Londra'nın arka sokaklarında

Londra'nın arka sokaklarında
Londra'nın arka sokaklarında

Ken Bruen

'Ahlaksızlar' ve 'Papaz' gibi 'Londra Bulvarı'nın da basit bir hikâyesi var. Zaten Bruen romanlarına çekiciliğini veren bu basitlik. Suçun biçimsel estetiğiyle uğraşmıyor; karmaşık, sofistike cinayetler üzerine kafa yormuyor. Suç ve suçlular dünyasının içine dalıyor, bu dünyanın insanlarını, ilişkilerini, değerlerini, suçu sıradanlaştıran toplumsal hayatı didikliyor
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

İrlandalı yazar Ken Bruen’in ilk çevirisi 2008 yılında yapılan Ahlaksızlar’dı. Bruen’in tutunamamış dedektif tiplemesi Jack Taylor’un bu ilk macerasını 2009 yılında yayımlanan Papaz izlemişti. Londra Bulvarı, ‘kara’ edebiyatın çağdaş yorumcuları arasında sayılan Bruen’in son Türkçeleştirilen romanı. Dedektif serileri içinde yer almamakla birlikte, kuşkusuz yine suç ve suçlular hakkında karanlık bir hikâyesi var. İngiltere ’de ve çevrildiği ülkelerde pek çok saygın ödülü değer bulunan Bruen, polisiye türe edebiyat lezzeti katan bir yazar olarak tanınıyor. Bu anlamda Londra Bulvarı tam bir Ken Bruen klasiği.
Ahlaksızlar ve Papaz gibi Londra Bulvarı’nın da basit bir hikâyesi var. Zaten Bruen romanlarına çekiciliğini veren bu basitlik. Suçun biçimsel estetiğiyle uğraşmıyor; karmaşık, sofistike cinayetler üzerine kafa yormuyor. Suç ve suçlular dünyasının içine dalıyor, bu dünyanın insanlarını, ilişkilerini, değerlerini, suçu sıradanlaştıran toplumsal hayatı didikliyor. Dedektif Jack Taylor’un iyi bir kaybeden tiplemesi olduğunu söylemiştim. Londra Bulvarı’nın kahramanı Mitchell de öyle. Nasıl gerçekleştiğini hâlâ hatırlamadığı bir yaralama vakası sonucu girdiği hapishanede üç yıl yatmıştır. Özgürlüğüne kavuştuğu anda tanışıyoruz Mitchell’le;
“Hapishanenin dışında birinin beni almasını bekledim. Arkama bakmadım. Batıl inançsa da varsın olsundu. Caledonian Yolu’nda öylece dikilirken bir mahkûma, eski bir mahkûma benzeyip benzemediğimi merak ediyordum. Güvenilmez. Bir yandan da şüpheli... Evet, aynı zamanda şüpheli... 45 yaşımdaydım. Boyum bir seksene yakındı, seksen iki kiloydum.
Yine de formda sayılırdım. (...) Saçlarım beyazdı, yine de gür sayılırdı. Gözlerim koyu renkti, dışarıdan öyle görünenlerden değil, gerçekten koyuydu. Büyükçe bir ağzın gölgesinde berbat halde kırılmış bir de burnum vardı. Büyükçe. Bu tanımlamayı seviyorum. Yirmili yaşlarımda bir kadın böyle demişti. Kadının izini kaybetsem de bu sıfata takılmıştım. Kurtarabildiğinizi kurtarın.”
Mitchell’i almaya gelen arkadaşı ona kalacak yer de temin etmiştir. Karşılık olarak bir çete için tahsilat yapması istenir. Kaybedecek bir şeyi yoktur Mitchell’in. Tahsilatçılığa başlar. Ancak gözetim altındadır. Bu nedenle yeniden sahneye dönme hayalleriyle yaşayan -eski ve zengin- bir tiyatro sanatçısının bahçe işlerine bakmaya da başlar. Bir yandan da psikolojik sorunları olan sevimli kız kardeşi ile ilgilenmesi gerekmektedir.

İntikam zamanı gelmiştir
Kısa bir süre sonra şiddetin de işine karıştığı tahsilatçılıktaki yeteneği ile çete reisinin gözüne girmekle kalmayacak, geçkin tiyatro sanatçısı Liliann’ın evini ve yatağını da paylaşacaktır. Para, güç ve seksin egemen olduğu bir dünyada kendisine bir yer bulmuştur Mitchell. Liliann’ın kaprislerine, yeniden sahneye dönme hayallerini ve yazdığı senaryosunu dinlemeye bile katlanır. Ne var ki mtulu değildir. Kendisini bildi bileli yalnızdır. İstediği dostlukları kuramamış, doğru kadını bulamamıştır. Arkadaşım dediği insanlar için bir banka soygununa katılmaktan bile çekinmeyen Mitchell, her seferinde hayal kırıklığına uğrar. Aisling ile karşılaştığında aradığını bulacak, hayatını yeni bir düzene koymayı düşünecektir. Ancak şiddet dolu geçmişi Mitchell’deki değişikliklere izin vermeyecektir. Üstelik sevdikleri de tehdit altındadır. İntikam zamanı gelmiştir…

Ustalara saygı
Ken Bruen, suç edebiyatının ustalarına duyduğu saygıyı gizlemeyen bir yazar. Bu romanında da Elmore Leonard, James Ellroy, James Sallis, Charles Willeford, John Harvey, Lawrence Bullock, Jim Thompson, John Boorman gibi ustaların isimlerini, eserlerini ve kahramanlarını, roman ve sinema meraklısı Mitchell’in ağzından sürekli dile getiriyor. Söz konusu göndermeler Bruen’in kurgusu için referans niteliğinde. Bir yanıyla yeraltı edebiyatına dokunan, Fransız ‘kara’larını hatırlatan Londra Bulvarı’nın asıl esin kaynağı Bily Wilder’ın 1950 yapımı klasiği Sunset Bulvarı. Sunset Bulvarı’nda genç senarist Joe Gillis’in yazdığı senaryolar satmadığı ve kimseden ödünç para bulamadığı için maddi durumu kötüleşir, başı alacaklılarıyla derde girer, sonunda Sunset Bulvarı’ndaki bir eve sığınır. Evin sahibi sessiz filmler zamanının ünlü aktrislerinden Norma Desmond’dır. Eski ününü geri kazanabileceğini sanan Norma, kendi yazdığı bir senaryoyla sinema dünyasına geri dönmeye hazırlanmaktadır. Joe kendisine senaryo yazımı konusunda yardım edebileceğini söyleyince Norma onun evde yaşamasına izin verir ve bir süre sonra ona âşık olur. Film, genç adam evden ayrılmak istediğinde kanlı bir şekilde sonlanır...
Kadın ve erkek karakterler dışında romanla film arasında başka benzerlikler de var; evin ürpertici uşağı, arka bahçede gömülü ceset, çaresizce hayata tutunmaya çalışan insanlar… Ama, Wilder’in filmindeki Los Angeles güneşinde erimiş asfaltlarından Bruen’in romanındaki Londra’nın nemli ve sisli sokaklarına taşınırken daha kriminal bir hal almış hikâye. Yeraltı edebiyatına özgü karanlık mekânları, çeteleri, soygun ve cinayetleri ile kara romanların alanına taşınmış. Bu kara atmosfer ile Mitchell karakteri kontrast oluşturuyor. Sert görünümün altında melonkolik bir ruh hali barındıran Mitchell’in sanki baştan yazılmış kaderi ile hikâyenin trajik bir yanı da var.
Jack Taylor serisinde de dikkat çekiciydi; roman kişilerini polisiye edebiyatta alışık olduğumuz baştansavmalık ve basmakalıplıktan uzak bir incelikle yansıtıyordu Bruen. Londra Bulvarı’nda da, özellikle Mitchell tipi hem derinlikli hem karizmatik. Hikâyeyi onun bakış açısından izlerken ruhsal ve zihinsel süreçlerine de eşlik ediyoruz. Doğrusunu söylemek gerekirse detektif Jack Taylor ile tahsilatçı Mitchell’in kişilik yapıları ve bunun ortaya serimesi anlamında büyük bir fark yok; depresyonun yarattığı çatışmalı iç monologlar, hareket ve düşüncelerini yansıtan kesik cümleler, edebiyat, sinema ve müzik parçalarından alıntılarla ortaya konan hayat felsefesi.
Kahramanın iç dünyasını zaman zaman anlaşılması güçleşen bir akışla, kısa ve keskin cümlelere, hatta sözcüklere dökmüş ki, bu Bruen üslubunun en başarılı yanı. İşte böyle bir sahne: “Islington hastanesinin adresini aldım ve hemen gittim. Olayların akışını hatırlamıyorum bile. Sadece anayolda bir vurkaç olayı sonucu öldüğünü söylediklerini hatırlıyorum. Bir adam eğilip ambulans gelene kadar elini tutmuş. Bir süre sonra biri bana kahve verdi. Köpük bardak tadı vardı. Sonra da o “kahverengi zarf” verildi. Eşyaları.
İçinde
Para
Çanta
Telefon kartı
Saat vardı.
Yüzük yoktu.
Evde bırakmış olmalı. Çıkardığına şaşırmıştım.
Perşembe günü erken bir saatte eve gittim. Sarhoştum, her yer kararmıştı.”
Diğer Bruen romanları gibi Londra Bulvarı’nı da okurken film izliyormuş duygusuna kapılabilirsiniz. Bu nedenle romanlarından uyarlanan çok sayıda sinema filmi ve TV dizisi çekilmişti. Londra Bulvarı’nı yönetmekse Oscarlı William Monahan’a düşmüş. İlk gösterimi bu ay düzenlecek Toronto Film Festivali ’nde yapılacak filmin başrollerini Colin Farrell ile Keira Nightley paylaşıyor.

LONDRA BULVARI
Ken Bruen
Çeviren: Başak Bingöl
Sel Yayıncılık
2010
204 sayfa, 14 TL.