'Makbul' değil 'müstakbel'

'Makbul' değil 'müstakbel'
'Makbul' değil 'müstakbel'
Kadınlar ne derslerde ne de dışarıda, gündelik hayatlarında deneyimledikleri ataerkiden konuşabiliyorlar. Çünkü eğitimlerde dayatılan söylem onları sadece nasıl daha iyi eş ve anne olacakları konusunda konuşmaya zorluyor
Haber: Meral Akbaş / Arşivi

İstanbul’un kenarlarından Gazi Mahallesi’nde iki yıl süren bir alan çalışmasının ardından kaleme aldığı ‘Makbul Anneler Müstakbel Vatandaşlar: Neoliberal Beden Politikalarında Annelik’ isimli çalışmasında Sevi Bayraktar, bazı annelerden bahseder; “müstakbel-annelikten öteye gidemeyecek… bir türlü ‘makbul’ kabul edilmeyecek” annelerden. Hem coğrafi hem de sosyal ve ekonomik bakımdan şehrin kamusallığına uzak düşen ‘mahalleli anneler’in hayatına iktidarın hangi yollarla yayıldığına, devlet ve sivil toplumun birlikte giriştiği ‘modern’/‘bilimsel’/‘doğru’/‘tutarlı’/‘makbul’ anne yaratma projesinin bir hükümet etme biçimi olarak nasıl görünürleştiğine dair yazılan bu çalışma, önemli sorular sormakta okuyanına: Annelik deneyimini yeniden tariflemeye, tariflemekle kalmayıp gözetlemeye, değerlendirmeye ve disiplin altına almaya çalışan Anne-Çocuk Eğitimi Programı’nın ardında arzulanan nasıl bir toplumsallıktır? 

Devletin ‘malum’ politikaları
Gazi Mahallesi için iktidar tarafından arzulanan toplumsallığın kadın faillerine biçilen sıfatlar/roller/görevler nedir? Kendisinden arzulananların karşısında bu bazı anneler ne demekte, nasıl eylemektedir? Bu soruların peşine “bir araştırmacı… tez yazmanın telaşında yardım edilecek bir öğrenci… çocuğu bile olmadığı halde mahalle mahalle gezip eğitim alan saf bir burjuva kadın… şehrin merkezinden gelen bir arkadaş… kendi başına yollar tepen maceracı bir özgür kız… hepsi… hiç biri” olarak düşen Bayraktar, bana kalırsa, ilk olarak liberal kuramın hakim söylemi ve pratiği arasındaki çelişkiyi deşifre etmekte. Sözü edilen söylem, fazlasıyla bilindiği üzere, uzlaşmaz bir karşıtlığın tarafı olarak tariflediği özel alanı sadece ailenin, evin ve ‘kadının yeri’ olarak sabitlemez; aynı zamanda ‘doğal’ olarak tariflediği bu yeri/alanı/mekanı, tüm güç ve tahakküm ilişkilerinin uzağına yerleştirmek suretiyle, söylemin/siyasetin/eleştirinin dışına da iter. Fakat, diğer taraftan, siyasetin dışına gönderilmiş gibi görünen ‘doğal alan’, yani ailenin, evlilik ilişkilerinin, cinselliğin, hamilelik ve annelik deneyimlerinin içine dahil olduğu alan, devletin farklı dönemlerde farklı politikalarla düzenlemeye çalıştığı bir alan olarak çıkar karşımıza. Bayraktar’ın çalışması böyle bir çelişkiyi görünür kılmakta; İstanbul’un kenarında, etnik ve dini kimliğiyle olduğu kadar siyasi kimliğiyle de marjinalleştirilen bir mahallede, Gazi Mahallesi’nde yaşayan yoksul kadınlara verilen annelik eğitimlerini “devletin toplumlara ve bireylere yönelik kendine müdahale alanları açabilmesi” olarak okumaktadır. Öyle görünüyor ki; annelik annelere terk edilmeyecek kadar mühim bir meseledir.
Çalışmanın temel sorularının sıralandığı ilk bölüm, bu soruların nasıl peşine düşüldüğünün hikayesini de anlatmakta okuyucusuna. Yoksul bir mahallede verilen ve “gözleyen, değerlendiren, disiplin altına alan modern eğitim”in izlerini taşıyan Anne-Çocuk Eğitimi Programı’nın nasıl/hangi yollarla/kimlerle/ne gibi söylemlerle/niye orta sınıf çekirdek ailesi fantezisi yaratmakta olduğunu anlamaya çalışan Bayraktar, Gazi 75. Yıl Toplum Merkezi’nde ‘doğru annelik eğitimi’ alan kadınlarla ve bu kurumda çalışan uzmanlarla görüşüyor; bunun yanı sıra, verilen annelik eğitimi derslerine devam ediyor; kadınların kurum dışındaki buluşmalarına, kadın günlerine gidiyor; kurumun dışında yapılan etkinliklere, pikniğe, konserlere, konferanslara katılıyor. Elimizdeki çalışmanın yaptığı tesbitlerin derinliği de böyle bir çalışma yönteminden geliyor. Verilen eğitimin hakim söylemlerini, bu söylemlerin sınıf içine nasıl taşındığını, ders veren uzmanların farklı söylemlerini, kadınların verilen eğitimlere dair farklı fikirlerini, aynı kadının sınıf içinde ve sınıf dışında farklılaşan fikir ve/ya pratiklerini katılımı ve gözlemi bol bir sosyal bilim yöntemiyle açığa çıkarıyor Bayraktar. Eğitime katılan kadınlarda ‘makbul annelik’ arzusunun hangi söylemlerle yaratıldığını ise çalışmanın ikinci bölümünden okuyoruz. Gazi Mahallesi’nde verilen annelik eğitimi çerçevesinde, ahlaklı/faziletli/sabırlı/şefkatli/besin uzmanı ‘iyi’ annenin, tembel/sorumsuz/ tutarsız/kolaya kaçan/rahat ‘kötü’ anneyle nasıl yarıştırıldığını; aile içi tüm sorumluluğun kadının sahip olduğu ‘iyi’ meziyetlere terk edildiğini; dolayısıyla, kadının ev içinde yaptığı herhangi bir bireysel ‘hata’nın ya da ‘doğru’nun aile ilişkilerini tek belirleyen olarak ifade edildiğini; devamla, anneliğin toplumsal tüm başka ilişkilerin dışında bireysel bir başarı ya da başarısızlık öyküsü olarak anlatıldığını bu çalışma sayesinde öğreniyoruz.
Bu yolla, ev içi alan tüm tahakküm ve güç ilişkileri, toplumsal cinsiyet, etnik kimlik ve sınıf eşitsizlikleri göz ardı edilerek tarifleniyor. Diğer taraftan, eğitimlerde yaratılan ‘hayali kadın’, Bayraktar’ın ifadesiyle “romantik bir akşam yemeği sofrasını çiçeklerle ve mumlarla süsleyerek kuran, her yemeği ayrı kaselere ayrı kaşıkla sunan”, daha sağlıklı olsun diye yemekleri düdüklü tencerede pişiren, süpermarketlerden alışveriş eden, hep güler yüzlü olan bu ‘hayali kadın’la karşılaş(tırıl)an öteki kadınlara ne olduğu üzerine düşünülen son iki bölümü de anmak gerekiyor. Gerçekten de, kendi gündelik hayat deneyimlerinin uzağında duran, orta sınıf hayat tarzının bir arzusu olarak görünen bu annelik haliyle tanışan kadınların değişen ve değişmeyenleri nedir? Halihazırda sürdürdükleri annelik/gelinlik ve ‘karılık’ pratiklerinin üstüne çöken yeni annelik söylemiyle nasıl baş edildiğinin anlatıldığı bölümlerde görüyoruz ki kadınlar, yeni taktikler geliştiriyorlar; ailenin diğer üyeleriyle farklı pazarlıklara girişiyorlar; anlatılanlardan bir şeyleri unutup bir şeyleri daha çok hatırlayarak hayatlarına devam ediyorlar. 

Ortak ezilme düsturu
Fakat bu çalışmanın en önemli vurgularından biri olarak, kadınlar ne derslerde ne de dışarıda, gündelik hayatlarında deneyimledikleri ataerkiden konuşabiliyorlar. Çünkü eğitimlerde dayatılan söylem onları sadece nasıl daha iyi eş ve anne olacakları konusunda konuşmaya zorluyor. Bununla birlikte, verilen eğitimler boyunca söylendiği üzere, ailede yaşanacak tüm olumsuzluklardan sorumlu tutuldukları ve ne derslerde ne de mahalle ortamında tembel/sorumsuz/tutarsız/kolaya kaçan/rahat ‘kötü’ anne görünmek istemedikleri için yaşadıklarından bahsedemiyorlar. Bu belirleme bizi kitabın sonlarına doğru sorulan ve yazar tarafından verilen cevabı heyecanla okuduğum soruya taşıyor: Verilen eğitimlerde yan yana gelen kadınların arasında dayanışma ilişkileri neden görünürleşmiyor? Niye birbirleriyle daha çok konuşmuyorlar? “…Onları deneyimlerinden konuşmaktan alıkoyan ne?”
Kendi hayat deneyimleri hakkında daha da suskunlaş(tırıl)an ‘mahalleli’ kadınlar, bize iktidarın yalnızca dışlayarak değil, içine alarak da hükümet ettiğini bir kez daha göstermekle kalmıyor; ‘ortak ezilme’ düsturuyla kolayca anlaşılamayacak, ‘bilinçlenme’ yoluyla bir çırpıda çözülmeyecek bir meseleyle hala baş başa olduğumuzu hatırlatıyor.

MAKBUL ANNELER
MÜSTAKBEL VATANDAŞLAR
Neoliberal Beden Politikalarında Annelik
Sevi Bayraktar
Ayizi Yayınları
2011, 168 sayfa, 12 TL.