Kuvvetli bir rüzgâr yetmez insanı istediği yere götürmeye

Kuvvetli bir rüzgâr yetmez insanı istediği yere götürmeye
Kuvvetli bir rüzgâr yetmez insanı istediği yere götürmeye
'Hayatın Işıkları Yanınca', reçeteye göre yazılmış, ancak ya kötü bir reçete kullanıldığından ya uygulama hataları yüzünden ya da her ikisi nedeniyle türünün hayli kötü bir örneği
Haber: ASLI TOHUMCU - asli@aslitohumcu.com / Arşivi

Felsefenin klasik ‘ben kimim, varlığımın amacı nedir?’ türünden soruları, uzun zaman önce içi boşaltılarak bir kenara atıldı. Bu soruların ve eş derecede çetrefil başkalarının yanıtlarını aramakla uğraşan, adını edebiyat tarihine yazdırmış yapıtlar da haliyle, lafta takdir görmeye devam etseler bile, yayıncılığın ve yazarlığın rüzgârları farklı yönlerden esmeye başladı. Artık kimse varoluşun çok katmanlı ve karanlık dehlizlerinde dolaşmak istemiyordu, çünkü hayat zaten yeterince zordu. İnsanları içinden çıkılması güç düşüncelere yönelten yapıtlar yerine, hap çözümler öneren, kolay yolu ‘Koca Koca’ harflerle işaret eden ya da filozofçuluğu iyi kıvıran kitaplar (yapıtlar demedim dikkat!) yükselişe geçmeye başladı. Modern çağ kendi sahte filozoflarını, gurularını üretmekte gecikmedi kısacası; çünkü üzerine oynanması, satış yapılması gereken duyguları ve yoksunlukları vardı insanların. Zamansızlık, inançsızlık, insansızlık, kendi kalabalığı içinde bile sevgisizlik, hedeften yoksun olma vs…
Biraz fazla kolay okunan ve aslında okuyucusuna çok da fazla şey söylemeyen, bu yüzden kafasını da çok yormayan bu yeni yazı türü; inanç, ümit, sevgi, sevginin türleri, nerede aranacağı, nasıl sevileceği, kişinin kendini bulmak için çıkacağı ruhani hac yolculukları türünden mevzuları ele alıyordu. Yazarın, bu reçeteyi doğru kullanarak tanrı mertebesine ulaşması da hayli kolay oluyordu, çünkü bu yazar tipi, tanrı gibi ibadet, fedakarlık, adak türünden yerine getirilmesi zahmetli şeyler istemiyordu. Tek istediği satılmaktı. 

Şaşkınlık yaratan ‘Kayıp Gül’
Bugün de süren bu vahim durum, Türkiye ’de de örneklerini vermekte gecikmedi. Yakın tarihli örneklerden biri, ‘Kayıp Gül’ adlı romanıyla (romanın kendisiyle, içeriğiyle) olmasa da, bu roman etrafında yaratılmaya çalışılan efsaneyle tartışmaların odağına oturan Serdar Özkan. Hatırlarsanız ‘Kayıp Gül’, 50 ülkede 43 dile çevirildiği, dünyanın en prestijli ve seçkin yayınevleri tarafından yayımlandığı ve dünya basınında büyük övgüler alarak çoksatanlar listelerindeki yerini hızla aldığı iddiasıyla bir şaşkınlık yaratmıştı. Serdar Özkan’ı anadilinden önce ve anadilinden başka her ülke tanımış, okumuş, sevmişti!
Bu hatırlatmadan sonra, Özkan’ın yeni romanı ‘Hayatın Işıkları Yanınca’ya geçebiliriz. ‘Hayatın Işıkları Yanınca’, tam da yukarıda tarif ettiğim reçeteye göre yazılmış, ancak ya kötü bir reçete kullanıldığından ya uygulama hataları yüzünden ya da her ikisi nedeniyle, türünün hayli kötü bir örneği… Sadece yeryüzünün hafızasına kazınmış bir tarihte dünyada gezinmiş ve ölümün varlığı nedeniyle geride sadece Mutluluk’un gölgesini bırakarak kendi Işık dünyalarına geri dönmüş Ölümsüzler, sanıyorum yine bu Ölümsüzler’in dünyaya bıraktıkları Ümit Kitabı, kendisine babasından miras kalan Ümit Kitabı’nı yeni koruyucusuna devretmesi gereken yaşlı adam, sürekli ışık olmak ve Işık Dünyası’nda kendi melekleriyle tanışmak istediklerini belirten iki dost, denizkızı da olabilen Kırmızı-Elli-Yaşlı-Teyze, ışık olan Kuğu, fanilere teknesinde ballı süt ikram eden Ölüm Meleği, Ege’de küçük bir ada kasabası ve komşu adaları, deniz, güneş, kum ve rüzgar…
Baş kahraman Ömer’in yetişkinliği ve çocukluğu tarafından sırayla anlatılan, dolayısıyla bugünle geçmiş arasında gidip gelen roman, türünün okuyucusunu bile çok hafifsiyor. Geçişleri, biz akılsız okurların anlamasını kolaylaştırmak için Büyük Ömer ve Çocuk Ömer şeklinde başlıklandırılan bölümlerde, çocuk Ömer’e çocukluğu yüzünden uslubu konusunda anlayış göstersek bile Büyük Ömer’in bir türlü büyüyemeyen sesi, anlatımı kulak tırmalıyor, üstelik yaşadıklarını inanılırlıktan süratle uzaklaştırıyor. Hikayeye bir de Yunus Ömer’in girmesi, Ömer’lerin karakterlerinin yüzeysel kaldığı da düşünülürse, Ömer bolluğu yani, sıkıcı bir hal alıyor. 

‘Işıkla kal’
Meleklere ve içindeki meleğe inanan Ömer’in çağırdığı meleği gelmeyince bir yunusla konuşmaya karar vermesi, ancak yunusu karşılıksız sevmeyi öğrenmesi karşılığında ışık olup Işık Dünyası’nda meleğiyle tanışabileceği gerçeği (melekler ışıktan yaratıldılar ya hatırlarsanız) kafa karıştırıyor. Biz Yunus Ömer’i Çocuk Ömer’in meleği sanmışken ve bu şaşkınlığı üzerimizden atmaya çalışırken, Yunus ve Çocuk Ömer’ler çocukları bile güldürecek acı-komiklikte konuşmalar yapıyorlar. Yunus Ömer, Çocuk Ömer’e “Işıkla kal!” deyince, “Işıkla kal?” “Kuğu beni böyle selamlamıştı. ‘Hoşça kalın’ ve ‘Hoş geldin’ gibi bir şey işte.” “Ha, öyle mi? O halde sen de ışıkla kal, Yunus Ömer!” şeklinde bir diyalog yaşanıyor taraflar arasında. Ne diyelim Serdar Özkan’a, Güç seninle olsun!
Çok geçmeden işin içine ışık olmak için kurtulmamız gereken Ben Canavarı giriyor. Birbirimizi karşılık beklemeden seveceğiz ki (o da neydi diyenler için yazar karşılıksız sevginin tarifini de vermiş) Ben Canavarı’mızdan kurtulup ışık olalım. Çocuk Ömer’in, “Yoksa… yoksa ismimiz bunun için mi aynı? İkimizin de içinde aynı ışık olduğu için mi?” sorusu yazarın karşısındaki anlayışsıza açıklama yapmayı seven tutumunun devamı. Yazarın, adam gibi bir olay örgüsü kurmak ya da karakterlerini derinlemesine yaratmak, ele aldığı meseleyi olay ve kişiler üzerinden romana yedirmek yerine okuyucunun potansiyelini, beklentisini küçümseyen bu tavır içine girmesi Özkan’ın sözde romancılığı açısından bile kötü. Ya da sözde romancılığının sonucu! 

Tanrı sevgidir
Serdar Özkan roman içinde, intihar etmeye karar vermiş Büyük Ömer, kafasını meleğine takmış Çocuk Ömer, dünyadaki günleri dolan ve kendisini çok vahşice bir ölüm bekleyen Yunus Ömer üzerinden merak uyandıran bir hikaye kurmaya çalışırken kendi ürettiği kavramların bir karmaşasını yaşıyor. Kahramanları karşılıksız sevgiyle ışık olabilecekleri konuştuktan az sonra bozuşunca birbirlerine “Seni ışık için çağırıyorum!” gibi karşılıksızlığın doğasına ayrkırı cümleler kurabiliyorlar. Hatta iyice abartıp Melekler’den, Ölümsüzler’den girdiği romanda Vehbi Koç’un yaşam düsturunu paylaşmaktan çekinmiyor yazar. Nerden nereye… Ölüm Meleği karşısındaki faninin ölümü istemesine yazıklanırken az sonra ölüme aşık olmak diye bir kavramdan söz etmeye başlıyor. Nihayet iki yüz sayfanın sonuna doğru Serdar Özkan özü veriyor: “Tanrı Sevgidir.”
Tanrı sevgi midir, değil midir bilemem ama bu mesajın, sağlam ve sürükleyici bir kurguyla derinlemesine işlenmiş karakterler aracılığıyla verilmesi okuyucu için de daha anlamlı olabilirdi. Romanda Ölüm Meleği’nin de söylediği gibi “Niyet kuvvetli bir rüzgardır.” Ancak sadece kuvvetli bir rüzgâr yetmez insanı istediği yere götürmeye. Belki de masa başına geçerken yazmak için, birçok faninin katılacağı bu cümleyi hatırlamakta fayda var.

HAYATIN IŞIKLARI YANINCA
Serdar Özkan
Altın Kitaplar
2011, 205 sayfa, 12 TL.