Marksizm ve modernizm

Marksizm ve modernizm
Marksizm ve modernizm
Halil Berktay, hem ince ayarlar vermeye çalışıp hem de nalıncı keseriyle Marksizmi değerlendirdiği söyleşide, liberalizme 'korkunç düşman' bir Marksizm tasavvuru yaratıp onu bir de milliyeçilikle özdeşleştirmesi, eleştiriyi ayağa düşürmenin, siyasetin dili ve gözlüğüyle Marksizmi değerlendirmenin sıkı bir örneğiydi
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Marx’ın asıl çabası da modern zamanların ve onun ürettiği somut hayatın açıklanıp yorumlanmasıydı. Kapital de bunun ürünüydü. Bu çabanın sonunda ortaya çıkan düşüncenin nasıl adlandırılacağına ilişkin kesin bir tanım yapılamamasının nedeni Marksizmin bütüncü olma amacıdır. Marksizm kuram mı, felsefe mi, siyaset bilimi mi, ideoloji mi? Bunların bazılarının üstünden kolayca atlayabilirsiniz elbette, sözgelimi onu bir ideoloji olarak alanların düşünceyle kurdukları ilişkinin ancak hayatı anlatan bir karikatür olacağını söyleyebiliriz. Marx’ın, gezegenin öteki bütün bölgelerinden önce de Avrupa ’da hayatı çepeçevre saran modernleşmenin içine doğmuş olması aslında çok önemliydi; önemliydi ama sonuçta bu yanı gene de topal kaldıysa, bunda Marksizmin kendi yarattığı sorunların ve boşlukların payı kadar, ona ideolojik bir çerçeve içinden bakanların görme biçiminin de etkisi var. Marshall Berman’ın, ‘Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor’da, Marksizm ile modernizm arasındaki ilişkiyi çözümleme biçimi ve çıkardığı sonuçlar çok değerli. Berman, modernizm literatüründe Marx’ın hiç geçmediğini saptadıktan sonra, içten bir hayıflanmayla şunları söylüyor: “Modernist kültür ve bilinç çoğu zaman onun kuşağına, 1840’lar kuşağına –Baudelaire, Flaubert, Wagner, Kierkegaard, Dostoyevski’ye– kadar uzatılır ama Marx bu soyağacında küçük bir dal olarak bile yer almaz.”
Niçin? Derin bir soluk alıp düşünelim: Marx’ın modernizm literatüründe yer alamamamış olmasının, kendini Marksizm içinde gören düşünce insanlarını ya da aşağıdan ve yukarıdan siyasal kişilikleri ilgilendirdiğini hatırlıyor musunuz? Bizde ilgilendirmediğine tanıklık ettik, ama Avrupa’daki Marksist hareketler içinde de –ister Komintern gölgesinde yaşamış, ister bağımsız kalmış olsunlar–, böyle bir sorun üstüne pek kafa yorulmadı. Bir yandan modernizmin ucuna tutunurken, daha da çok modernizm öncesinin düşünme biçimi içinden çıkmış bir düşünce olarak kabul edildi Marksizm; dolayısıyla “herkes Marx ve modernistlerin ayrı dünyalara ait olduğu konusunda hemfikir” oldu. 

Modernizmle ilişki baştan koptu
Marksizmi modernizm karşısında değersiz bulanlarla tam tersine değerli bulanların en kararlı olanları, aslında aynı zaman içinde bir arada yaşayanlar arasından daha çok çıkmışsa, bunun nedeni ideolojik ve siyasal çatışmanın iki yanında bulunmalarıdır. Çatışma küllendikten ve daha serinkanlı ve nitelikli düşünceler üretilmeye başladıktan sonra, birbirine üstünlük kuran iki kültür arasında kalmak yerine, her şey yerine oturmaya başladı: Marksizm, modernizmle olması gereken ilişkiyi kuramamıştı.
Marshall Berman, Marrx’ın “katı olan her şey buharlaşıyor” sözünün ne denli olağanüstü bir imge olduğunu haklı olarak belirtirken, bu imgenin tasavvur gücündeki görkemin, yoğun ve dramatik gücünün, bakış açısındaki ikircimin taşıdığı enerjinin, “modernist imgelemin köşetaşları arasında” sayılageldiğini özellikle vurguluyor. “Rimbaud ya da Nietzsche’de, Rilke ya da Yeats’de görmeyi umduğumuz şeylerdir bunlar.” Öte yandan, Komünist Manifesto’da “Her şey dağılıyor, merkez yerinde durmuyor” derken Marx, modern burjuva toplumunu içeriden bütün karanlık köşelerine sızarak çözümleyip eleştirirken, dahasını da söylüyor:
“Katı olan her şey buharlaşıp havaya karışıyor, kutsal olan her şey dünyevileşiyor, ve insanlar nihayet kendi gerçek yaşam koşulları ve diğer insanlarla ilişkiye yüzleşmeye zorlanıyorlar.”
İç içe geçmiş bu üç tümceyi okuyunca apaçık görünüyor ki, Marx aslında tam bir modernistti. Ne zaman? ‘Manifesto’yu yazdığı yıllarda. “Manifesto modernist kültürün en derin öngörülerinden bazılarını dile getirirken, bir yandan da onun en derin çelişkilerinden bazılarını dramatize etmektedir”, buna hiç kuşku yok, ama sorun da, orada kalınamamasıydı.
Halil Berktay’ın, Neşe Düzel ile yaptığı, hem ince ayarlar vermeye çalışıp hem de nalıncı keseriyle Marksizmi değerlendirdiği söyleşide, liberalizme “korkunç düşman” bir Marksizm tasavvuru yaratıp onu bir de milliyeçilikle özdeşleştirmesi, eleştiriyi ayağa düşürmenin, siyasetin dili ve gözlüğüyle Marksizmi değerlendirmenin sıkı bir örneğiydi. Elbette çok uzun söz gerektiren bu konunun kısası, “Marx burjuvaziyi gömerek değil, överek başlamıştı işe”, kendisinden önce hiç kimsenin kalkışmadığı bir işçilik ve esneklikle burjuva toplumunu eleştirmişti. Marx’ın milliyetçiliğe gereksinimi olmadı. Siyasetin gerekleri sonradan üretti o arızaları.
Marksizm, önce 1848 Devrimleri, ardından 1871 Paris Komünü ile karşı karşıya kalınca, kendisini var eden düşünsel derinliğinden yukarı çıkıp somut gelişmelere, devlet ve iktidar sorunlarına sürekli karşılıklar getirmeye ve karşıtlarıyla bu düzeyde tartışmaya başladı, eski kavramların yerine yenisini koydu ve yeni kavramlar sınıf savaşımının o günlerdeki ve gelecekteki biçimlerine uydurulduğunda, kaçınılmaz bir sonuç olarak, modernizmle o yıllarda daha sıkılaşmamış bağlarını çözmeye başladı. 

Siyasal amaçların rehberi
Marksizm yeni bir dünyaya açılıyordu artık. Avrupa’da yolunu zor kullanarak açmaya çalışan komünist hareketlerin rehberi olmaya başladıktan sonra, bütün bütüne değil, ama aynı zamanda siyasal amaçların da ışığına dönüşünce, bireylerin kendi yaşam koşullarına, burjuva toplumu içindeki varoluş biçimlerine ve konumlarını aynı zamanda bireysel olarak değiştirme amaçlarına ilişkin düşüncelerini geri çekmeye, toplumsal olanı öne çıkarmaya başladı. 1848’den 1945’e uzanan bir yüzyıllık sert savaşım koşullarında, tekil olanın üstünden her zaman atlayıp bütünü gözeten bir dünya görüşü olarak el üstünde tutuldu. Artık modernizmin ıskalanması kaçınılmazdı. Aynı kültürün iki sağlam karası, tam ortadan yaşanan çöküntüyle iki ayrı parçaya dönüştü.
Marksizmin bireyi toplumsallaştırıp insan emeğini bütüne, topluma, sonunda sosyalizmin iktidar hayallerine bağlanmasına yol açan düşünme biçimi, bir yol kazıcısı gibi ardından gelen komünist hareketlerin, bireyi bu kez büsbütün feda eden amaçlarının da çığ gibi akıp gitmesinin önünü açtı. Artık çıkıntılık etmeye gerek yoktu. 1968’den 1990’lara kadar sosyalizm içinde yaşananlar da buna bizim dünyamızda tanıklık etmeye yeter aslında. Marshall Berman, “Alman İdeolojisi’nde (1845-46) komünizmin amacı ‘bireylerin kendilerindeki kapasitelerin tümden gelişimi’ olarak ifade edilir,” diyor ve bireylerin kendi zenginliklerini bir cemaatin içinde ortaya çıkarabileceklerini de belirtiyor, ama konunun ancak bir yüzünü göstermiş oluyor. Hem sonra, bunlar da Marx’ın 1848 Devrimlerinden önceki zenginliğini gösterir. Komünizmin bu yaklaşımının onun bireyselciliğini ve “su götürmez ölçülerde modern”liğini gösterdiğini belirtirken, Berman konunun öteki yüzüne bakmıyor.
Belki sayısız Marx yorumu içinde Marshall Berman’ın bu yaklaşımı da eritilebilir, ama doğru olmaz. “Eliot, Kafka, Schoenberg, Gertrude Stein ve Artaud’ya yakın, modernist bir Marx’a sahiden ihtiyacımız var mı?” diye soruyor Berman. Hem de nasıl. Üstelik bu şansı çok büyük bir birikimle taşıyabilecek durumdayken, sınıf savaşımının aldığı sert biçimler, ne yazık ki onu modernist akrabalarından uzaklaştırdı. Sonra da yirminci yüzyılın son çeyreğine dek, adamakıllı yakınlık kurduğu herhangi bir düşünce dizgesi bulamadı. Demek ki bir başına taşıdığı zenginlikle o günden bugüne hayatı açıklamayı sürdürürken, sürekli yorumlanabilir ve yenilenebilir özünü de korumasına karşın, gitgide daha çok dışavuran kara deliklerinin taşıdığı yüksek enerji, etkisinin azalmasına da neden oldu.

Hem dünya pazarının yayıldıkça bölgesel pazarları yok ettiğini, insanların giderek daha kozmopolit ve uluslararası bir nitelik kazandığını, dolayısıyla insanların isteklerinin yerel pazarların olanaklarının çok ötesine geçtiğini görüp hem de insanı dar kalıplar içinde kalmaya zorlamak, Marksistlerin içinde kavruldukları totoloji oldu. Toplumcu gerçekçi edebiyatı modernizmin çok parlak yazarlarının karşısına çıkarmak, absürt olduğu kadar, Marksizmin yirminci yüzyılın başlarında aldığı biçimlerin sonucuydu. Lukács gibi büyük bir düşünür, kendi dünyasını bu yolda feda etti. İletişim araçlarının dünyayı çepeçevre sarmaya başlamasıyla birlikte çiçek gibi dışa açılmasının olanaklarını değerlendirmeye çalışan bireyi içine kapanmaya zorlamak, siyasal zorun kullanılmasını gerektirecekti.
Hiçbir şey nedensiz yaşanmadı. Modernitenin yaralarını daha nitelikli bir moderniteyle sarabilirdi Marksizm, ama bu amaçtan uzaklaşmıştı…

notoskitap.blogspot.com