Kurmacanın öğeleri

Kurmacanın öğeleri
Kurmacanın öğeleri
James Wood, romancıların Flaubert'e şükran duyması gerektiğini belirtirken, ayrıntıların gerçeği dile getirme yeteneğinden söz ediyor
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Yazmak için yaratıcı yazı kuramını anlatan kitaplar da okumak gerekir mi? Yeni yazar adayları bu soruyu sorar. Öyle ya, nasıl yazılacağını öğrenmek için, yaratıcı yazının nasıl olması gerektiğini anlatan kitapların da yararlı olacağı düşünülür. Ne ki, ben öyle olduğunu pek sanmıyorum. Belki akademik öğretim tam bu anlayışa uygundur, kurallar üstüne bir yazı kurulabileceğini de düşünür akademi, ama adı üstünde, yaratıcılık, onun ne işe yaradığını ve nasıl yazılacağını öğrenmenin yolu her zaman yaratıcı yazının, öteki edebiyat yapıtlarının içinden geçer.
Öte yandan, yaratıcı yazarların kurmaca metnin yaratım biçimleri üstüne yazdıkları kitaplar, somut yaratım süreçlerinin içinden çıktığı için, kayda değer deneyim aktarımları olabilir. Gene de yazarın kendi bakış açısı, edebiyatı edebiyat olarak görüp yazınsal metnin içinde nasıl yaşadığıdır önemli olan. James Wood’un ‘Kurmaca Nasıl İşler?’ kitabınınsa, yazınsal metni adamakıllı içeriden yaşayan bir yazarın kitabı olarak, yararlı olacağını sanıyorum. 

Hangi kişi anlatımı
‘Kurmaca Nasıl İşler?’ her bölümünde kurmaca metnin öğelerine çözümler getirmeyi, neyin nasıl yapılacağını irdelemeyi amaçlayan bir kitap. Sözgelimi anlatımın birinci kişi ya da üçüncü kişi ağzından yapılması arasındaki farklara bizim gözümüze görünmeyebileceğini düşündüğü açılardan yaklaşıyor. Birinci kişi anlatımı yakın zamanlara dek güvenilmez görülürken, aslında bugün daha güvenilir oldu. Niçin? Üçüncü kişi anlatımı en sıkı denetimli yazarı bile metnin içine sızdırırken, birinci kişi anlatımı yazınsal kişilikle özdeşleşip yazardan büsbütün bağımsız kalmanın en geçerli yolu olduğu için.
Hangi kişi anlatımının kullanılacağı, yazarın ilk çözmesi gereken sorunlar arasında, belki bazı yanılmalardan sonra, zor olmayan bir seçim olarak gelir önümüze. Birey, toplumun bir parçası olmanın ötesinde, özel bir kimlik olarak öne çıkmaya başlayınca, edebiyatın onu anlatma biçimleri de değişti elbette. Geçmiştekinden çok daha derin ve karmaşık bireyliği, onun iç dünyasına girmeyi zorunlu kıldı. İç dünyalar ayrıca yazınsal metnin kendini yaratma biçimlerini zenginleştirecek niteliklere ulaştı. Sözgelimi bireyin iç dünyasını kendisi dışa vurmadıkça bilemeyeceğimize göre, onu anlatmanın biçimleri olarak bulundu iç konuşma ya da bilinçakışı.
Birinci kişi anlatımı, anlatı kişisini öylesine öne çıkardı ki, onun yazardan büyük kopuşunu gördük. Artık anlatının asıl kişisinin bakış açısı, bütün metnin dilinin nasıl olacağını da belirliyor. Aynı zamanda anlatıcı konumundaki anlatı kişisi–birinci kişi olmak zorunda değil–, kendi dilini her şeye egemen duruma getirir. James Wood bu durumları, “Bir yandan, yazar kendi kelimelerine sahip olmak, şahsi bir üslupta ustalaşmak isterken, diğer yandan anlatı, karakterlere ve onların konuşma alışkanlıklarına doğru meyleder,” sözleriyle anlatıyor. İkincisi kazandıkça yazılanın niteliği de yükselir –demek yazar, metni özgür bırakmalıdır ki, yazınsal metnin doğası, baştan yapılmış tasarıların duvarlarını kendine göre örsün. Yazdığı metni çivilemek, öteki alanların yazarlarına özgüdür, tarihe, siyasete ya da bilime… 

Ayrıntıların anlamı
Metnin özgürce gelişimi ya da çivilenmesi çoğu kez kişiler çevresinde konuşulur ve bir metnin ayaklanıp yürümesinde doğal olarak kişiler baş rolü oynar. En azından, ben bir romanı ya da öyküyü once kişilerine bakarak okuyorum, diyebilirim. Öte yandan, hemen o araya ayrıntılar sıkışır. Okurun bir metinden aldığı tadı çoğaltır ayrıntılar, o ayrıntıların anlamına varacak düzeyde okuma kültüründe. Ondan da once, yazarın yaratma gücünü gösterir. James Wood, romancıların Flaubert’e şükran duyması gerektiğini belirtirken, ayrıntıların gerçeği dile getirme yeteneğinden söz ediyor ki, gerçekten de hayat ayrıntıda gizlidir. Yukarıdan ya da bütüne bakmak, aslında gerçeğin belirsizliği üstüne kurmaktır edebiyatı –romanın en zayıf noktası bu değil midir?
James Wood, “Edebiyatın hayattan farkı,” diyor, “hayatın sınırsız detaylarla dolu olması ve dikkatimizi nadiren bu detaylara çekmesidir. Oysa edebiyat bize dikkat etmeyi öğretir…” Seçmeyi öğretir edebiyat, üstelik önce kendisi seçerek. İnceliği burada.
Sanırım James Wood ile bu ayrıntı konusunda ayrılıyorum. Ben ayıntılara epeyce bağlı kalıyorum. Ne zaman bir ayrıntıya takılırsanız, bilin ki orada edebiyatın inceliği vardır, diyecek kertede. İster gerçek hayattan çıkmış olsun, ister gerçeğin bütün bütüne dışında duran yazının yaratıcı doğasınca üretilmiş olsun, kendimi bildim bileli, ayrıntı olmadan edebiyat olmaz, diye düşündüm.
‘Kurmaca Nasıl İşler?’de, “kurmacada detay konusunda bir belirsizlik olduğunu” söylüyor James Wood. “Fazla detaydan bunalıyorum,” diyor. “Flaubert sonrası bir geleneğin detayı fetişleştirdiğini düşünüyorum. Detayın aşırı estetik takdiri, biraz farklı bir biçimde, yazar ve karakter arasındaki daha önce incelemiş olduğumuz gerilimi yükseltiyor gibi gözükmektedir.”
Bu tür gerilimleri aslında kişilerle onların yaratıcısı arasındaki yaratım sürecinin bütünü değil, dilin yaratma serüveni çıkarır. Dolayısıyla sözcüklerin birbirleriyle ilişki içinde anlamları taşıyabilmesine ve doğrudan söylemedikleri anlamların çıkarılabilmesine olanak veren yazınsal dili kurabilme yetisidir gerilimin yaratıcısı. Anlatılan olumlu ya da olumsuz, ne olursa olsun, onu anlatan dil içinden çıkan olumlu anlamda bir gerilimden söz ediyoruz. 

Çehov’un duvara asılı tüfeği
Flaubert’in, “Her şeyde keşfedilmemiş bir kısım vardır,” sözüdür yüz yıldan beri yaratıcı yazarın güdüsü. Dolayısıyla bir ayrıntı ve hayatın en sıradan ve önemsizmiş gibi görünen küçük kesitleri de büyük hayatları anlatabilme gizgücüne sahip olabilir. Geleneksel, gerçekçi edebiyat, büyük roman kişileri ya da büyük anlatıların temsil yeteneğini yarattı, sonunda büyük bir edebiyat da ortaya koyarak, küçük olanın temsil yeteneği oluşmadığı için. Oysa günümüzde, küçük kesitleri ve ayrıntıları öylesine yoğunlaşmış atomları gibidir ki yaşanan büyük hayatın, onları anlatmak da büyük edebiyatın kurucusu olabilir. Yazınsal metni ayrıntılar üstüne kurulu bir tekne gibi düşündüğümüzde, iki ayrı yaklaşımın belirdiğini görüyoruz. Biri, Çehov’un duvara asılı tüfeğini kesinkes patlatmaktan yana; öbürü, sonra kullanılmayacak tüfeğin duvara asılı duruşundan söz edip geçmenin de anlatıda yeri olduğunu düşünüyor. Doğrusu ben hâlâ ilkinden yanayım ve bunu bir anlayış olarak görüyorum. Nedensiz bir ayrıntı da olmamalı anlatıda, neden sonra yerini yurdunu bulamayacak bir ayrıntı da.
Daha doğrusu, bu iki anlayışı birleştiren bir nokta da yok değil. Duvara asılı tüfek, sonra patlatılmadığında da bir anlam, dahası bir işlev taşıyor olabilir. Anlatılan mekânın kimliğini, eviçi yaşantının kültürünü, yaşayanların kim olduğunu anlatmakta bir işlevi olduğu söylenemez mi? Çoğu kez söylenebilir. Bununla bile sözü edilen her nesnenin ya da bütün olarak her ayrıntının bir anlamı ve yeri olması gerekiğini söylemiş oluyorum belki, ama Çehov’un koşullarını biraz daha esneterek.
Asıl olan sanırım şu: Roman ya da öykü yazarı, hiçbir zaman boşlukta durmamalı. Cabrera Infante ya da Georges Perec’in bile, sözcükleri savururken, o sözcükleri kullanmalarının, başkalarını değil de o sözcükleri seçmelerinin nedenleri olduğunu düşünüyorsak, yazarı dipsiz bir boşluğa düştüğü kâbuslarından uyandıracak olan gene yazdıklarıdır.
Kurmaca Nasıl İşler?, James Wood, Çeviren: Ekin Bodur, Ayrıntı Yayınları, 2010, 159 sayfa, 10 TL.