scorecardresearch.com

Kurmacanın ilk sorunları

Kurmacanın ilk sorunları

Wayne C. Booth

Kurmaca kişiler gerçek hayatta olduğu gibi yaşarlar acılarını ya da sevinçlerini, böylece anlatının doğasında verilmiş bakış açısı içinde kalırlar
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Kurmaca metnin sorunları, edebiyat düşüncesinin tükenmeyen konuları arasındadır. Gerçekliğin kesintisiz değişimi yanı sıra, yazarın yaratıcı öznelliğinin gücü de yeni sorunlar ekleyerek zenginleştirir kurmacanın sorunlarını. Wayne C. Booth’un ‘Kurmacanın Retoriği’, yazınsal metin bağlamında bazı temel sorunları derinlemesine çözümlerken, bilinenlerin geçerliğinin sorgulanmasına ve yeni bakış açılarının neler olabileceğine ilişkin yaratıcı düşüncelere de yol açıyor.
Yazınsal metinlerin yeni yazarların önüne çıkardığı, anlatmak ve göstermek arasındaki niteliksel ayrım, ‘Kurmacanın Retoriği’nin ilk sorunu. Wayne C. Booth, epeyce hacimli kitabının ilk tümcesinde, “Hikâye anlatıcısının en bariz yapay araçlarından biri, aksiyonun yüzeyinin altına inerek karakterin zihni ve kalbi konusunda güvenilir bir bakış açısı elde etmektir,” diyor. Her düzyazı bir anlatıdır sonuçta, öykü ya da roman. Bir hikâyesi de vardır tümünün, bazen büyük bir merakla sonuna dek okunmayı sağlayan, bazen belirsiz ya da bir anla sınırlı. Gelgelelim, hikâyeyi sığlıktan, yüzeysellikten kurtaracak en önemli etmen, yüzeyde ilerleyen hikâyenin derin yapısında yaşayan kişilerin iç dünyalarına girebilmektir. Bunu yapabilen edebiyat, nitelikli edebiyatın ölçütleriyle değerlendirilmeye başlar. Ve böylece yazarın kurguladığı hikâye, Umberto Eco’nun verdiği örnekte olduğu gibi, Anna Karenina’nın kendisini trenin altına atarak intihar ettiğine, Hitler’in sığınağında zehir içerek öldüğünden daha çok inandırır. Gerçek hayatın karanlık yollarında yaşananların gerçekten öyle yaşandığından emin olamazken, Raskolnikov’un yaşadıklarından kuşku duymayız.
Wayne C. Booth, Percy Lubbock’tan aktarıyor: “ Yazar hikâyesini gösterilecek bir konu, kendi kendini anlatacak şekilde sergilenecek bir konu olarak düşünmeden kurmaca sanatı başlamaz.” Kendi kendini anlatmayan, yazarın desteğine gerek duyan hikâye, sonunda yalnızca anlatılan, işlevsel bir hikâye olur. 

Kişilerin zihni ve bakış açısı
Burada yazarın karşısına çıkan en önemli sorun, kişilerinin zihnini oluştururken yazarın kendi bakış açısını onların bakış açısının yerine geçirmesidir. O anda anlatmaya, gevezelik etmeye başlar yazar ve kendi etkin sözüyle yazınsal kişilerini edilginliğe sürükler. Kemal Tahir sürekli kendi sesiyle roman kişilerinin zihnini örterken, güçlü bir ideolojik söz açığa çıkar, ama metin dilsizleşmeye başlar. Üstelik kurmaca metin, hayatın sunduğu gerçekliğin içinden bambaşka bir gerçeklik çıkarırken kendi bütüncül dünyasını da kurar ki, orada yazarın metnin zihnine karışmasına gerek kalmaz.
Yazınsal metnin zihni: Sözcüklerin anlamlarına dayanarak oluşan tümcelerin dışavurduğu sözlerin metin içinde bulundukları bağlama göre ortaya çıkan anlam, yani hayat ve onun hikâyesi, üretici bir yapı da oluşturur ki, metin organik bir zihin kazanır. Kendi hikâyesini yaşamaya çalışan o zihne dışarıdan yapılan müdahale, yazınsal niteliği bozmaya başlayıp metni kullanım değeriyle ölçülen bir sıradanlığa düşürür.
Wayne C. Booth, Henry James’ın “genelde vurguladığı nokta,” diyor, “kurmaca evinin ‘bir değil milyon tane penceresi’ olduğudur; aslında bir hikâyeyi anlatmanın ‘beş milyon’ yolu vardır ve her biri esere bir ‘merkez’ sağlıyorsa, yeterince gerekçelendirilmiş demektir.” Kuşkusuz böyledir. Yoksa insanın binlerce yıldan beri pek de değişmeyen özünün sayılamayacak çoklukta yazılabilmesi olanaksızlaşır, hikâyemiz tükenirdi. Üstelik romanın ya da öykünün hikâyesini gerçek hayatın kendisiyle ölçüyoruz ki, bu, çıkış noktası olarak doğru, ama gerçeğin ne olduğuna ilişkin sorularla hemen yıkılmaya aday bir kalıp olarak durur önümüzde. Dolayısıyla, gerçeği yaratıcılıktan, hayallerden, düşlerden ve fantezilerden ve bunları denemiş milyonlarca kitaptan çıkarırken, kurmacanın önüne, öbür ucuna yüzerek ulaşılması olanaksız bir okyanus ufku çiziverir.
Wayne C. Booth, sözgelimi ‘Define Adası’nın Henry James’ın aradığı türden gerçekçilikle ilgisi olmadığını belirtir; öyle ki, ‘Define Adası’ bizim de çocukluğumuzun hayallerini dolduran bir gerçek adasıydı. Kısacası, kurmaca içinde hiçbir şey gerçek değilse, yazarın gerçek bir kişi olarak metne müdahale edip anlatmaya başlaması da büsbütün yersizdir. Yazınsal gerçek, kendi gizilgücüyle özgürce gelişebilir. 

Yazarın yansızlığı
Bugün hiçbir yazar, 18. ve 19. yüzyıl yazarlarının bazen yaptığı gibi, romanın içine girip olaylar ya da kahramanlarla ilgili düşüncelerini aktarma gereksinimi duymuyor. Kimi postmodern yazarlardan başka. Modern anlatının yazınsal bireylere tam odaklanan anlayışının dışına çıkan postmodern anlatılarda, yazarın araya girip kendi yorumlarını aktardığına rastlanıyor. Ne ki, öğretici olma kaygısıyla olmadığı için, eskilerden farklı olarak, bu kez yazarı gökten zembille indirip anlatının parçasına dönüştürerek ve anlatılanla doğrudan ilgili biçimde.
Postmodernizmin dışına çıkarsak, yazarın araya girdiği ya da kendi duygularını ve düşüncelerini hissettirdiği her yerde kurmaca anlatı bozulmuş demektir. Yazarına gerek duymayan sahici kişiler vardır anlatıda ve onlar kendi hikâyelerini, yazarın hikâyesine gerek duymadan yaşarken, içine girip çıktıkları olayları da kendi çevrelerinde oluşturup sürdürürler.
Başka bir açıdan, İngiliz yazar Ford Madox Ford’dan Booth’un aktardığı gibi, “Okuru alıp bir meseleye tümden gömerek ya okumakta olduğuna ya da yazarın kimliğine dair bilincini yitirmesini, en sonunda, ‘oradaydım, oradaydım!’ diyebilmesini ve buna inanabilmesini sağlamak”, kurmacanın gerçekliğini oluşturur. Bu sözün önemi, kurmaca anlatının okurun içinde yaşamasını sağlayacak kertede sahici, inandırıcı, demek ki tastamam bir iç tutarlığa sahip olmasıdır ki, amaçlanan hemen hep budur.
Sonunda, bıçak sırtında sözlerle ölçüyoruz kurmaca anlatının niteliğini: sahicilik, inandırıcılık, gerçeklik, yoğunluk... Wayne C. Booth da belirtiyor bunu ve bunların karşı yakasında da yazarın tam yansız olması, kendi bakış açısını bir gölge gibi yazdıklarına düşürmemesi isteniyor. Bu iki yaka bir araya gelmez gibi düşünülür, oysa kurmaca metne tam sadakat, yaratıcı yazının sınırsız olanakları kullanıldığında, bütün sorunları çözebilir.
Wayne C. Booth, modernizm öncesinin modern yazarı olarak meraklılarının yücelttiği Henry James’ı başucu düşünürü gibi ‘Kurmacanın Retoriği’ boyunca yanında taşıyor. Bunun Booth’a kazandırdığı düşünsel derinlik yanında, dizginleri ara sıra çekmesine de neden olduğu söylenebilir. Ama gene James’dan aldığı, romanı “en bağımsız, en elastik, en olağanüstü edebi biçim yapan şey, dramatik olanın ta kendisinden daha ‘dramatik’ bir yoğunluğa ulaşma kapasitesidir” sözü, kurmaca anlatıyı anlatan en nitelikli tanımlardan biri sayılır. Roman, bu yüzden zaman içinde yaşanan bütün değişimlere en hızlı tepki ve en çabuk uyum gösteren, en esnek tür olduğu için de gözde olmuştur.
Kurmacanın gerçekliğindeki tutarlılığın gerçek hayattakinden daha sağlam oluşu, gerçek hayattaki rastlantıların pek çokluğu yanında, bir de kurmacada rastlantıya yer olmamasıyla da açıklanabilir. Yazar, kahramanlarının duygularının ve düşüncelerinin ne olduğunu belirtmez, canı çok yanmıştı, bile demez aslında; kurmaca kişiler gerçek hayatta olduğu gibi yaşarlar acılarını ya da sevinçlerini, böylece anlatının doğasında verilmiş bakış açısı içinde kalırlar. Yoksa, elini kahramanlarının iç dünyalarında ve teninde tutan yazara, Sana ne, demek gerekir, okuduğumuz öyküyü ya da romanı senin bakış açının ne olduğunu öğrenmek için değil, anlatı içinde yaşananları izlemek, okuma sırasında onlarla özdeşleşmek için okuyoruz.

KURMACANIN RETORİĞİ
Wayne C. Booth
Çeviren: Bülent O. Doğan
Metis Yayınları
2012, 544 sayfa, 35 TL.


http://www.radikal.com.tr/108418910841890

YORUMLAR

Bu habere henüz yorum yazılmamış.