Mantığın bir anlık çöküşü

Mantığın bir anlık çöküşü
Mantığın bir anlık çöküşü

Luchino Visconti (solda) filmin oyuncularından Bjorn Andresen le sette.

Thomas Mann'ın 'mükemmelden daha iyi' uzun hikâyesi 'Venedik'te Ölüm', mantıkla duyguları amansız bir savaşa sokar. Luchino Visconti'nin 1971 yapımı uyarlaması ise 'sorumluluk' duygusundan bir an bile olsun uzaklaşmaz
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

Thomas Mann... 19. yüzyılın sonunda başlayıp 20. yüzyılın ortalarına kadar süren ‘üstün edebiyat’ serüveninde, ‘sanatın anlamı’nı psikolojiden destek alarak açıklayan büyük usta... ‘Yazar’ kavramının içini tıka basa doldurarak başkaları için neredeyse yer bırakmayan ‘edebiyat canavarı’... ‘Alman olma’nın ne anlama geldiği üzerine fikirleriyle ‘ulus’ meselesini deşifre eden, böylece Nazizmi sorgulayıcı bir sonuca ulaşan düşünür... Ve mükemmelliğiyle insanı ‘yazmaktan korkar’ hale getiren müthiş bir kalem...
İlk büyük yapıtını 1901’de ‘Buddenbrooklar: Bir Ailenin Çöküşü’ adlı romanıyla henüz 26 yaşındayken veren Thomas Mann, erken döneminin en önemli metniniyse 1912’de ortaya koyar. ‘Venedik’te Ölüm’dür bu eser ve bir uzun hikâyedir. Sanatın ve sanatçının sorumluluk alanını çizdiği kadar, olanaksız bir aşk hikâyesini de merkeze alır bu metin. Bir yandan sanatçının kendisiyle yaşadığı mücadeleyi anlatırken, mitolojik göndermelerle ‘tanrısal’ bir boyut da kazandırır metnine Thomas Mann. Virgülüne bile dokunmak istemeyeceğiniz dört dörtlük bir sonuca ulaşır yazar, mantıkla duyguları amansız bir savaşa soktuğu yapıtında.
Hikâyenin başkarakteri Gustav von Aschenbach, aristokrat köklere sahip ünlü bir yazardır. Sanatın onun için ifade ettikleri konusunda ‘net’ fikirlere sahiptir, kendini sanatıyla anlamlandırmaktadır. Venedik’e yapacağı yolculuksa yazarın düşüncelerini darmadağın edecek bir serüvene taşıyacaktır onu. Burada karşısına çıkan Tadzio adlı Polonyalı çocuk, Aschenbach’ın tüm dengesini bozacak, onun ‘keskin’ fikirlerini yerle bir edecektir. Tadzio’nun kusursuz güzelliği, onu baştan çıkarır ve giderek dibe doğru çekilmesine vesile olur. Bir yanda sanata dair fikirleri, ahlâkî yargıları, statüsünü koruma içgüdüsü dururken, karşı tarafta sadece Tadzio vardır; tek başına, olanca mağrurluğu ve çekiciliğiyle. Bu ikilem, 50’lerindeki yazarı o güne kadar ‘biriktirdikleri’yle karşı karşıya getirir. Platonik aşkın tutsağı olmuştur artık, tıpkı Apollon’un Dionysos’un ‘kaotik eğlence’sine teslim olduğu gibi. Aschenbach’ın zihninde ve bedeninde süregiden savaş, mantığın çöküşünü de beraberinde getirecek, yazarın o güne kadar inandıklarının ‘güzellik’le silinmesine neden olacaktır...
Thomas Mann’ın Freud ve Nietzsche etkilerini yoğun biçimde yansıttığı hikâyesi, psikanaliz ve mitolojinin buluştuğu benzersiz bir eser. Aschenbach’ın Tadzio’ya olan aşkı, her ne kadar fiktif gibi görünse de, Mann’ın karısıyla birlikte Venedik’e yaptığı bir yolculukta yaşadıklarını ‘düşsel’ bir platforma oturtmasıyla hayat bulur. Evet, yazarın Tadzio’yu görüp etkilendiği bir gerçektir, ama bütün bir hikâyenin ‘bir rüyanın yorumlanması’ gibi okunması da mümkündür. ‘Güzel’e ulaşabilmek için gençlik aşısı arayışına giren Aschenbach, Venedik’e giderken vapurda görüp iğrendiği ‘ genç gibi görünmeye çalışan’ yaşlı adama dönüşür bu uğurda. Entelektüel doğasının beslediği sağduyudan eser kalmaz, sonucu baştan belli olan savaşı kaybeder. Tadzio’ya olan aşkı ölüme kadar götürür onu nihayetinde.
Behçet Necatigil’in ‘mükemmelden daha iyi’ çevirisiyle okuduğumuz ‘Venedik’te Ölüm’, uzun cümlelere ve ayrıntılı tasvirlere karşın, bütünlüğün getirdiği ‘boşluksuz’ bir okuma sürecine hapseder bizi. Mitolojik göndermeleri, Freud’yen saptamaları, entelektüel derinliği, ‘üstün sanat’ın kendini açıkça göstermesi, kelimelerin büyüleyiciliği ve ‘şiirsel’ dokusuyla teslim alır okuru. Yaşlı bir adamın bir erkek çocuğuna aşkını hiçbir ahlâkî yargılamaya mahal vermeden anlatan Thomas Mann, bu durumu ‘tanrısal’ bir motifle destekleyerek ayaklarımızı yerden keser. Özellikle son noktayı koyarken gösterdiği ‘özen’, hem başkarakteri Aschenbach’ın hem de okurun o ana kadar usulca tırmanan duygularını şahlandırır, ‘yaşam ve ölüm’ ikilemini aynı resmin içine sıkıştırır. ‘Kavga’yı kaybeden Aschenbach gibi bizler de başımızı öne eğer, ‘güzellik’e teslim oluruz... 

Luchino Visconti’nin ‘güzellik’i
Gelelim, bu edebiyat başyapıtından Luchino Visconti eliyle sinemaya taşınan bir başka ‘güzellik’e... 1971’de, yani Thomas Mann’ın hikâyesinin yayımlanmasından neredeyse 60 yıl sonra çektiği filmiyle, yazarın dünyasını onun kadar değilse de ona yakın bir mükemmellik anlayışıyla peliküle aktaran Visconti, 100 sayfalık hikâyeyi iki saatlik bir filme dönüştürürken ‘sorumluluk’ duygusundan bir an bile olsun uzaklaşmaz. Evet, kimi değişiklikler yapar hikâyede, ama bunların bütünü yıpratmasına izin vermez.
Hikâyede Aschenbach bir yazarken, filmde bir bestecidir. Ama sanat konusundaki fikirlerinde herhangi bir değişim söz konusu değildir. Karakterin geçmişine dair hikâyede olmayan ayrıntılar da konmuştur filme. Bunların daha çok sanatçının kendisiyle mücadelesini ete kemiğe büründürme amacıyla yerleştirildiği görülür. Kitaptaki ‘iç savaş’ın dışavurumudur biraz da bu görüntüler. Visconti, karakterin sürekli olarak kendisiyle mücadele etmesini bir noktaya kadar aynen korur, ama geçmişe döndüğü sahnelerde, Aschenbach’ın arkadaşı Alfred’le yaptığı ‘sanatsal’ tartışmalarla tezin antitezini de bir karakter olarak karşımıza getirir. Bu tercih, sinema dili açısından gerekli gibidir ama Thomas Mann’ın metnindeki etkinin kısmen azaldığına şahit oluruz. Filmde bizi az da olsa rahatsız eden tek şey budur belki de.
‘Venedik’te Ölüm’ün değeri, daha çok ‘mantığın saf dışı kaldığı tutku’yu mükemmelen resmetmesinden gelir. Aschenbach’ın Tadzio’yu uzaktan uzağa giderek büyüyen bur tutkuyla sevmesini kusursuzca aktarır film. Dirk Bogarde, başkarakterin duygusuna yapışan bir performansa ulaşırken, Tadzio’yu canlandıran İsveçli aktör Björn Andrésen de kitap sayfalarından çıkıp gelmiş gibidir. Thomas Mann’ın betimlediği Tadzio odur adeta. Tadzio’nun Aschenbach’ı yavaş yavaş aşkın tuzağına çekmesi, filmde öylesine etkili bir biçimde gösterilir ki, ruhunu ‘sefa’ya kaptıran başkarakterin dibe vurup orada çörekleneceği dakika gelmesin isteriz; bu ‘oyun’ sonsuza kadar devam etsin, Aschenbach’ın ‘acıyı bal eyleyen’ serüveni kesintiye uğramasın...
Luchino Visconti, Thomas Mann’ın ‘dokunmaya kıyamayacağınız’ metnini uyarlarken hikâyedeki ‘dışavurumcu’ karakterleri de etkin bir bakışla yansıtır. ‘Genç olmaya çalışan yaşlı adam’ ya da otele gelen çalgıcıların solisti gibi karakterler, hikâyedeki ‘olduğu gibi görünmeyen’, başka birine dönüşmek isteyenleri temsil ederler. Aschenbach’ın yazgısına da projeksiyon tutar bu karakterler, onun saçlarını boyatıp makyaj yaptırmasına kadar uzanacak ‘güzelleşme’ çabasının fragmanı gibidirler. ‘Sadelik’le beslenen Aschenbach, ‘olduğu gibi görünmeyen’ rengarenk bir karaktere dönüşecektir nihayetinde, aşkının peşinden sonsuzluğa doğru koşarken...
Not: ‘Venedik’te Ölüm’ün DVD’sini raflarda bulmanız mümkün.

VENEDİK’TE ÖLÜM
Thomas Mann
Çeviren: Behçet Necatigil
Can Yayınları
2011 (8. baskı),
103 sayfa
8.5 TL.