Kürtler,Türkler ve düşmanlık söylemi

Kürtler,Türkler ve düşmanlık söylemi
Kürtler,Türkler ve düşmanlık söylemi
Cenk Saraçoğlu'nun 'Şehir, Orta Sınıf ve Kürtler'i bu sorunda önemli ve belirleyici aktörlerden olan devletin yanında, Kürtler dışındaki toplumun, Kürtlere bakışını, orta sınıf İzmirliler örneğinden yola çıkarak analiz ediyor
Haber: BAHTİYAR MERMERTAŞ / Arşivi

Günümüze kadar Kürt sorunu olarak kavramsallaştırılan politik, toplumsal durum, aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin toplumsal dinamiklere rağmen/karşı geliştirdiği ‘kuruluş prensipleri’nin değişen dünya ve ülke değerleri karşısında kaybettiği mevzi, hatta bunların iflası durumuydu. Cumhuriyet, Osmanlı İmparatorluğu’ndan devraldığı çok-uluslu toplum yapısını, ‘Türklük’ üzerine şekillenen bir ulus devlete dönüştürmeye çalıştı. Kürtler bu duruma cevap olarak, Cumhuriyet’in ilk yıllarından başlayarak 1938 Dersim olaylarıyla sonlanacak bir dizi direnişle karşılık verdi. Devlet, 1925 Şeyh Sait İsyanı’ndan 1990’ların başına kadar, Kürt meselesiyle ilgili konuşmak zorunda kaldığında bile, Kürtlerin varlığını etnik olarak imleyecek her türlü söylemden kaçındı. Buna paralel olarak Kürdi, politik, kültürel, toplumsal taleplere şiddetle karşılık verdi. 

Devletin Kürtler için dedikleri
2000’lere gelindiğinde yasa/yasak, baskı altına alma, yok sayma üzerinden işleyen iktidar tasarrufu, yerini Kürt sorunuyla ilgili görece konuşma serbestisine bıraktı. Bu görecelik durumu, sınırları belli olmayan, daralıp genişleyen, eskinin şiddetle bastırma pratiklerini de içinde barındıran bir ‘özgürlük’ alanı olarak okunabilir. Irak’ta ABD’nin işgali sonrasında kurulan Federe Kürt Yönetimi, 90’larda yaşanan kitlesel-zorunlu göç ettirilmeyle beraber Kürtlerin, Türkiye metropollerine yerleşmesiyle sorununun buralara da taşınması, Kürt hareketinin artan politik hak arayışları, kitlesel gösteriler, toplantılar ilk elden buna neden olarak sayılabilir. Artık televizyonlarda, gazetelerde, akademik çalışmalarda, siyasal partilerin politikalarının başat konusu Kürt sorunu oldu. Lakin bu ilgi sorunu kavramaktan uzak kaldı. Kürt sorununu, ya klasik devlet mantığıyla ‘asayiş ve geri kalmışlık sorunu’ olarak gören ya da indirgemeci bir mantığı merkeze alıp reçete geliştiren yaklaşımlar görülecektir. Kürt sorunuyla ilgili nitelikli akademik çalışmalar azdı. Bunu kırmayı başaran ender çalışmalar, Mesut Yeğen’in ‘Devlet Söyleminde Kürt Sorunu’ ve ‘Müstakbel Türk’ten Sözde Vatandaşa’ kitaplarıydı. Yeğen, bu kitaplarında kabaca devlet söylemine yani devletin Kürtler üzerine konuşmamasına odaklanmıştı.
Cenk Saraçoğlu’nun ‘Şehir, Orta Sınıf ve Kürtler: İnkâr’dan “Tanıyarak Dışlama”ya’ adlı kitabı artan bu ilginin eksik bıraktığı önemli bir yeri dolduracak cinsten. Saraçoğlu kitabın girişinde “Kürt meselesine artan bu ilginin büyük kısmı Kürtlerin siyasal ve kültürel hakları ile devlet arasındaki ilişkilere odaklansa da Kürt sorunundaki değişim ‘devletin tutumuyla’ sınırlı değil” diyerek bu sorunda önemli ve belirleyici aktörlerden olan devletin yanında, Kürtler dışındaki toplumun, Kürtlere bakışına orta sınıf İzmirliler örneğinden yola çıkarak analiz etmekte. 

Tanıyarak dışlama
Saraçoğlu, Kürtlerin Türklükten ayrı toplumsal küme olarak görünür olduğunu ama bu görünür olmanın düşmanca bir algılamayla tezahür ettiğini belirtiyor. Yazara göre Kürtlerin toplumsal olarak algılanışındaki dönüşümün izi birbirine bağlı, birbirini besleyen üç ayrı kanaldan görünür olmakta. Türkiye’nin batısına göç etmiş Kürtlere yönelik kitlesel saldırı ve linç olayları; Türk Solu gibi şoven ırkçı marjinal grupların Kürt esnaflardan alışveriş yapılmaması telkinleri; “Kürt sorunu yok, Kürt istilası var” gibi Kürtleri hedef alan yayınları ve internetteki, forum sitelerindeki Kürtlere yönelik ırkçı yayın ve yorumlar.
Eser, Kürt düşmanlığı olgusunu sistemli bir şekilde anlamaya dönük bir çerçeve sunmayı amaçlıyor. Ama bunu yaparken Kürt karşıtı hissiyatın linç ve saldırı gibi fiiliyata geçmiş görüntülerini değil, tutum olarak Kürt düşmanlığının ne tür söylemler üzerinden dillendirildiği ve bunun nasıl bir mantıkla haklı çıkarılmaya çalışıldığının izinin sürüyor. Saraçoğlu’nun bu çalışması 2006-2007 yılları içinde İzmir’de 90 kişi ile yapılmış yarı yapılandırılmış, derinlemesine mülakatlara dayanıyor. Bu grup, kadın -erkek sayısı birbirine yakın olan, yaşları 30-70 aralığında değişen, uzun yıllardır İzmir’de yaşayan ve kendilerini İzmirli hisseden bir grubu kapsamakta. Seçilen bu grup yazarın ilişkisel ve operasyonel bir kavramsallaştırma olarak tarif ettiği ‘orta sınıf’, yani formel bir iş sektöründe çoğunluğu memur olarak çalışan, düzenli bir gelire sahip, sosyal güvencesi olan, fakat öte yandan emek gücünü satarak elde ettiğinin dışında başka gelir kaynağına sahip olmayan, kentin çeperlerinde korunaklı sitelerde ikamet eden zenginlerin yaşam konforuna ulaşması olanaksız olan, Kürt göçmenlerin yaşadıkları varoşların dışında ama yakınında ikamet eden, Kürt göçmenlerle özgül bir mekânsal ve toplumsal ilişki biçimine dahil olmuş olan kişilerden seçilmiş.
Bu çalışmanın önemli yanı hiç kuşkusuz, kitabın altbaşlığı da olan ‘Tanıyarak Dışlama’ kavramı. Görüşmecilerin anlatımları doğrultusunda üç ortak özellik, böyle bir kavramsallaştırmanın temelini oluşturmakta. Birincisi, Kürtleri Türk milletinin bir parçası olarak gören, Kürtleri ayrı bir etnisite olarak tanımayan geleneksel asimilasyoncu devlet söyleminden farklı. Kürtleri ayrı bir halk ve topluluk olarak tanıyorlar. İkincisi, Kürt karşıtı insanların algılamaları, Kürtleri ‘geçmişleri hep haksız kazançla’ olan, ‘gelip buraları mahveden, işgal eden’ insanlar olarak gören, ‘bölücü’, ‘cahil, kültürsüz’ ve ‘haksız kazanç sağlayan’ gibi özellikler barındırdığından dolayımsız bir dışlanma beraberinde geliyor. Üçüncü olarak, bu söylemin özneleri bu klişeleri Kürtlerin göç ettiği yerlerde gündelik hayatlarında Kürtlerle olan yüzeysel ilişkilerinden ve deneyimlerinden çıkarıyorlar. ‘Tanıyarak dışlama’nın özgünlüğü devletin ve ana taşıyıcısı olduğu ana akım milliyetçiliğin doktriniyle, mantık dizgesiyle, söylemsel içeriğiyle tarihsel hedefiyle uyuşmamasıdır. Orta sınıf İzmirliler için bu Kürtlük kategorisi milliyetçilikten ve/veya devletin ideolojik manipülasyonlarından devşirilen bir söylemsel kuruluş değil. Kürtlerin dilsel, kültürel veya fenotipik herhangi bir özelliğine ihtiyaç duymaksızın bizzat, kentin toplumsal hayatında Kürt göçmenlerle kurulan ilişkiler neticesinde oluşturuluyor.
Bunlardan hareketle, Kürtlerle ilgili düşmanlık söylemi, 2000’lerden önce bu kadar açık bir şekilde toplumsalın içinde söylemsel bir dolaşıma girmemesinin önemli nedeni ne olabilir? Devletin kendisinin bizatihi ana akım medyanın PKK mensuplarını eşkıya, terörist gibi soyut ve kendisinden başka bir şeye gönderme yapmayan kavramlarla kodlaması, PKK’nin Kürdi yanının olmadığı ve Kürtlerden destek almayan, kandırılmış bir avuç insan yığınının işi olarak görmesi etkili olmuştur. Bunun yanında 99’un sonu ile birlikte Türkiye’deki neoliberal politikalarla birlikte kentlerde iş ve geçim olanaklarının azalması, göçle gelen Kürtlerin içinde bulundukları yoksulluk yüzünden çok düşük ücretlerle ve güvencesiz çalışmaları iş piyasasının çalışanlar aleyhine dönüşmesi olarak görülebilir.
Kürt sorununun çözümünü, Kürt etnik kimliğinin siyasi ve hukuki tanınmasına indirgeyen liberal-demokrat aydınlar ve Kürt siyasi aktörleri, ‘Şehir, Orta Sınıf ve Kürtler’ kitabının da gösterdiği gibi Türkiye’nin batı metropollerinde Kürtlere karşı yönelen kültürel ırkçılığı, Kürt sorununun Türkiye metropollerinde sergilediği yeni boyutları göz önüne almak zorunda. Dolayısıyla Kürtlerin siyasi ve hukuki olarak tanınmasını da yedeğine alan ama değişen yeni toplumsal koşulları da gözeten çok katmanlı bir yaklaşım çözüm adına elzem görünmekte.

ŞEHİR, ORTA SINIF VE KÜRTLER
Cenk Saraçoğlu
İletişim Yayınları
2011
192 sayfa
16.5 TL