Mektuplar mektuplar...

Mektuplar mektuplar...
Mektuplar mektuplar...
Haber: SELİM İLERİ / Arşivi

Yapı Kredi Yayınları çok güzel bir kitap yayımladı, çok sıcak, bir yanıyla da içli bir kitap: ‘Aix-Londra- İstanbul Mektupları’. Orhan Suda’dan Nezihe Meriç’e, Mezihe Meriç’ten Orhan Suda’ya mektuplar. Arka kapakta belirtildiği gibi, 1980’lerde ‘bildiğimiz’ mektuplar, sonra, yirmi birinci yüzyılda ‘e-posta’lar.
Orhan Suda ‘önsöz yerine’ yazdıklarını noktalarken, “Bir buçuk yıl oldu onu yitireli” diyor. “En azından bir on yıl daha yaşamalıydı çevresini aydınlatmaya devam etmesi, o harikulâde anılarını bizlere kocaman bir kitapta armağan etmesi için. Onu hep özlüyorum. Nezihe ‘hâlâ kanıyor kalbimin en gizli bir yerinde’.”
Arkadaşlıkları taa 1960’larda başlamış. 27 Mayıs sonrası, Ankara . Orhan Suda’nın ilk yazısı Dost dergisinde yayımlanıyor. Nezihe Meriç çok ünlü bir hikâyeci o zamanlar; ‘Bozbulanık’ 1953’te, ‘Topal Koşma’ 1956’da yayımlanmış...
Yirmi yıl sonra, Türkiye yine çalkantılarla boğuşuyor, yine siyasî kargaşa. Orhan Suda artık yurtdışında. eski arkadaşını, belki memleket özlemiyle de, Paris’ten aramış. Nezihe Meriç kuşkulu: “Dedim tövbeler olsun, bu adam neye ta Paris dediğimiz memleketten arasın bizi durduk yerde.”
Bir gün ve bir gece boyu mektupları soluk soluğa okuduktan sonra, Suda iyi ki aramış diyorum, bu güzel ‘eser’den yoksa yoksun kalacaktık.
Mektuplar içimi açtı. Ayrıca, tıpkı Orhan Suda gibi, Nezihe Meriç’i ne kadar çok özlediğimi hissettim. Oysa öyle sık görüşmüyorduk. Hatta hiçbir dönem sık görüşmedik, fırsat olmadı.
Ama hemen Ankara’yı hatırladım. 12 Mart öncesiydi. Ankara’da, ‘Bozbulanık’ı okuduğumdan beri hayranı olduğum Nezihe Meriç’i tanıyorum. Doğrusu, öykülerindeki genç kadınlara çok benzerdi. Hemen ekleyeyim: Sekseninde hâlâ çok genç, çok hoş, dinç, alımlı, zarifti. Farklı bir zariflik: Hem çok modern, hem alaturka geçmişimize bağlı.
Ankara’dan sonra araya yıllar giriyor. 1978’de Salâh Birsel’in Çatalçeşme’deki evinde ikinci kez bir araya geliyoruz. Önce Jale Hanım ve Salâh Bey İstanbul’a yerleşmişler, arkalarından Nezihe Meriç’le Salim Şengil. Yıl 1978. O günü yazmıştım...
12 Mart’ın hışmına uğramış Nezihe Meriç, ‘Dumanaltı’nın son öyküsüyle boğuşuyordu. Bize de anlatmıştı. Bu son uzun öykü için Necatigil ‘Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü’nde kitabın en güzel hikâyesi der.
Mektuplardan anladığımıza göre, Orhan Suda ‘Dumanaltı’nı pek sevmemiş o yıllarda. Ama Nezihe Meriç’in yazdıklarının hesabını cümlesi cümlesine, kelimesi kelimesine veren bir cevabı var ki, ürpererek okudum. Bilmez değildim, kılık kırk yarışlarını; bu cevap yazarın uçsuz bucaksız titizliğini bir kez daha gözler önüne seriyor.
İstanbul, Bodrum, Boğaziçi, Etiler, Nezihe Meriç’in mekânları. Değişen bir ortama, değişen yazarlık tutumlarına buralardan hep biraz üzüntüyle bakıyor. Televizyon konusundaki kaygılarını hatırlıyorum, bir telefon konuşması, televizyonda görünmeyi bile gereksiz bir reklam sayıyordu. 2004’te şöyle yazmış Suda’ya:
“Kitabın reklamı için öyle rahatsız edici -seni, beni, bir iki kişiyi daha- yollar deniyor ki, davetler, armağanlar, kurulan canım cicim yalancı dostluklar, yazılarınıza hayranım numaraları çekmeler, aman işte bir dolu onursuz, ağırlıksız, işler yapılıyor.”
Sonuna kadar uzak durdu. büyük bir kuruluşun ‘yılın yazarı’ önerisini geri çevirdi; tanığım. Üstelik kimselere bu öneriden söz açmadı...
Bazan ‘Cumartesi Yalnızlığı’nı karıştırırım, ilk gözağrım. Pek çok hikâyeci Sait Faik’le, Sabahattin Ali ve Orhan Kemal’le yola çıkmıştır. Ben bu üç ada ille Nezihe Meriç’le Oktay Akbal’ı eklemek isterim. Meriç’le Akbal ilk ustalarımdı. ‘Cumartesi Yalnızlığı’nın sayfalarında hangi etkilenişler ‘Bozbulanık’tan, arada bir, saptamaya çalışırım.
Hangi yıldı, Nalan Barbarosoğlu’na sormalıyım; Bilgi Üniversitesi’nde Nezihe Meriç günü, konuşmacıydım. Pırıl pırıldı. Meğer onu son görüşümdü: Bir de son telefon konuşmamız var: Sekseninde kaleme getirdiği ‘Gülün İçinde Bübülün Sesi Var’ın tazeliğine kıskançlığımı söylemiştim.
Mektuplar bitince, “Nezim”i öyle çok aramak istedim ki! Sonra Füsun Akatlı’yı da! Öyle üçümüzün Kuzguncuk’ta mı, Çengelköy’de mı buluşacağımız bir akşamüstümüz olacaktı...

Gündeş öneriler:
a) Her Cumartesi Rüya, İbrahim Yıldırım, Doğan Kitap, 2011
b) Taş Uykusu, Aslı Tohumcu, Kırmızı Kedi Yayımevi, 2011