Mazi kalbimde bir yaradır...

Mazi kalbimde bir yaradır...
Mazi kalbimde bir yaradır...
Sadece belgeler için bile bir referans kitabı olarak görülebilecek 'Alman Belgelerinde Alman-Türk Silah Arkadaşlığı ve Ermeniler', Almanya'nın Ermeni meselesindeki yadsınamaz tarihsel payını gözler önüne seriyor
Haber: AYCA YILMAZ / Arşivi

Bir tarih kitabı, hele tarih üzerine bir külliyatı bulunmayan, aslında ‘meslekten tarihçi’ bile olmayan bir yazarın kaleme aldığı ilk tarih kitabı ‘Alman Belgelerinde Alman-Türk Silah Arkadaşlığı ve Ermeniler’, şaşırtıcı bir dille karşılıyor okuru. Alabildiğine rahat bir üslupla yazmış Serdar Dinçer, konuya da bir o kadar hakim. Oysa o Almanya’da çocuk yuvalarında eğitmenlik ve taksi şoförlüğü yapan, bu arada pedagoji eğitimini tamamlayan bir sosyal pedagog!..
‘Alman Belgelerinde Alman-Türk Silah Arkadaşlığı ve Ermeniler’ kitabının önemli meselelerinden biri, “Ermenilerin ‘kökünün kurutulması’ cürümünün” sadece Osmanlı tarafından değil, aynı zamanda Almanya tarafından da işlendiğini göstermek... Bu meseleyi yazarının kaleminden aktarmak açıklayıcı olacaktır:
“Enver-Talat kliğinin bu cürümü nasıl örgütledikleri Türkiye ’de yayımlanan kitaplarda yeterince işlendi. Bu kitaptaki belgelerde ise bunun Alman cephesinden nasıl dakikası dakikasına izlenildiğini, bu cürümde rol alan Türk çömezlerin, bu role nasıl yıllar öncesinden adım adım hazırlandıklarını göreceksiniz. Belgelerden anlaşılıyor ki, bunlar Türk-Alman ayrımı olmayan tek bir örgüt gibi hareket etmişler. Yalnızca imha ettirdikleri Ermenilerin değil, Türk, Alman, Kürt, Rum, Arap tüm halkların düşmanı ve sadece kendi çıkarlarının, iktidar hırslarının kölesi olmuşlardır.”
Kitabın kimi meselelerine, kimi değerlendirmelerine katılırsınız ya da katılmazsınız ama çok değerli bilgi, olgu ve belgelerle karşılaşacaksınız. Kitabın eki olarak pek çok önemli belgeye yer veriliyor ve belgeler okura CD olarak da sunuluyor. Sadece belgeler için bile bir referans kitabı olarak görülebilecek ‘Alman Belgelerinde Alman-Türk Silah Arkadaşlığı ve Ermeniler’i, hacmine rağmen bir çırpıda okuyabileceğinizden emin olun… İşin şaşırtıcı yanı da, çok fazla ve uzun alıntılarla dolu kitabın bu kadar akıcı olması zaten… Hiç kuşku yok ki, bunun nedeni, yazarı Serdar Dinçer’in, meselelerini akademinin soğuk üslubuna ve klişelerine hapsetmek yerine, son derece samimi bir dille ortaya koymuş olması. 

Milli seçicilikten uzak
Kitaba damgasını bir “Aaron” figürü vuruyor. “O gün” gelene dek “küçük insanlar” olarak yaşayanların büyük kıyımları nasıl yapabildiğini bu Aaron figürüyle açıklayan Serdar Dinçer, başka milletleri mutlak birer “fena” olarak gören dar kafalı milliyetçi yaklaşımların yanına bile yaklaşamayacağı bir sosyal psikoloji çalışmasını metnin arka planına ustalıkla yerleştiriyor. Aslında uzunca bir ilk bölüm olan Önsöz’ün hemen başında, Aaron’un niteliğini şöyle tarif ediyor yazar:
“Aaron göçmendir. Afrikalı bir köle. Şüpheci, mazlum ve hain; yalaka ve intikamcı; yok olmamak için her şeye razı, fırsat bulduğunda ise her alçaklığı yapmaya, cesetlere basarak yürümeye kadir bir zavallı. Sokaklar Aaron dolu. Kuleleri Aaron’lar yıktı. Kulelerde çalışan nice finans Aaron’uyla birlikte.”
Kıyımın nesnesi, birden bire bir kıyım makinesine nasıl dönüşüyor, kitap bunu kendi anlatımına başarıyla sindirmiş. Yöntemsel olarak Ermenilerin katledilmesi ve sürülmesinden bir milleti sorumlu tutmak yerine, buna yol açan koşulları ve o koşulların egemenlerini sorguluyor. “Böyle bir çalışmada her tür ‘milli’seçicilikten uzak durulması elbette şarttır. Örneğin Mehmet Perinçek’in ‘100 Belgede Ermeni Meselesi’nde yaptığı gibi sadece Türkçü tarafın işine gelen Rus belgelerini alıp, işe gelmeyenleri, örneğin Stefanos Yerasimos’un ‘Türk-Sovyet İlişkileri’ isimli yapıtında verdiklerini atlarsanız, bu hem insanlığın gerçeğe yaklaşmasını zorlaştırır hem de yeni düşmanlık ve zulümlerin temelini atmış olur.” Tarihte yaşanan acılara bakarken, Cüneyt Arkın filmleri seviyesinde bir ‘kahpe düşman’ algısının yerine, yukarıdaki satırları koymak çok mu zor?
Emperyalist bir “yeniden paylaşım” sürecinde ve bunun sonucu olan savaşta, bildik ifadeyle, filler tepişiyor ve çimen eziliyordu. Eğer ezilen çimenin ardılları, kendi geçmişlerine “ot gibi” bakmaya devam etmeseydi, filleri avlamak belki mümkün olabilirdi. Ama ne yazık ki adına tarihçi denilen –her milletten- milliyetçi tarih çarpıtıcılarının da marifetiyle, halklar arasındaki düşmanlık ateşi her daim harlanabiliyor ve güncel gelişmelerde de gördüğümüz üzere, mesela birkaç petrol devinin çıkarı için yeni milli boğazlaşmalar yaşanabiliyor. 

Almanya’nın trajedideki payı
Şimdi her daim canlı tutulan Ermeni-Türk düşmanlığını uzaktan izleyen, hatta 2005’te parlamentosunda Türklerin Ermenileri bir soykırıma tabi tuttuğu yönünde bir karar alan Almanya, tarihsel yükünü bir çırpıda atabiliyor üzerinden. Ama Serdar Dinçer’in kapsamlı çalışması Almanya’nın bu tarihsel trajedideki payını ensesinden tutup çıkarıveriyor: “Ermenilerin imha edildiği haberlerinin inkarında da Türk tarafına ihtiyaç duydukları argümanları Alman diplomatları vermişlerdir.” Bunun ispatını, Alman, Türk, Amerikan, Deutsche Bank arşivleri üzerinde çalışan tarihçi Hilmar Kaiser’den yaptığı bir alıntıyla sergiliyor Serdar Dinçer:
“İnkarcıların temel tezlerinin Osmanlı hükümetince değil, İstanbul ’daki Alman Büyükelçiliği elemanlarınca geliştirildiğini buldum. Bu diplomatlar raporlarında sürekli olarak bu iddiaların tam tersini bildirmelerine rağmen, Alman hükümeti anti-Ermeni propagandasını sürdürdü. Sorumlular için bilhassa Almanların bu tüyler ürpertici masalları kamuoyu önünde mahkum etmeleri ve Alman politikasını uluslararası arenada teşhir etmeleri utanç vericiydi. Ancak Osmanlı hükümetinin, cinayetlerin Alman tavsiyeleri üzerine işlendiği yönünde bir iç politik kampanya başlatmalarından sonra Alman hükümeti, Osmanlı müttefiklerinin cürümlerine karşı bir mesafe koymayı düşündü.”
Evet, Alman makamları vaziyetin korkunçluğu karşısında bir yandan da savaş sonrası hesap sorulacağını düşünerek Almanya’yı “temiz” gösterecek belgelerin toplanması talimatı veriyordu. Gelin görün ki, 1909-1917 arasında Alman İmparatorluğu Şansölyesi olarak görev yapan Bethmann Hollweg’in bir notu, durumu net olarak anlatıyordu: “Bizim tek hedefimiz,Türkiye’yi savaşın sonuna dek kendi tarafımızda tutmaktır, bu arada Ermeniler mahvolur veya olmaz, fark etmez. Daha uzun sürecek savaşta bizim Türklere daha çok ihtiyacımız olacak…”
Belirtmeden geçmemek lazım, bu yazı daha ziyade Ermeni meselesi ve bu meselede Almanya’nın, dahası bir bütün olarak emperyalizmin payına dikkat çekmeye çalışıyor. Ama bu sınırlı yazının çerçevesini fazlasıyla aşan bir içeriği var kitabın. Yine de, ille bir eleştiri yapılacaksa, yazarı Serdar Dinçer tarihe dair fazla iyimser bir spekülasyon yaptığını, savaşın olmaması halinde tüm bu fenalıkların yaşanmayacağı tezini savunduğunu söylemek mümkün. Yazara, tarihle ilgili hiçbir şeyin “şu olmasaydı” naifliğinde tartışılamayacağını hatırlatmak gerekiyor; çünkü neticede tüm büyük tarihsel gelişmeleri nesnel süreçler belirliyor. “Olmasaydı” yerine “Bir daha olmasın diye” ile başlayan cümlelerden daha fazla kurmak gerekmiyor mu artık?..


ALMAN BELGELERİNDE ALMAN-TÜRK SİLAH ARKADAŞLIĞI VE ERMENİLER
Serdar Dinçer
İletişim Yayınları
2011, 711 sayfa, 37 TL.