Masumiyet kurtlara teslim

Masumiyet kurtlara teslim
Masumiyet kurtlara teslim
Sabahattin Ali'nin 1938 tarihli hikâyesi 'Ayran', bozuk düzenin ezdiği yoksulun kayboluşa doğru giden yazgısını anlatırken, sekiz sayfalık hikâyeden uyarladığı 'Kar Beyaz'la 'şiirli' bir gerçekliğe ulaşıyor Selim Güneş
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

Şairliği ve romancılığı da güçlü olmasına karşın, hikâyeciliğiyle Türkiye edebiyatında bambaşka bir yere oturan Sabahattin Ali, kısacık hayatına (ölümü bu ülke için bir utançtır ve utanç olarak kalacaktır) sığdırdığı sayısız hikâyeyle Türkiye’nin gerçeklerine ‘yapışan’ bir yazar olmayı başarmıştır. Bugün bile değişmeyen ve değişmesi de beklenmeyen ‘bozuk düzen’in insanlar üzerindeki ‘umut kırıcı’ etkisini hikâyelerine malzeme yapan, ‘küçük insan’ın ezilerek daha da küçültülmesini çarpıcı tespitlerle yapıtına yansıtan, okurun duygularını harekete geçiren üslubuyla ‘tetikleyici’ etkiye de sahip olan yazar, bu özellikleriyle otoritenin ‘düşmanı’ olarak görülmüştür her daim. ‘Kuşkulu’ ölümü de bu durumun bir yansımasıdır aslına bakarsanız.
Yazarın 1936 ile 1942 yılları arasında kaleme aldığı 13 hikâyeyi barındıran ‘Yeni Dünya ’, ilk yayımlanışı 1943 yılına denk gelen tam bir ‘hazine’. Ancak bu yazıda, konumuz gereği 13 hikâyenin 12’sinden bahsetmeyeceğiz. Kitabın dördüncü hikâyesi olan ve sadece sekiz sayfalık bir yer kaplayan ‘Ayran’a yönelteceğiz ilgimizi ve onun üzerine fikirlerimizi paylaşacağız sizlerle.
‘Ayran’, Hasan adında yoksul bir köylü çocuğun bir günlük hikâyesine taşır bizleri. Babası olmayan, annesi nahiyede hizmetçilik yapan, dolayısıyla da iki küçük kardeşine bakmak zorunda olan Hasan, her gün olduğu gibi o kış günü de evinden istasyona doğru uzanan yola düşer. Amacı güğümündeki ayranı satıp kardeşlerine kuru ekmek alıp yedirebilmektir. Ama kış günü ‘buz gibi ayran’ satmak pek de kolay değildir. Sattığı iki maşrapa ayranın parasını da üstünü veremediği için alamaz. Kader ağlarını örmüştür onun için, yoksulluk ve yoksunluk onun için bir ‘günah’tır ve bunun cezasını acı bir biçimde ödeyecektir. Masumiyetin timsali olmasına karşın, bu konuda onun yanına yaklaşamayanların aymazlığıyla ‘son’a doğru koşar adım ilerler, çıplak ayakları kara saplana saplana...
Yukarıdaki paragrafı yazma aşamasındayken bile insanlığımızdan utanmamıza vesile olan ‘Ayran’, Sabahattin Ali’nin kaleminin gücünü yoğun biçimde hissetmemizi sağlayan ‘çok özel’ bir metin. Bir romana malzeme olabilecek kadar ‘hacimli’ içeriğiyle okurla kesintisiz bir bağ kuran hikâye, başkarakteri Hasan’ın yazgısını sayfalara yansıtırken, oradan üzerimize saçılan ‘günah tohumları’yla rahatsız edici de oluyor bir yandan. Hasan’ın ‘yalın’ yolculuğuna eşlik ederken, çevresindeki daralan çembere anbean tanık olmaksa ‘boğucu’ bir etki yapıyor üzerimizde. Üzerine büyük sorumluluk yükleyen annesinden başlayarak her daim ‘aç’ olan iki kardeşine, içtiği ayranın parasını ödemeyen müşteriye, akşam trenini beklemesine neden olan istasyon memuruna kadar herkes Hasan’ın yok oluşunda ‘suçlu’ konumunda burada. Küçük çocuğu çemberin içine sıkıştırıp ‘silmek’ için ellerinden geleni yapıyor bu ‘günahkârlar’. Yoksulluktan başka günahı olmayan Hasan’sa bütün bedeli tek başına ödemek zorunda kalıyor, düzenin ezip un ufak ettiği belli belirsiz bir ‘nokta’ kimliğiyle ‘iki ayaklı kurtlar’ın onu ittiği gerçek kurtların arasına düşüyor, tüm çaresizliği ve korkusuyla...
Sabahattin Ali, 1938’de yazdığı hikâyesiyle her dönemde geçerliliğini koruyan bir olguya işaret ediyor. İçten ve dıştan ateş altına alınarak ‘lanetlenen’ yoksulluğun bir girdabın içinde paramparça edilişini ele alıyor, bunu ‘temsil’ noktalarında da mükemmelen tespit ediyor. Hasan’ın temsil ettiği yapayalnız bireyle onu kıskaca alan düzeni temsil eden ‘çevre’, aynı havayı solumalarına rağmen birbirlerinden öylesine kopuklar ki, ‘öteki’nin derdi bir an bile ‘düşünülen’ bir şeye dönüşemiyor. İnsanoğlunun çağlar boyu süren hastalığı devreye giriyor ve ‘sınır tanımayan’ özellikleri ortaya çıkmıyor, kendi dünyası içine kapanıyor, dönüp etrafında olup bitene bakmıyor. Nihayetinde de olan ‘güçsüz’e oluyor, karanlığa mahkûm bir hayatı yaşamak zorunda kalıyor... 

Yükü alıcısına ulaştırıyor
Böylesine güçlü bir hikâyeyi beyazperdeye taşıma sorumluluğunu ilk filmiyle üzerine alan Selim Güneş, Sabahattin Ali’nin yalın gerçekçiliğini ‘şiirsel gerçekçi’ bir yapıya taşıyor ‘Kar Beyaz’la. Senarist-yönetmen, hikâyenin duygusunu alıp bunu mükemmel görüntüler ve olabildiğince az diyalogla buluşturuyor. Sonuçsa gayet tatmin edici. Sırtındaki yükün ağırlığının farkında Güneş, bunu fırlatıp atmaktansa sonuna kadar gidip yükü alıcısına sağ salim ulaştırma çabasında.
Selim Güneş, hikâyeyi Karadeniz’in benzersiz doğasına taşıyarak ilk hamlesini doğru yapıyor bizce. Böylece filmin görsel dokusunu oluşturacak malzemeyi garanti altına alıyor, ki bunun ‘Kar Beyaz’ için ne kadar önemli olduğunu söylemeye bile gerek yok. Ardından Sabahattin Ali’yle buluştuğu ve ayrıldığı noktalar geliyor, hikâyenin kimi unsurları açısından. Hasan’ın bir günlük serüvenini o da benzer biçimde yansıtıyor, ama dönemi değiştirdiği için kimi eklemeler yapıyor. En büyük farklılık, Hasan’ın babasına biçilen rolde oluyor. Hikâyede babasız olan Hasan, filmde hapishanedeki babasını özlüyor, onun da ‘günah’a katılımını sağlıyor. Ayrıca babasından aldığı çakı da finalde önemli bir rol üstleniyor.
İstasyonu bir yol üstü dükkânına çevirmek gibi uzun metrajlı bir film için gereken pratik çözümü bulması da artı bir puan Selim Güneş adına. Hasan’ın bekleyişini ‘daha görünür’ kılıyor bu seçim, çocuğun çaresizliğine inanmamızı kolaylaştırıyor. Öte yandan bu dükkânın sahibinin bekleyişi de bir karşıtlık oluşturması açısından hikâyeyi destekliyor, ki Sabahattin Ali’de böyle bir karakter yok. Bunun karşılığı olarak istasyon memurunu koyabiliriz ama onun da buna benzer bir durumu söz konusu değil.
Sekiz sayfalık kısacık bir hikâyeyi uzun metrajlı bir filme dönüştürürken ekstra yüklemeler gerekiyor ve yönetmen de böylesi bir çaba içine giriyor, ama Sabahattin Ali’nin temelde söylediği şeyden sapmıyor. ‘Karaltı’ haline dönüşen yoksulun yazgısının ellerinin arasından çekilip alınmasını duyguların çarpışmasıyla açıklıyor Güneş, karşı karşıya konulduğunda ‘deprem’ yaratabilecek her türlü duyguyu çatıştırıyor. Özellikle ‘merhamet’ ve ‘acımasızlık’ üzerine epeyce yükleniyor, bu iki kavramın açtığı kulvarı izleyicinin ‘geniş açı’ bakışlarına teslim ediyor, kavramların giderek anlamsızlaşmasını da başkarakterin yitişine malzeme yapıyor. Ve sonuçta da ‘vicdan’ıyla baş başa bırakıyor insanoğlunu...
Filmin hikâyeden fazlasını becerdiği şeyse ‘bekleyiş’ olgusu gibi duruyor. Hasan’dan başlayarak bütün karakterler bir şeyi bekliyorlar filmde, beklentileri hiçbir şekilde karşılığını bulmuyor olsa da. Bu durum, Hasan dışındakileri de birer ‘kurban’ gibi gösteriyor, ama nihayetinde onların bekleyişleri yaratıyor ‘acı’yı, ‘masumiyetin kayboluşu’nu tetikliyor. Kaybın boyutuysa ‘paha biçilemez’, aymazlığı haklı çıkaracak gibi değil!
‘Kar Beyaz’ hakkında söylenebilecek yığınla şey var kuşkusuz, ama ikisini daha dillendirerek yetinelim şimdilik. Birincisi, filmin şiirselliğine destek atan ‘alıntılar’. Yazarların etkili cümlelerini malzemesine katan Selim Güneş, ‘şiirli’ olması için özel çaba harcadığı filmini bu amaca hizmet eder hale getiriyor böylece, yarı yolda kalma riskini de bertaraf ediyor... İkincisiyse Hasan’ı oynayan Hakan Korkmaz ve anneyi canlandıran Sinem İslamoğlu’nun performansları. Korkmaz, her haliyle Sabahattin Ali’nin Hasan’ı sanki, sayfalardan fırlayıp gelmiş bir karakter gibi duruyor. İslamoğlu’ysa hikâyede bildiğimiz ama tanımadığımız anne karakterini ete kemiğe büründürüyor.
Zor gerçekten de ‘Ayran’ı sinemalaştırmak, Selim Güneş’in bunun altından alnının akıyla çıktığını söylemekse boynumuzun borcu. Eksikleri de var ama artılarının yanında lafını etmeye değmez. Edebiyattan uzak duran sinemacılarımıza da örnek olmasını diliyoruz onun bu çabasının...
Not: ‘Kar Beyaz’, bugün gösterimde.

YENİ DÜNYA
Sabahattin Ali
Yapı Kredi Yayınları
2011 (8. baskı),
124 sayfa
9 TL.