Marksizm ve hayatın içinde olmak

Marksizm ve hayatın içinde olmak
Marksizm ve hayatın içinde olmak
Marksizm, bazı ayrıksı bölgeler dışında, niçin gezegenimizin her yerinde azınlıkta kalmıştır?
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Kapitalizmin yıkmak için yapmaya zorunlu doğası, bir bakıma onun kendini yenileyebilme gizilgücünü de gösteriyor. Son yüz yıldan beri yıkılacağı günü gözlediğimiz kapitalizm, aynı dönemde yaşadığı iki devasa krizden de büyük yaralar aldı, ama yok olmadı. Marx’ın, kapitalizmin bir yüz yıl sonrasına ilişkin ‘Manifesto’da yaptığı öngörülerin aynıyla gerçekleştiği söylenemez. Aynıyla, diyerek sanırım yanlış da yapıyoruz. Öyle ya, “nihilizm, durdurulamaz yıkım, hayatın darmadağın olması, çiğnenmesi, karanlığın yüreği, dehşet...” bireylerin hayatında gitgide daha çok duyulur endişeler ve gerçek durumlar olsa da, bu toplumsal göstergelere bakarak kapitalizmin yıkılacağını söylemek inandırıcı olmaz.
Belki böyle bakmamak da gerekiyor. Kapitalizmin devrimci zor yoluyla yıkılması deneyiminin yol açtığı onmaz düş kırıklıkları, özünde devrimci, biçimde reformcu, ya da radikal-reformcu ve başka savaşım biçimlerinin de köktenci değişimlere yol açabileceği düşüncesinin sahici bir gerçekliği olduğunu hatırlattı. Krizler elbette kapitalizmin varoluş biçimini tehdit ediyor, dayanaklarını sarsıyor ve her seferinde sistemi sorgulayan yığınları genişletiyor; gelgelelim, krizden kurtulma kararlılığı, bu kahrolası sistemin esnekliğini artırırken, “burjuvazinin yıkım ve kaostan kazanç sağlama kapasitesi düşünülürse, bu krizler pekâlâ sarmal halinde biteviye devam edebilir; insanları, aileleri, şirketleri, kentleri ezse de burjuva toplum hayatı ve iktidarına hiç dokunmadan sürebilir.” 

Düşüncenin iklimi
Üstelik durumumuz hep Gramsci’nin belirttiği bıçak sırtında asılı kaldı: aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği. İlki zaman içinde çoğalırken, ikincisi herhalde azaldı. Demek sosyalizm idealini bugün daha dengesiz, eşitsiz koşullarda korumaya çalışıyoruz. Bu yenilgiler ve geri çekilmeler ilk kez yaşanmıyor ve bir kurtarıcı varsa, o da düşüncenin kararlı iklimine ve zengin derinliğine sığınmaktır. Marksizm, daha baştan modernizm içinde kurulmuş bir yeni zamanlar düşüncesi olsaydı, bugün hâlâ akılla iradenin uyumu içinde yaşıyor olabilirdi. Sosyalizmin somut başarısızlıkları Marx’ı doğrudan ilgilendirmez; dilerseniz, sonra ona eklenerek Marksizmi bir siyaset bilimine dönüştüren düşünce dizgeleriyle Marx’ın düşüncelerini aynı tartıya çıkarabilirsiniz, ama yanlış yapmış olursunuz. Ötekiler iktidar ve siyaset dünyasında buzul zamanlara mahkûmken, Marksizm kesintisiz biçimde tartışılma, deşilme, yorumlanma, yenilenme gizilgücünü sürdürüyor.
Marksizm, bazı ayrıksı bölgeler dışında, niçin gezegenimizin her yerinde azınlıkta kalmış ve etkinlik alanı gitgide sınırlanmıştır? İkinci Savaş ertesinde Avrupa’nın yaşadığı ölçüsüz yıkım içinde güvenilir bir seçenek olarak görülen komünist partilerin yükselişine tanık olundu elbette, ama “devrimler bastırıldığında veya ihanete uğradığında, radikal kaynaşmanın yerini parçalanma aldığında gerek Marksizm, gerekse modernizm birer ortodoksi halini almış ve kendi ayrı ve aynı derecede güvenilmez yollarında gitmişlerdir” (MB). Sosyalizm, kapitalizmin karşısına bir sistem olarak çıkınca, modernizm bir yandan kapitalizmin kucağında kaldı, öbür yandan da kapitalizm soğuk savaş ile modernizmi de büsbütün alteden bir yeni toplumsal histeri dalgasına gömüldü. 

Ortodoksluk değil, yaratıcılık
Mashall Berman, Marksizm ile modernizmi bir araya getiren sanatçılardan söz ederken, 1920’lerin gerçeküstücülüğünü ve Mayakovski, Brecht, Benjamin, Adorno ve Sartre’ı örnek gösteriyor. Ne ki, tam tersini de anıyor: “Lukács en çok sözü edilen ve etkileyici bir örnektir: Komintern tarafından daha önceki bütün modernist çalışmalarını reddetmeye zorlanan Lukács, modernizmi ve onun bütün yapıtlarını aşağılamak için onlarca yıl ve ciltler dolusu kitap harcamıştır.” Bana kalırsa, edebiyat düşüncesi ve eleştiri alanındaki en acı örnektir Lukács; büyük bir düşünürün sonunda bütün bütüne yanlış yargıları siyasal sorumluluk ve görev bilinci, yani ideoloji illeti yüzünden öne sürmek zorunda kalması, trajiktir. Belki bugün, O yazdıklarına gerçekten inanıyor muydu Lukács, sorusu da sorulabilir.
Neden sonra, ortodoks Marksizm edebiyatı adamakıllı görevci bir estetiğin içine sıkıştırırken, “Ortodoks modernistlerse toplum ve tarihten bağımsız, koşulsuz ‘arı’ bir sanatın hâlesini yeniden kafalarına geçirmekte hiç duraksamamışlardır.”
Aslında sosyalizmin iktidar olma biçimlerinin, sözgelimi komünist partilerin kurduğu sınıf iktidarlarının, demokratik hak ve özgürlükleri alabildiğine sınırlayıp toplumun azınlığı adına çoğunluğun üstünde zor kullanma biçimlerine savrulması, zoru içselleştirmiş bir kültürün de yaratıcısı oldu. Doğası gereği özgürlük içinde yaşayan edebiyat, sınırsızca gelişme koşullarından olunca, kısıtlı bir yaratıcılığı kendisiymiş gibi de sunar. Toplumcu gerçekçiliğin yaptığı da, Ortodoks modernizmin oysa aynı yerde buluşabileceği Marksizmden kaçmasının nedeni de buydu; çünkü modernist yazarlar, orada kendilerini içinde bulabilecekleri bir yaratım alanı olmadığını haklı olarak görüyordu.
Marshall Berman, Marksizm adına hiç boşlamadığı iyimserliğiyle şunları belirtiyor ki, geç olmadıysa, düşünülmeli: “Marx ile modernizmin kaynaşması Marksizmin aşırı katı yapısını eritecek –ya da en azından ısıtıp buzlarını çözecek–, modernist sanat ve düşünceye ise yeni bir kuvvet sağlayıp umulmadık bir derinlik ve tını kazandıracaktır. Modernizmi çağımızın realizmi haline getirecektir.”
Berman söcüklerini tartmadan yazmaz: modernizm ile Marx’ın kaynaşmasından söz ettiğinde, üstünde adamakıllı durmaya değer bir düşünce öne sürüyor; Marksizm demiş olsaydı, belki verili ve dizgesel, katı yapılı bir düşünme biçiminden söz etmiş, kaynaşma yolunu tıkamış olacaktı. Oysa Marksizmi, Marx’ın sürekli yenilenebilen, yorumlanabilen düşünceleri olarak alırsanız, onun zenginliğini ve olanaklarını doğru bir bakış açısı, görme ve yorumlama biçimi olarak kullanabilirsiniz. Yaratıcı Marksizm, yazarın yazdıklarına hiçbir zaman doğrudan yansımaz, ama onu içselleştirmenin, edebiyat yapıtlarını anlama ve anlamlandırma biçimi edinmenin en pırıltılı yollarından biri olduğu da pekâlâ belirtilebilir.
Modernizmin çağımızın gerçekçiliğine dönüşmesiyse, sözün anlamını katılaştırmadan çözebilenler için, belki bir geçmodernizm anlayışı olarak yerindedir. Gerçekçilikten, edebiyatın hayatla kurduğu ilişkinin nesnelliğini, insana dönüklüğünü anlıyorsak eğer, günümüzde kendini daha çok hissettiren geçmodernizm olgusunun Marx’ın yaratıcı düşünme biçimiyle kesişebileceğini, ondan yararlanabileceğini saptayabiliriz.
Özgür düşünme ve bireyliğe sahip çıkma bilinci, tarihte hiçbir zaman modernizmin aşıladığı kadar güçlü dozda verilmemişti. Avrupa’da güç yitirmeye başladığı yıllarda, gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkelerde alanınını genişleterek ilerlemeyi sürdüren modernizm, böylece bireylik hakları ve toplumsal özgürlük ilkelerinin de dört bir yana yayılmasını sağladı. “Modernizmi, sürekli değişen bir dünyada kendimizi evimizde hissetmek için yapılan bir mücadele” olarak aldığımızda, içinde yaşadığımız, çalıştığımız, düşündüğümüz ve davrandığımız bütün hayatı nasıl düzenleyebileceğimizi de görmüş oluruz.
Öte yandan, o hayatın nasıl düzenlenmemesi gerektiğini de. Sözgelimi günümüzün kentlerini yalnızca rantı yükselterek yeniden inşa eden siyasal iktidarlar, moderniteyi yıkmak için bilinçsiz bir çaba gösterdiklerini belki düşünmüyorlar bile. Berman, Brasilia kentinin nasıl bir adatmaca olduğundan çıkarak kentlerin yaşadığı değişimi modernlik açısından yorumlarken, çevremize nasıl bakmamız gerektiğine ilişkin dersler veriyor.
Kent hayatının, büyük meydanları vazgeçilmez insan ilişkileri merkezleri olarak tasarlaması gerektiğini düşününce, sözgelimi bizdeki büyük kentlerin meydanlarının nasıl yok edildiğini başka bir gözle değerlendiriyoruz. Bizdeki en tipik örneklerden biri Ankara ’nın Kızılay Meydanı. Kent modernitesinin yarattığı Kızılay Meydanı, Ankaralıların bir araya geldiği, buluşma noktası olarak gördüğü, zaman geçirdiği bir kamusal hayat alanıyken, Melih Gökçek tarafından yok edilmiş durumda. Demek modernitenin yok oluşuna ışık tutan bir olgu olarak, bir Kızılay Meydanı tarihi de yeniden yorumlanarak yazılabilir. Modern hayatın yok edilmesi süreci, onun hayat alanlarının yok edilmesiyle tamamlanır.

notoskitap.blogspot.com