Margaret Atwood: Ustopya'ya giden yol

Margaret Atwood: Ustopya'ya giden yol
Margaret Atwood: Ustopya'ya giden yol

Hizmetçinin Hikayesi İngiliz Ulusal Operası tarafından sahnelenirken.

Atwood yapıtlarını bilimkurgu olarak adlandırmak istemediği için eleştirilmişti. Peki, bilimkurgu nedir ve yazarın baştan beri süregelen yeni dünyalar yaratma tutkusuyla nasıl bir bağlantısı vardır?
Haber: MARGARET ATWOOD / Arşivi

Geçen günlerde bir okuyucu ve yazar olarak bilimkurguyla olan ilişkimi gözden geçirmeye karar verdim. Kendimi bildim bileli var olan bir ilişki bu ve çocukken yazdığım şeylerin çoğu, bilimkurgu etiketini hak ediyor. Pek çok çocuk gibi ben de yeni dünyaların mucidiydim. Benimkiler kaba hatlarıyla tasarlanmış dünyalardı, insanın altı yedi yaşlarındayken tasarlayacağı türden şeylerdi ama hiçbiri günümüz dünyasına benzemiyordu, ki böylesi de bilimkurgunun değişmeyen özelliklerinden biri. Dick ve Jane beni ilgilendirmiyordu: Aşırı normal karakterler beni ikna etmeye yetmiyordu. Saturn bana daha uygundu. Ve hatta daha uzak dünyaları seviyordum. İlk aşklarımız farklı kılıklara bürünerek de olsa sık sık yeniden hayatımıza girer ya da Wordsworth’ün kelimeleriyle ifade edecek olursak: ‘‘Çocuk, kadının annesidir. Bugüne dek kimsenin sosyolojik gerçekçilik olarak sınıflamayacağı üç roman yazdım: Hizmetçinin Hikâyesi (The Handmaid’s Tale), Oryx ve Crake, (Oryx and Crake ) Selin Yılı (The Year of the Flood). Bu kitapların bilimkurgu olup olmadığı bana sık sık soruluyor. Gerçi bazen sormuyor da doğrudan düşüncelerini dile getiriyorlar: Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ne kadar bilimkurguysa bu kitapların da o kadar bilimkurgu olduğunu düşündüklerinden, bu etiketten kaçındığım için bana züppe veya hain damgasını vuruyorlar. “İyi ama Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, Mars Günlükleri’yle kıyaslandığında bilimkurgu kabul edilebilir mi?”diye soruyorum ve bence asıl mesele, yanıtın hayır olmasında yatıyor. 

İmkân ve ihtimal dahilinde
Bilimkurgu dünyasıyla veya dünyalarıyla ilişkimi gözden geçirme arzumun aslında bir sebebi var. 2009’da Selin Yılı yayımlandı, başka bir dünyayı incelediğim ikinci yapıttı –daha net konuşmak gerekirse, gezegenimizin gelecekteki halini ele alıyordum. Bilimkurgu ve fantastik edebiyatın kraliçelerinden Ursula K. Leguin, Selin Yılı’nı Oryx ve Crake’le beraber değerlendirdi. 2009’da yazdığı eleştirinin ilk paragrafı öyle bir gürültüye neden oldu ki ne zaman bir okuma gününe katılsam, izleyicilerle söyleşi bölümünde bana neden bilimkurgu etiketinden kaçındığım soruluyor. İşte Le Guin’in insanları böyle sorular sormaya teşvik eden cümlelerini: “Bana göre Hizmetçinin Hikâyesi, Oryx ve Crake ve şimdi de Selin Yılı, bilimkurguya ait olduğunu düşündüğüm bir özelliğe sahip: Günümüz dünyasından uzaklaşıp yakın geleceği öngörülerle karışık alaycı bir dille keşfe çıkmak. Ama Margaret Atwood, romanlarına bilimkurgu denmesini istemiyor. Yakın zamanda yayımlanan deneme kitabı Hareketli Hedefler’de (Moving Targets) romanlarına konu olan her şey imkân ve ihtimal dâhilinde olduğu, hatta çoktan gerçekleşmiş olabileceği için onlara bilimkurgu denemeyeceğini savunuyor. Ona göre bilimkurgu, adından da anlaşılacağı üzere kurguyu yani bugün gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyleri içermeli. Bana göre keyfi ve sınırlı olan bu tanımı benimsemesinin sebebi, sanırım romanlarının okuyucular, eleştirmenler ve ödül veren kurumlar tarafından hâlâ küçümsenen bir tür olan bilimkurguyla özdeşleştirilmemesine engel olmak. Anladığım kadarıyla Atwood dar kafalı edebiyatçıların kendisini edebiyatın gettosuna itmelerinden korkuyor.”
Burada bahsi geçen sebep, kesinlikle benim bilimkurgu başlığından uzak durmayı istememin altında yatan sebeplerden biri değil. Ben, bilimkurgu dediğim zaman, H. G. Wells’in Marslıların metal gemilerle dünyaya saldırdıkları Dünyalar Savaşı yapıtının soyundan gelen kitapları kastediyorum -bu kitaptaki olayların gerçekleşmesi mümkün değil. Oysa Jules Verne’in denizaltılar ve balonla seyahat gibi konuları içeren kitaplarının soyundan gelen kitaplar, bana göre daha çok “varsayımsal kurgu” başlığını hak ediyor -bu kitaplardaki olaylar, yazıldıkları dönemde gerçekleşmemiş olsalar da ileride gerçekleşebilecek şeyler. Ben kitaplarımı bu ikinci kategoriye yerleştirmeyi tercih ediyorum; Marslılar ile aynı kategoriye değil. 

Le Guin’in tanımı
Ancak 2010 yılında Le Guin’le yaptığımız bir tartışmanın sonucunda, onun bilimkurgu derken kastettiği şeyin, benim varsayımsal kurgu başlığı altında andığım, yani gerçekleşebilecek şeyler olduğunu keşfettim, gerçek olamayacak şeyleri ise fantastik edebiyat başlığı altında sınıflandırıyordu. Yani ona göre, ejderhaların yanı sıra sanırım Yıldız Savaşları filmi ve Uzay Yolu serisinin çoğu da fantastik etiketini hak ediyor. Mary Shelley’nin Frankenstein’ı ise Le Guin’in bilimkurgu tanımına dâhil edilebilir çünkü yazarının, ölülerin canlandırılmasında elektriğin kullanılabileceğine inanmak için geçerli nedenleri vardı. Ya Dünyalar Savaşı? İnsanlar o dönemde Mars’ta hayat olduğuna inanıyordu ve uzay yolculuğunun da mümkün olduğu düşünüldüğü için, o kitap da Leguin tarafından bilimkurgu olarak sınıflandırılabilir. En azından kısmen. Le Guin’in bilimkurgu derken kastettiği, benim varsayımsal kurgu derken kastettiğim şeyler; fantastik derken kastettiği şeylerse benim bilimkurgu olarak nitelediğim eserlerin bazılarını içeriyor.
Bilimkurgunun deneyimli isimlerinden Bruce Sterling, 1989’da yazdığı denemede bilimkurgunun durumunu değerlendirmiş ve Cereyan tanımını edebiyatımıza kazandırmıştı. Şöyle diyordu Sterling: “Henüz kategorileştirilmemiş olan yeni bir türden bahsetmek istiyorum… Kabul edilmiş gerçekliğe karşı çıkan çağdaş bir yazı biçimi bu. Fantastik, bazen gerçeküstü ve kimi zaman gelecekle ilgili varsayımlar içeriyor. Ama bunların hiçbiri, klasik bilimkurgulardaki gibi sunulmuyor. Merak ve keşif duygusu yok, bunlar çoğunlukla çağın ruhuna da uygun olarak kendinizi garip hissetmenize neden olan kitaplar.”
Hayal edilen tüm bu dünyalar, içinde yaşadığımız dünyadan farklı bir yerde duruyorlar –başka bir zamanda, başka bir boyutta olabiliyorlar, ruhlar dünyasına açılan bir kapıdan geçilerek veya bilinenle bilinmeyeni birbirinden ayıran sınır geçilerek ulaşılabiliyor onlara. Bilimkurgu, varsayımsal kurgu, kılıç ve büyücülük kitapları veya Cereyan: Bunların hepsi, ‘şaşırtıcı hikâyeler’ şemsiyesinin altına toplanabilir. Ama benim onlara verdiğim ad ‘Ustopya’. Ustopya, ütopya kelimesiyle distopya kelimelerini birleştirerek uydurduğum bir kelime, mükemmel toplum kurgusu hayaliyle zıddını birleştiriyor. Her iki kurgu da bana göre, edilgen bir biçimde de olsa kendi zıddını içerir. Ustopia, bir yer olmanın ötesinde aynı zamanda bir ruh hali. Marlowe’un Doktor Faustus’unda, Mephisto’nun cehennemin bir yer’den ibaret olmadığını söyleyişini hatırlayın: “Cehennemin sınırları yoktur,” der Mephisto. “Tek bir yer değil, bizim olduğumuz her yerdir ve hep orada olacağız.” Peki kendi ustopyalarımı, var olmayan o yerleri yaratmaya nasıl başladım? Neden gerçekçi romanlardan distopyalara atladım? Pek çok “edebi” yazarın, bilimkurgu veya polisiye yazdıkları zaman suçlandığı gibi ticari mi davranıyordum? Hayır. Hizmetçinin Hikâyesi’ni yazmak oldukça garip bir deneyimdi, ince buz üzerinde kaymak gibiydi. Tarihsel olarak baktığımızda, ustopyaların mutlu hikâyeler olmadığını görürüz. İnsanın aklına kaçınılmaz olarak şu soru geliyor: İyi de her şey kötüye gidecekse hatalarımızı düzeltmeye, kötüye gidişi durdurmaya çalışmaya gerek yok mu? Elbette var. Eğer gerekli bakımları ve değişiklikleri yapmazsak, işler büyük bir hızla daha da kötüye gidebilir. Elbette birşeyleri düzeltmeye çalışmalıyız, en azından elimizden geleni yapmalıyız. Ama hiçbir şeyi mükemmelleştirmeye çalışmamalıyız. Çünkü o yol, genelde toplu mezarlara gider. Biz bize mahkûmuz, hiçbirimiz mükemmel değiliz ama elimizden geleni yapmak zorundayız. Benim de ustopyaya uzanan yolda yapmaya çalıştığım bu.
The Guardian’ın 14 Ekim 2011 tarihli sayısından kısaltıralarak Z. Heyzen Ateş tarafından çevirilmiştir.