@ismailsaymaz

Kurtuluş yok tek başına...

Kurtuluş yok tek başına...
Kurtuluş yok tek başına...
Cesaretini teslim edelim, ama Oray Eğin'in kitabı, 'Genç Beyaz Türk'ün acılarını yansıtmaktan öteye gitmiyor
Haber: İSMAİL SAYMAZ / Arşivi

Yazar Orhan Pamuk, İstanbul’u anlatırken, bir ayağını Teşvikiye’ye, diğerini ise Cihangir’e atar. Çocuk Pamuk’un Teşvikiye’si asilzadelerin muhitidir. Cihangir ise Teşvikiye’de oturmaya imkânı yetmeyenlerin tercihidir. Bir tür ikinci mevkii...
Biz, Pamuk’un ‘İstanbul’unda adı geçmeyen bir muhitte, Kurtuluş’ta mukimiz. Teşvikiye ve Cihangir’e aynı ölçüde uzağız. Yakın olduğumuz bir adres varsa, o da Feriköy, Kasımpaşa, Dolapdere ya da Piyalepaşa’dır. Hasköy ve Halıcıoğlu da uzaktan akrabalarımız; Okmeydanı’nda hemşehrilerimiz oturur. Teşvikiye, Cihangir’e burun kıvırırmış; Cihangir, Teşvikiye’yi ‘züppe’ bilirmiş; ne gam! Beyler katındaki bu cidali, en son Oray Eğin’in ‘İmha Planı’nda okuduk, oradan biliyoruz.
Eğin, alt başlığı ‘Medya Nasıl Çökertildi?’ olan ve tutuklu gazetecilere adadığı kitabında, yakın arkadaşı Soner Yalçın’ın 14 Şubat’ta Ergenekon soruşturması çerçevesinde gözaltına alındığı günden geriye doğru, şu haklı çıkarsamayı yapıyor:
“Ergenekon tutuklamalarında, birbirlerini tanımadıkları halde aynı örgüte üye olmakla suçlanan, hedef alınan insanlarda giderek tek bir ortak motif görüldü: Cemaate dokunmak.”
Oray Eğin, Yalçın’ın OdaTV’sine yönelik operasyonu, “Ergenekon ve Balyoz davalarındaki çarpıklıkları hiç çekinilmeden ve belgeleriyle haber ” yapılmasına bağlarken, meydanın geri kalanın sustuğunu savunuyor. Neden mi?
Eğin, “Son sekiz yılda medya çökertildi de ondan” diyor.
Örnekleri şöyle sıralıyor:
“Son sekiz yılda bütün büyük gazetelerin genel yayın yönetmenleri değişti mesela... Aynı durum televizyon kanalları için de geçerli. Gazetenin logosuyla beraber anılan köşe yazarları yerlerinden oldu. Bir kısmı işsiz kaldı, bir kısmı başka yerlere atandı.. Medya gruplarına vergi cezası gibi baskılar yapıldı, bazılarına el koyuldu, dönüştürüldü, yeni patronlar, yeni gazeteciler yetiştirildi. Zamanla anladık ki AKP iktidarının, özellikle de Başbakan Erdoğan’ın sadece kendi aleyhindeki bazı haberlere itirazı yok: O hakkında olumsuz bir şeyin çıkmasını istemiyor.”
Kuşkusuz ki bu saptamaların tamamı doğru. İktidarın Doğan Grubu’na yönelik baskıcı tavrını; Milliyet’e baskını; Emin Çölaşan, Bekir Coşkun, Oktay Ekşi’nin Hürriyet’ten ve son olarak Ertuğrul Özkök’ün yayın yönetmenliğinden ayrılışlarını da sıralıyor Eğin. Bilhassa Özkök... 

Yetmez ama Özkök!
Eğin’in, “Bir devrimci olarak Ertuğrul Özkök” diye özetleyebileceğimiz 24 sayfalık portresinde, “Gazeteciliğe başladıktan sonra da Ertuğrul Özkök gazeteciliği kendime yakın bulduğum bir ekol oldu” diyor. Daha on altısında köşe yazarlığını aklına koyduğu o günlerde Özkök ile tanışma arzusunu böyle açıklıyor. Ve Özkök için, “Her devrimci gibi sevilir, her devrimci gibi sevilmez” diyor. Buradaki ‘Devrimci’ ifadesi ile Özkök’ün yenilikçilik ve değişim arzusunu kastettiğini, eminim ki, anlıyorsunuz.
Fakat sorun tam da burada başlıyor.
Eğin, Özkök’ten yitik bir ‘devrimci’ inşa ettiği gibi, sınıfın yerine de ‘Beyaz Türk’ü koyuyor. Öyle ki Eğin, sanki yeni bir canlı türünden bahseder gibi ‘Beyaz Türk’ü tarif ediyor:
“Beyaz Türk kendi ülkesinin geleceğinden, rejimden, kurumların ele geçirilmesinden endişe duyar. Beyaz Türk kitap okur, film izler, para harcar, evine gazete girer. Reklamcılar onları A-B grubu diye tanımlar, rating listelerinde bu kategoride yer alırlar. Genellikle şehir merkezlerinde yaşarlar. Günümüz Beyaz Türkiye’sinde sınıflar arası çatışma, keskinlik eskisi kadar belirgin değil, siyasi olarak homojenleşme sınıf duvarlarını da zorunlu olarak indirdi... Nişantaşı’yla Tunceli aynı duyarlılık ve hassasiyet söz konusu olduğunda birleşti.”
Eğin’in son satırının, kitabının bir başka yerinde “Bir masaldı” diye suçladığı ‘Yetmez Ama Evet’ taraftarlarının zaman zaman iktidar destekçiliğine kılıf yaptığı “Sınıf kavgası öldü, yaşasın demokrasi!” riyasından ne farkı var? 

Papermoon anıları
Başkaldırıya çoktan veda etmiş Özkök’ün mesleki kabiliyetlerine, kendisinin bile itiraz edeceği ölçü(süzlük)de, şeyh uçmaz mürit uçurur edasıyla devrimcilik atfedilince, haklı saptamalardan yola çıkılsa da medyadaki dönüşüm sürecinin anlatımı ‘filler kavgası’ halini alıyor. Nasıl mı?
Örneğin Eğin, ATV-Sabah’ın el değiştirerek önce TMSF’ye, ardından iktidarı yakın bir yer tutan Çalık Grubu’na devrini, yakın bir tanıklıklığa dayandırarak aktarıyor. Papermoon’da buluştuğu TMSF’nin Medya Grup Başkanı olarak atadığı Yavuz Onursal, Eğin’in arkadaşıdır. Hoş vakitler geçirirler:
“Yavuz Onursal bana hep sempatik, iyi niyetli biri gibi göründü. Hâlâ da aklımda öyle kaldı; hakkını yemeyeyim. O dönemden bir de Sabah’a (yani TMSF’ye) fatura edilen yüksek hesapları unutmadım. Istakozlu makarnalar, Napa şarapları...
Bugün hatırlayınca “TMSF’nin paralarını ben de harcadım” diye gülüyorum.”
TMSF’nin paralarının harcandığı o günlerde, ne ‘medyanın nasıl çökertildiği’ savı ne de aynı tarihte ATV-Sabah’ta filiz veren sendikalaşma umudu, Oray Eğin’in kadrajına giriyordu. Oysaki tarihi günler yaşanıyordu. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) ilk kez yaygın medyadaki bir kuruluşta örgütlenmişti. ATV-Sabah emekçileri toplu sözleşmeyi hayal ediyorlardı. Fakat bu umut, baskı ve zor yöntemiyle kırılacaktı. Eğin, Papermoon’da, TMSF’nin kesesinden yenilen ıstakozlu makarna ve Napa şaraplı bu sohbetlerinde, sendikanın köküne kibrit suyu dökülüp dökülmediğine ilişkin bir anısından bahsetmiyor ne yazık ki...
Bahsetmiyor; çünkü Eğin, Che’si Özkök, sınıfı ‘Beyaz Türklük’ olan bir sanal evreni bize anlatıyor. “Kapıyı vurup çıkarken” Eğin, okuruna meslek sırrını şöyle açıklıyor:
“Bu meslekteki ilk günümden itibaren, sonra da zaman zaman sağlamasını yaptığım bir gerçek yol göstericim oldu. Bir gazetecinin en büyük gücünün kapıyı vurup çıkabilmesi olduğuna inandım. Bu yüzden de parası olan gazeteci olmayı çok önemsedim; gazeteciliği para için yapmaktan bahsetmiyorum ama bir gün kapı dışarı edildiğinde ya da vurup kapıyı çıktığında giden maaşına yanmamak bize bu mesleği sevdiğimiz gibi yapma olanağı sağlar. Tam da bu yüzden bu meslekteki kahramanlarım da hep kavga edenler, kapıyı vurup çıkanlar, hayatlarını sözleşmelerle mahkum etmemiş isimler oldu.” 

Kurtuluş’ta buluşmak üzere...
Hasılı cesaretini teslim edelim ama Oray Eğin’in kitabı, ‘Genç Beyaz Türk’ün acılarını yansıtmaktan öteye gitmiyor. Okur, biraz olsun ekonomi -politik, biraz olsun Mustafa Sönmez, Hüseyin Aykol ve Doğan Tılıç arıyor; bulamıyor.
Sebebi aşikâr.
Bu üç gazeteci, dünyaya ve sokağa ne Cihangir’den ne Teşvikiye’den bakıyor.
Eğin’in sandığının aksine Ertuğrul Özkök ve Hasan Cemal’inkinden farklı bir gazetecilik ekolünü temsil ediyorlar.
Biz, Cihangir ya da Nişantaşı’na yolu düşmeyip Kurtuluş’ta mukim gazeteciler, hatta Eğin’le aynı gazetede çalışanlar dahil, ‘parası olmayıp sözleşmelerle boğuşanları, buna rağmen kavga edip kapıyı vurup çıkabilenleri’ yakından biliyoruz.
Oray Eğin’i bizim mahalleye de bekliyoruz.
Nereye?
Kurtuluş’a.

İMHA PLANI
Oray Eğin
Destek Yayınları, 2011, 366 sayfa, 20 TL