geçirdiği kasaba. Yeni bir hayata başlamanın arifesindeki Lazzaro, sanki geçmişiyle son ve kesin bir hesaplaşmaya girişmek için gelmiştir Bellamonte’ye. Karşılaştığı olaylar da bu hesaplaşmayı derinleştirecek, Lazzaro hem geçmişin hem bugünün kötülüklerinin izini sürecektir.
Kaldığı otel odasında rastlantıyla eline geçen eski bir gazete küpürüne düşülen notlar Lazzaro’yu huylandırır. Haber , bir çocuk cinayetiyle ilgilidir ve Lazzaro notların katil tarafından yazıldığını düşünür. Çok geçmeden bir çocuk daha öldürülünce, soruşturmayı kendi geçmişiyle hesaplaşmaya çevirir Lazzaro. İyiliğin ve kötülüğün ‘iyi ve kötü’ ile yüz yüze gelip yenik düştüğü bir mücadele başlar. İşin içine katılan tuhaf insan tipleri, zengin insanlar, emekli bir general, uşaklar, hizmetliler, birbirinden güzel genç kızlar, uyuşturucu satıcıları, kirli polisler ve Bellamonte’deki eski dostlar sayesinde giderek tuhaflaşan bir mücadeledir bu. “Köpekler hırladığı ve domuzlar havladığında, cücelerle devler küçük bir kasabada buluştuğunda” sahneye çıkma sırası Lazzaro’ya gelecektir… 

Yeraltının kıyısında
Yakın zamanda müstehcenlik davalarıyla gündeme gelmişti yeraltı edebiyatı. ‘Lazzaro, Dışarı Çık’ da Ayrıntı Yayınları Yeraltı dizisi içinde yayımlanmış. Ancak Palachniuk’un ‘Ölüm Pornosu’ ya da W. Burroughs’un ‘Yumuşak Makine’sinden farklı bir tarzı var. Cinsellik ağırlıklı bir yer kaplamıyor. İçkiyi sevmekle birlikte Lazzaro’nun uyuşturucuyla işi yok. Ancak diğerlerine kıyasla belki daha halüsinatif bir metin. Lazzaro’nun gerçekliği algılayıp yorumlayışından kaynaklanan halüsinasyonlar bir yana, metnin yarattığı genel bir halüsinasyon duygusundan da söz etmek gerekir. Ama kahramanımızın zihnindeki dalagalanmalar ve hayaller İtalyan toplumunun içinde bulunduğu durumu görmesine engel değil. Okul eğitiminden moda trentlere, askeriyeden iş dünyasına, polisten mafyaya kadar genişleyen bir perspektifle yansıyan toplumsal yaşantı içinde bireysel yozlaşma da eksik kalmıyor.
“Belki de haklıydım: Bellamonte bir Nuh gemisine dönüşmüştü, ama kötülüğün yaşadığı bir gemiydi. Çocuk katilinden esrarkeşe varana kadar. ‘Yabancılara’ karşı nefret duyan sarışından bana nefret duyan güvenlik görevlilerine varana kadar. Bellamonte yüzeyde aynı görünümü korumuştu fakat yeraltında değişmişti. Yeraltında büyük şehirlerin çirkinlikleri kök salmıştı. Geniş alanlara dağıldıkları için büyük şehirlerde kabul edilen bu çirkinlikler, Bellamonte’nin kısıtlı coğrafyasından dolayı kocaman görünüyordu.”
Hayatın karanlık, insanın kötücül yüzünü sergilemek açısından da diğerlerine göre çok daha ısrarlı. ‘Kara’ nitelemesinin hakkını verecek kadar klostrofobik bir atmosferde geçen hikâye, birey ve toplumun içindeki ‘kara’yı polisiye bir hikâyeyle, dedektifin bakış açısından araştırıyor. Ancak Amerikan ‘kara’larının özel dedektiflerinden çok bir Bukowski karakterini andırıyor Lazzaro.
Yeraltı edebiyatının öne çıkan temaları çoğu zaman dil ve üslup arayışının gözden kaçmasına yol açar. Oysa ‘yeraltı’nın farklı bir dili vardır. Yüksek edebiyatın alışılageldik, seçkin sözcük haznesini ve titizlikle kurulmuş cümlelerini bir kenara itip sokağın sesini aksettiren, ‘bellekten, bilgelikten, düş gücünden, zihinden, felsefeden değil, yaşamın içinden doğan’, tınısını sokaktaki adamın argosundan alan ve kendisini yerüstünden ayıran ‘müstehcen’ bir dildir o. 

Küstah ve mizahi bir dil
‘Lazzaro, Dışarı Çık’ı okurken ilk dikkatinizi çeken dili ve uslubu olacak. Ağır ilerleyen, içinde yaşanan an ile geçmiş arasında gidip gelen, zamanı ve mekanı detaylandıran, ‘grotesk’ ve ‘noir’ arasında bir denge yakalayan, kendine özgü ‘küstah’, imgesel, biraz da mizahi bir dil geliştiren Andrea G. Pinketts’in romanlarında zaman zaman gerçeküstüne ve fantastiğe yapılan göndermelerle Peter Pan ve Floransa canavarı, Mary Poppins ve Mary Riley, sübyancılar ve sinema fanatikleri, Swift ve Swing gibi karakterler orijinal bir üslupla dans ediyorlar. Son sözü Pinketts’e bırakalım; “Bellamonte’de geçirdiğim o günler bir elvedanın mezesiydi. Dönüştüğüm varlığı kaybetmeden, önceki beni, yeniden bulmak istiyordum. Çocuk cinayetleri ve esrarkeşler Lazzaro’nun son işi, Sant’Andrea’nın son haç çıkarması, başkaları tarafından programlanmış bir bilgisayarla senli benli konuşmadan evvelki son monologdu. Son Kwai Köprüsü. Yahuda’ya verilen son öpücüktü. Bağlayıcı bir yılbaşı priminden önceki son otuz para.”

‘Kabadayılar Okul’u akımının kurucusu
2006 yılında kültürel çalışmaları nedeniyle Fransa’da onur madalyasıyla ödüllendirildiğinde, Le Figaro gazetesinde yaşayan bir efsane olarak tanıtılmıştı Andrea G. Pinketts. O, İtalyan kara edebiyatının ‘dahi’si sayılması bir yana, renkli hayat hikâyesiyle de ilgi çeken bir yazardı. Söyleşilerinde kendisini bir evsiz, bir porno oyuncusu ya da satanik bir rock yıldızı gibi kimliklerle tarif ederken biraz mübalağaya kaçsa bile, gerçekten de çok değişik işlerde çalışmış; boksörlük, gazetecilik, şarkı sözü yazarlığı, modellik gibi farklı iş kollarını denedikten sonra yazarlıkta karar kılmış. 1961 Milano doğumlu Pinketts’in gazeteciliği ile ‘kara’ roman yazarlığı arasında sıkı bir bağ var aslında. Gazeteciliği sırasında bir çocuk katilinin yakalanması da dahil olmak üzere pek çok karanlık olayın çözüme ulaşmasını sağlayan Pinketts, polis soruşturmaları sonucunda hakikate ulaşma temasını araştıran ‘Kabadayılar Okul’u adlı edebiyat akımının kurucusu.
Pek çok dile çevrilen, Scerbanenco ve Mystfest ödüllerini kazanan Pinketts’in önemli eserleri arasında: ‘Il vizio dell’agnello’ (1994), ‘Il senso della frase’ (1995, Courmayeur Festivalinde Polisiye Kitap Ödülü), ‘Io, non io, neanche lui’ (1996) ve ‘Lazzaro, Dışarı Çık’ (1997) yer alıyor... 

LAZZARO,
DIŞARI ÇIK
Andrea G. Pinketts
Çeviren: Nilgün Onart
Ayrıntı Yayınları
2011, 192 sayfa, 15 TL.