Llosa usulü 'Karanlığın Yüreği'

Llosa usulü 'Karanlığın Yüreği'
Llosa usulü 'Karanlığın Yüreği'
2010 Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Llosa, 'Kelt Rüyası'nda 20. yüzyılın en kendine has figürlerinden birini, İrlanda'nın bağımsızlığı için mücadele eden devrimci Roger Casement'ın trajik yaşamını anlatıyor
Haber: KAYA GENÇ / Arşivi

Sömürgecilikten bahsetmek, günümüzün burjuva romancısına bırakılmayacak kadar ciddi bir . Köleliği, apartheid’ı, su aygırı derisinden yapılmış sömürgeci kırbacını geçmiş günahlar olarak anlatmanın rahatlığı vardır onların üzerinde; barbarlığı yok etmeye çalışan uygarlığı ancak uygar olmadığı gerekçesiyle eleştirmeyi bilirler. İşte karşımızda son Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Mario Vargas Llosa’nın ‘Kelt Rüyası’: Neredeyse kendi çocukluğundan, 1960’lardaki Paris’ten veya sonraki yıllarda Londra’nın yeraltını keşfedişinden bahsedişine benzeyen bir rahatlıkla, ‘koltuk tarihçiliği’ yapıyor Vargas Llosa. Britanya imparatorluğunun adı dört kıtaya nam salmış belalı düşmanı, İrlandalı, ulusalcı, vatan haini Roger David Casement’ın yaşamöyküsünü yeniden yazan ‘Kelt Rüyası’, İngilizler tarafından yakalanmasının ardından, hakkında çıkacak hükmü bekleyen Casement’ın hayatına en sonundan başlaması dışında doğrusal bir kronoloji izleyerek yapıyor bunu.
1903 yılında Bağımsız Kongo Özgür Devleti’ne Britanya’nın özel yetkili elçisi olarak yaptığı yolculuk, (İrlanda dilindeki ismi Ruairi Mac Easmainn olan) Casement’ın hayatını değiştirir. Burası Belçika Kralı İkinci Leopold’un Berlin Konferansı’ndan sonra ele geçirdiği ve kapitalist bir girişimcinin yapacağı biçimde bir iş alanına dönüştürülmüş bir bölgeydi. Sermaye birikimi, Kongoluların arazilerine el konulması, gerekli emek gücünü sağlamaları için şiddet kullanılarak çalışmaya zorlanmalarıyla oluşmuştu ve bu süreç Marx’ın ‘Kapital’in ilk cildinde anlattığı İngiliz sermayesinin oluşumunu akla getiriyordu. Kapitalizm ve sömürgeciliğin ele geçen eldiven gibi mükemmel bir uyum içinde çalıştığı bu dönemde karşılaşılan en büyük güçlük, Kongoluların Belçikalıların istediği şekliyle itaatkâr işçiler olmayı reddetmeleriydi. İtaatı sağlamak için hukuk ve yasalar oluşturuldu; adaletten ve yasallıktan bahsettiler, böylece uygar düzene karşı gelmediklerini gerekçe göstererek insan öldürmek kolaylaşmıştı. O yıllarda İmparatorluğun iki figürü Kongo’da geziyordu: Casement ve ayrıca İngiliz vatandaşı olmasından önce, hayatını değiştirecek bir kaptanlık macerası yaşayarak idare ettiği gemisiyle Joseph Conrad.
Vargas Llosa, Conrad’ın Kongo’dayken tanıştığı Casement’a olan borcunu ödediğini, özellikle de ‘Karanlığın Yüreği’ndeki etkisinin hakkını teslim ettiğini gösteriyor bir bölümde. “‘O kitabın ortak yazarı olarak siz görülmelisiniz, Casement,’ dedi, omuzlarına hafif hafif vurarak. ‘Sizin yardımınız olmasaydı onu dünyada yazamazdım. Afrika’yla ve Bağımsız Kongo Devleti’yle ilgili olarak gözümdeki perdeyi kaldırdınız. Ayrıca insan denilen o vahşi hayvan konusunda da...’” 1890 Haziranı’nda tanışmışlardı; “O zamanlar daha hiçbir şey bastırmamıştı. Denizciydi. O kuvvetli Polonya şivesi yüzünden İngilizcesi zar zor anlaşılıyordu.”
Conrad’ın ‘Karanlığın Yüreği’nde Kongo’da yaşananlar yalnızca ima edilir; kitapta Şirket’in görevlisi olarak buraya giden Kurtz’ün kurduğu adalet ve yasa sistemi tam olarak anlatılmaz, üzerinde kafataslarının sallandığı direklerden, aşırı bir karanlıktan, itaate zorlanmış Kongoluların efendilerine yönelik ikircikli hizmetlerinden bahsedilir yalnızca. Vargas Llosa ise Casement’ın gözünden bize burada yaşananları bir hükümet raporunun soğuk, rasyonel diliyle sıralıyor -ne de olsa Casement bir roman değil, İngiliz hükümetine sunulan bir Blue Book (Mavi Kitap) yazacak ve raporunda olabildiğince ayrıntılı bir biçimde Belçikalıların mezalimlerini aktaracaktı. 

Büyülü cümlelerin etkisinde
Ancak Mavi Kitap’ın yazarı Casement’ın bir değil, üç rengi vardı; İngiliz hükümetine hizmetinin rengi ‘mavi’nin yanında ‘kırmızı’nın sembolize ettiği yoğun bir Kelt romantikçiliği ve İrlanda ulusalcılığı, ayrıca ‘Siyah Günceler’ diye anıldıkları için bu renkle ilişkilendirilebilecek olan, cinsel fantazilerini bir araya getirdiği (veya onu zor duruma düşürmek için başkalarının bir araya getirdiği) üç yılı kapsayan hatıraları vardı. Casement’ın Britanya hükümeti için insan hakkı ihlallerini rapor ederken bir yandan da genç Kongolu erkeklerle cinsel ilişkiye girdiği veya cinsel ilişkiye girme hayalleri kurduğu, bunları ‘Beyaz Günceler’ olarak anılan ‘düzgün’ güncelerinin yanında ikinci bir deftere yazdığı söyleniyordu. Casement’ın cinsel ilişkileri, ister gerçek ister fantezi olsunlar, Ceza Yasaları’nda onun yargılandığı 1916 yılında ayrı bir suç teşkil ediyordu.
1890’ların ortasında bir dönem Oscar Wilde’ın da kaldığı Pentonville Hapishanesi’nde açılıyor ‘Kelt Rüyası’. Hakkında çıkarılan idam cezasının geri alınması için avukatı aracılığıyla hükümetten af dileyen Casement’ın ‘Siyah Günceler’i yeni ortaya çıkmış ve ziyaretçileri arasında artık hayatını kurtarmak için ellerinden bir şey gelmediği duygusu hakim. Casement da benzer hislerle geçmişe, önce Kongo’daki yaşantılarına, ardından hisse senetleri Londra borsasında işlem gören, Britanya merkezli Peru Amazon Şirketi’nin Amazonlarda kauçuk ticareti amacıyla oluşturduğu çalışma biçiminin hiç de farklı olmayan işkencelerini gözlemlediği günlere geri dönüyor. Buralarda Vargas Llosa’nın ilk romanlarında bizi bir ormanda gezinen insanın dünyasına yerleştiriveren büyülü cümleleriyle karşılaşıyoruz. “Kauçuk istasyonları yok olduktan, yerli işçilerle şirketin çalışanları, muhafızları ve canileri kaçıp gittikten sonra uçsuz bucaksız bölgenin ne durumda kaldığını gözünün önüne getirmeye çalıştı... O verimli doğa, ağaççıklarla, sarmaşıklarla, çalılarla ve yeşilliklerle bütün açık alanları ve boş yerleri gitgide dolduracak, orman yeniden doğduğunda hayvanlar gizli yuvalarını eskisi gibi kuracaklardı. Her yer kuş şakımalarıyla, papağanların, maymunların, yılanların, ronsoco’ların, paujilw’lerin ve jaguarların ıslık, homurtu ve çığlık sesleriyle dolacaktı... Her tür hayvan, o enkazın arasında kendilerine inler ve barınaklar yapacaklardı. Çok uzak olmayan bir gelecekte, insanoğlunun bütün izleri cangıldan silinip gitmiş olacaktı.” 

‘Düzeltilebilir’ kötülükler
1916 yılında Connolly ve Pearse önderliğinde İrlandalı cumhuriyetçilerin Paskalya Ayaklanması’nı bastıran İmparatorluk, Casement’ın ayaklanmada kendilerine destek olmaları için Münih’te Almanlarla yaptığı pazarlıkları öğrenince onu vatan hainliğinden yargılayıp idam etmek için gereken her şeye sahip olmuştu artık. İşler Casement’ın planladığı gibi gitseydi İrlandalı cumhuriyetçiler Britanyalıları alt etmelerine yetecek mühimmata kavuşacaklardı ancak bir Alman denizaltısından indikten sonra Banna Sahili’nde yakalanan Casement’ın iyimserliği, Almanların İmparatorluğa yönelik düşmanlıklarının ancak kendi İmparatorluklarını kurma hayalleriyle bağlantılı olduğunu ondan gizlemişti.
Vargas Llosa da Casement’ın izinden giderek kendi ülkesinde, yerli halklara yönelik mezalimleri belgeleyen hakikat komisyonlarında çalışmıştı. Ancak bu mezalimleri ve ‘Kelt Rüyası’ndakileri, dindar hayırseverleri akla getiren bir biçimde insana ait, düzeltilebilir ‘kötülükler’ olarak görmesi, onu günümüzün serbest ticaretine Conrad gibi sömürgecilikle kapitalizmi iç içe geçirerek sorunsallaştıran bir şüphecilikle bakabilmekten alıkoyuyor. Mesela 1911 yılında kauçuk ticaretini mümkün kılan kölelikle 2011 yılında iPad ticaretini mümkün kılan kölelik arasındaki bağlantılara işaret etmesi pek muhtemel değil. Tam da bu yüzden, herhalde, bu romandaki Roger Casement da, onun savaştığı emperyalizm de hakiki durmuyor, Hollywood usulü, sahte ve ruhsuz bir sanatsal deneyime benziyor. Sömürgecilik, ‘insan hakkı ihlalleri’ çerçevesinde, geçmişe ait nostaljik bir konu -uygarlık su aygırı derisinden kırbacı yok etmeyi başardı. Ve bütün izleri cangıldan silinip giden sömürgecilerin varlığını gizlemek için olsa gerek, bize hep onların yokluğundan bahsediyor nice zamandır.

KELT RÜYASI
Mario Vargas Llosa
Çeviren: İnci Kut
Can Yayınları
2011, 520 sayfa, 28.5 TL.