Kuramdan sonra...

Kuramdan sonra...
Kuramdan sonra...

Terry Eagleton

Terry Eagleton, 'Kuramdan Sonra'da, kültür üstüne yapılmış çalışmaların içine doğdukları günlerdeki anlamıyla birbirine bağlı biçimde nasıl değişip geliştiğini hayatın uçlarına uzanarak tartışıyor
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Kültür teriminden ne anladığmızı sorguladığımızda, pek çoklarımız için sürekli kullandığımız bu sözcüğün anlamının aslında ne denli belirsiz olduğunu görmek şaşırtıcı gelebilir. İçini doldurmaya çalışalım: Önce sanat, edebiyat mı geliyor akla? Çoğu kez. Kültür denince, hayatımızı yaratıcılıkla zenginleştiren alanlar ve etkinlikler öncelikle gelecektir akla. Daha çok böyle kullanageldik. Tarihten siyasete, bilime, çeşitli alanlara dönük düşünce üretiminin de kültürü oluşturduğu kuşkusuz, buna da yabancı değiliz. Peki tarihin kendisi, yani geçmişten bugüne yaşananlardan elde avuçta kalanlar mı kültürdür, yoksa onu anlatan metinler, çalışmalar mı? Doğrudan düşünsel ya da yaratıcı etkinlik içinde soyutlanarak süzülmüş bir bütün olarak ortaya konan alanların dışında, sıradan, doğal hayat da kültürün içinde midir? Michel Butor, insanın bir iskemleye oturma biçiminin onun kültürünü belirttiğini söylüyordu. İnsan, nasıl yaşıyor, nasıl oturup kalkıyorsa, o sırada kendine göre bir kültür de oluşturuyor demektir.
Gelgelelim, kendiliğinden oluşan birikimi derleyip toparlayan, nitelikli bir süzgeçten geçirerek ortaya koyan düşünsel bir etkinlik olmadıkça, kültürün ortaya çıkması da olanaksızdır. Terry Eagleton, belki de en yaratıcı çalışması olarak ortaya çıkan ‘Kuramdan Sonra’da, kültür üstüne yapılmış çalışmaların içine doğdukları günlerdeki anlamıyla birbirine bağlı biçimde nasıl değişip geliştiğini, fastfood kültürüne varıncaya dek, içinde yaşadığımız hayatın uçlarına uzanarak tartışıyor. Eagleton’ın kendine göre kesinlikli yorumları, saptamaları var elbette, ama gene de sorulara, sorgulamaya en açık kitabının da Kuramdan Sonra olduğu söylenebilir. “Kültür kuramının altın çağı çoktan mazide kaldı,” diye, çarpıcı bir tümceyle başlıyor Eagleton. Lacan’dan Barthes’a, Foucault’ya, Kristeva’ya, giderek Habermas’a ve Fredric Jameson’a, öncü nitelikteki düşünürlerin unutulmaz metinlerinin üstünden epeyce zaman geçtiğini belirtiyor, sonrasının o pırıltıyı taşımadığını anıştırarak. Hikâyeyi bu noktada başlatıyor. Kısıtlı bir şimdi ve ümitsiz bir gelecek çağrışımlarıyla örülü bir kitap Kuramdan Sonra; ama yaratıcı düşüncenin olanakları değil mi bu, her okur bu kitabın da dilediği yerinden çıkarak kendi yorumlarını geliştirebilir. 

Marksizmin eksik bıraktıkları
Özellikle 1970’lerden sonra kuramla içli dışlı olduk, nasıl olsa bütün bütüne bağlanacağımız kuramın bütün ayrıntılarını öğrenerek, bazen de dışına çıkıp kendimize özgü düşünceler geliştirmeye çalışarak. O yıllarda Marksizmdi egemen olan. Her şeyin kendine göre belirlenmesini isteyen, komünist partilerin elinde bir koçbaşı olarak bütün kapalı kapıları kırmak için kullanılan Marksizm, kuramın öncesiyle sonrası arasında, dünyanın merkezini tuttuğunu düşünüyordu. Bu arada onun kadar yaygınlaşıp insanların hayatını belirleyen bir başka düşünce de olmamıştı. Marksizm, kendini dizgesel kısıtlar içinde dışavurma amacından gördüğü zararı, bir de onu gerçek hayatta kötüye kullananlardan gördü. Şu demek ki, sürekli yorumlanabilecek ateştopundan doğası küllenip dogmaya dönüştürülürken, Stalinci sosyalizmin işlediği suçların örtüsü olarak da kullanıldı. Oysa, modernizmle doğal ilişkisini kuramamış da olsa, Marksizm bir dünya görüşü olduğu ölçüde, bir kültür düşüncesiydi de.
Düşünsel yaratıcılığı içinde ortaya çıkan bir kültür olarak Marksizmin önemli ve olumlu yanları üstünde, özellikle 1960’lardan beri çok duruldu. Oysa onun sözgelimi günlük hayata dönük olmaması da önemliydi, sıradan hayatın sorunlarını anlamak, yorumlamak, kendince çözümler önermek, nedense uzağında kaldı. Günlük hayat, değil mi ki bireyleri öne çıkarır ve öncelikle onlardan sorulur, Marksizm için gölgede kalabilecek kesitiydi hayatın. Hep temel sorunlar vardı. Oysa tüketim sözgelimi, üstelik günlük hayatın kıyıda köşede kalmış yanı da değilken, sosyalizmde nasıl düzenlenecekti? İnsanların temel gereksinimi, birkaç çeşit peynirle birkaç çeşit salam sosis miydi ya da neredeyse herkesi birbirine benzetecek giysilerle sınırlanabilir miydi? Koskoca Çin’de bir buçuk milyar insanı tek tip giysi içine sokan “sosyalizm”, Marksizmin içinde her şeyin insan için olduğu idealini yücelten sosyalizm miydi, yoksa Stalinci-Maocu despotizmin diktatörlüğünün aracı mı? ÇHC’de 1949’dan beri nasıl bir kültür oluşmuştur ve adına “kültür devrimi” denen halk düşmanlığı da kültür müydü? Reel sosyalizmin bu yazıda içinden çıkılması olanaksız yanlışlarını bir yana bırakıp, düşünsel oluşumuyla ilgilenmek daha anlamlı.
Eagleton, “niteliksiz, eğitimsiz, toplumsal örgütlenme ve demokratik özyönetim gelenekleri olmayan işçi ve köylü kitlelerinin arasında ve onlardan çok daha güçlü düşman siyasal güçler tarafından çevrelenmiş olan bir ekonomik ortamda” sosyalizmin inşa edilemeyeceğini savunuyor ve bu koşulların sonunda kaçınılmaz biçimde Stalinizme yol açtığını belirtiyor. Benzerleri çok söylendi. İktidarın kendi başına bağımsız biçimde kullanabildiği ÇHC ya da Küba gibi ülkelerde de demokratik yolların denenmemiş, yalnızca otoriter ve merkeziyetçi bir kültürle yaşama biçimleri egemen kılındı. Doğu Avrupa ülkelerindeyse, toplumsal koşullar daha uygun olmasına karşın, iktidarı kendi başına, bağımsız kullanamamak yüzünden otoriter biçimlerin egemenliğinden kurtulunamadı. Bu arada kültür kuramı ve düşünce üretimiyle nasıl bir ilişki kuruldu? Resmi tarih, resmi düşünce ve sonunda resmi Marksizm-Leninizm, tek tip düşüncelerin milyonlar tarafından kendiliğinden benimseneceği gibi bir anlayışı öne sürerken, düşünceyle doğrudan ilişkisi olan aydınlar tarafından da aynı kuramsal metinler çoğaltılmış oldu. 

Neyse ki düşünce var
Belki sosyalizmin tarihi, reel sonuçları bakımından bir yenilgiler tarihi oldu, bunun anlaşıldığı yıllardan sonra da bir yirmi yılı geçirdik ve bugün kültür kuramının altın çağını yaşamıyor olsak da, Marksizmin kendini yenileme gizilgücü daha iyi anlaşıldı ve Bourdieu’dan Edward Said’e, Zizek’e, kültür kuramının yaşadığımız zamanların gerçekliğinden yararlanan yeni yorumlarla Marksizmin sürekli yeniden üretildiğine de tanık olunuyor.
Postmodernizmin sanat ve edebiyata getirdiği olanakların önemli olduğundan her zaman söz edebiliriz, ama toplumsal hayata karşı ideolojik duruşunun da yalnızca ortalamaya dönük, kısıtlayıcı olduğunu ve düşünce üretimine karşı durduğunu da görerek. Eagleton, “postmodernistler, bireyin karşısına kenarda kalmışları ve azınlıkları koymayı tercih ederler,” diyor. Ne kadar olumlu, değil mi. Marksizmin, işçi sınıfı dışında, yeterince duyarlı olmadığı yoksulları ve günlük hayatın yoksulluğunu postmodernistler düşünüyor. Oysa toplumsal ve siyasal hayatta, postmodernizm ideolojisi her şeyi ortalamaya indirgemeye çalışıyor. Farklılıkları dengelemek gerektiğini, dolayısıyla kültürün de herkes için eşitlenmesi gerektiğini savunuyor. Bireylere inanmıyor inanmasına da, işçi sınıfına ya da yoksullara da inanmıyor. Eagleton şu sözleriyle düşüncelerimizi dile getiriyor: “Normlara, bütünlüklere ve konsensüslere karşı duyulan postmodern önyargı, siyasal anlamda bir yüzkarasıdır.” Uçları ve farklılıkları belirten ölçütleri yoksayan, herkesi aşağıya çekmek için tutkulu bir isteklilik içinde bulunan postmodern kültür, aslında yıkıcı etkiler yaratmayı amaçlamakta, kültürü yadsımaktadır, ama zordur bu amaca ulaşmak. Sonunda insan, bireyliğiyle ortaya çıktıkça ve kendine özgü kültür alanları yaratmaktan ve o alanları zenginleştirmekten vazgeçmedikçe, postmodernizm yara almayı sürdürecektir.
Bir zamanlar bildiğimiz, hep olumlu anlamı ve içeriğiyle yüklenmiş kültür, bugün kültürsüzlüğü ve görgüsüzlüğü de içeren biçimde kullanılmak zorunda kaldı. Paris’in modernizmi de simgeleyen züppesinin yerini, yozlaşmış bir züppelik, görgüsüzlük aldı. Edebiyat dediğimizde, popüler yazarı da onun içine süren bir piyasa var artık. Edebiyat kültürü ne o zaman? Resim, sanat olmaktan çıkıp spekülasyonla değerlendirilir, yani sanatsal değeriyle değil de kullanım değeriyle ve üretimle anılırken, resim piyasasının aktörlerinin çoğunluğu utanıp sıkılmadan onun bir yatırım aracına dönüştüğünü söyleyip duruyor. Sorun burada ve sanırım burada Adorno’nun ‘Kültür Endüstrisi Kültür Yönetimi’ kitabını da zorunlu okuma listelerine almak gerekiyor.
Kültür kuramı, Eagleton’ın dediği gibi, “gerçekten 1965’ten 1980’e kadar, on beş yıllık olağanüstü bir sürecin ürünüdür”. Bu dönemde sayılamayacak çoklukta yaratıcı metin yazıldı. Neden sonra yaşanan durgunluk, 1991’den sonra sosyalizmin yaşadığı yıkım ve Marksizmden uzaklaşma, yaratıcı yorumların hem hızını azalttı, hem de moralini bozdu. Eagleton’ın ‘Kuramdan Sonra’ kitabından çıkarak yazılıp konuşulacak daha pek çok sorun var.

notoskitap.blogspot.com