Metin Çakır'ın dönüşü

Metin Çakır'ın dönüşü
Metin Çakır'ın dönüşü

Armağan Tunaboylu FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Armağan Tunaboylu'nun tuhaf kahramanı Metin Çakır'ı 'Yıldız Cinayetleri' ve 'Resim Cinayetleri'yle tanımıştık. Hayatını İstanbul'un karanlık sokaklarında kadın satarak kazanan Metin Çakır'ın yeni maceraları 'Konsey Cinayetleri'yle devam ediyor. Kahramanımız bu kez arkasında bıraktığı iddia edilen on cinayetle artık çok tehlikeli bir kaçak durumundadır
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

Armağan Tunaboylu, polisiye edebiyat kariyerine hızlı başlamış, yarattığı tuhaf kahramanı Metin Çakır’ın 2005 yılında iki macerası birden yayımlanmıştı. Bu nedenle, Yıldız Cinayetleri ve Resim Cinayetleri’ni birlikte değerlendirdiğim yazımı bir uyarıyla bağlamıştım; “Tunaboylu, bu üretim hızını sürdürürse Metin Çakır esprisini çabuk eskitebilir.” Korktuğumuz başımıza gelmedi ama ne pahasına? Aradan geçen beş yıllık zamanda, değil bir Metin Çakır macerası kaleme almak edebiyatla ilgili birkaç satır bile karalamamıştı Armağan Tunaboylu. Bu hafta yayımlanan Konsey Cinayetleri yazar ve kahramanından umudu kesenler için hoş bir sürpriz oldu.
Armağan Tunaboylu polisiyelerinde bütün yük pek çok -polisiye dizide olduğu gibi- muammayı çözümleyen kahraman tipinin omuzlarında. Hakkını teslim edelim; Metin Çakır, yükü omuzlamayı başarıyor. Ne var ki, alışılageldik roman kahramanlarından çok farklı o; özel dedektif değil, polis değil, aslında kanunla nizamla hiçbir ilgisi yok. Metin Çakır, hayatını İstanbul’un karanlık sokaklarında kadın satarak kazanan, katilleri kendi başını kurtarmak için kovalayan bir pezevenk… Kısacası Armağan Tunaboylu, okuyucunun karizmatik bulacağı bir kahraman yerine tiksindirici bir meslek erbabını koyarak, yani bir anti-kahraman yaratarak başlamıştı polisiye kariyerine. Üstelik cahil, kaba, tırsık, polis karşısında yalakaydı Metin Çakır. Empati yapmak mümkün değildi ama Tunaboylu’nun mizahi anlatımı sayesinde bir anti-kahraman olarak yine de sevimliydi.

O, asla postu deldirmez
Aradan çok zaman geçtiği için ilk iki macerasını kısaca hatırlatacağım: Yıldız Cinayetleri’nde eski sermayelerinin teker teker -yıldız şeklinde bir kesimle- parçalanarak öldürülmesiyle başı derde girmişti kahramanımızın. Defalarca karşısına çıktığı ve tarafından çeşitli şiddetlerde hırpalandığı ama yine de sevip saymakta, aslında yaltaklanmakta hiç kusur etmediği Komiser Asım’ın bir numaralı katil zanlısıydı. Üstelik serbest rekabetçi düzende bireysel teşebbüsün büyük tekeller karşısında yenik düşmesine benzer şekilde, bölgeye girip kızlarını elinden alan daha örgütlü mafyöz-pezevenk Kürdo da sıkıştırıyordu Metin Çakır’ı. Bütün bu güç şartlar altında postu deldirmeyip esas katilleri ortaya çıkaran Metin, he m Asım abisinin şerrinden hem Kurdo belasından kurtulmuştu.
Resim Cinayetleri’nde yeniden sokaklara dönen kahramanımız mesleğini icra etmeyi, çalıştırdığı ‘kızlar’ın sırtından para kazanmayı sürdürmenin neşesi içindeydi. Ancak neşesi uzun sürmemiş, ressam komşusuna kıyak geçmek isterken karıştığı bir cinayet vakası ile yeniden kaçak durumuna düş müştü. Ancak cinayetlerin işlend iği sanat dünyasına çok yabancıydı. Komiser Asım abisiyle işbirliğine gitmesine rağmen, işin içine yüksek sınıftan insanların karıştığı cinayetleri çözmek Beyoğlu’nun kıyısında konuşlanmış sakil bir pezevenkle bir komiser için hiç de kolay olmayacaktı. Çok sayıda mafya tetikçisinin karıştığı, kanın bolca aktığı bu macerasında tempoyu yükseltmişti Tunaboylu.
Konsey Cinayetleri’nde yine aynı mahalledeyiz. Önemli bir toplantının yapıldığı sıcak Mayıs gecesini Metin Çakır’ın ağzından dinliyoruz; “Konseyin en genç ve en gariban üyesi bendim. Toplam beş kişiydik. Kendimize puştlar konseyi diyorduk. Uzun yıllar mahalle sokaklarında bilet kestikten sonra, mahallenin açık havada en çok iş yapan yeri parka zıplamıştım. Bu terfiim bana önümün açık olduğunu bildiriyordu. Ve tabii ki zamanı da gelmişti, otuz dört yaşındaydım ve artık çok yorulmuştum. Açık havada sürtmek istemiyordum. Sonunda beklediğim gün gelmiş, Coşkun Coşkun’un elim vefatıyla yerine konseye seçilmiştim. Bir iki aydır da onun evini ben kullanıyordum. Konsey, yerleşik düzene geçmiş, ekmek parasını sahibi oldukları evlerden kazanan pezevenklerden oluşuyordu. Mahallede ancak beş eve yer olduğundan, konseydeki pezevenk sayısı da beş kişiden ibaretti.”
Bu ‘önemli’ toplantının huzurlu ortamı uzun sürmez. Kahvenin içindeki dumandan boğulan Metin Çakır hava almak için kısa bir yürüyüşe çıktığı sırada silahlar patlayacak, cinayet mahalline gelen polislerin elinden yakayı güçlükle sıyıran Metin, rakiplerini temizleyen cinayet zanlısı olarak aranmaya başlayacaktır. Elbette bölge karakolu komiseri Asım abisi tarafından.
Mahalleye dönme şansı kalmayan, evinden, en yakın dostu falçatasından uzak, yakalanma korkusuyla kalbi pır pır çarpan Metin, eski sermayesi Filiz’in evine, Filiz’in mafyöz kocası Hamit beyin himayesine sığınır. Bir süre sonra Hamit bey tarafından tahsilat işlerine memur edilen Metin, yollandığı kahvenin taranması sonucu yeniden zanlı durumuna düşecektir. Arkasında bıraktığı iddia edilen on cinayetle artık çok tehlikeli bir kaçak durumundadır.
Düştüğü bu umutsuz durumdan çaresizce kurtulmak için telefonda Asım abisine diller döken, olmadık komplo teorileri kuran, mahalleden aldığı kötü haberlerle çileden çıkan Metin, derdini anlatmak için medyanın ünlü bir haber spikerine ulaşacak ama cinayetlerin sürmesini, işlerin daha da karışmasını engelleyemeyecektir. Çok tehlikeli bir seri katil olarak ilan edilmiş, emniyetin FBI’dan istediği ajanlar soruşturmaya katılmış, daha da vahimi can düşmanı Kürdo ile yolları bir kez daha kesişmiştir. Metin Çakır en kısa zamanda büyük patrona ulaşmak zorundadır...

Polisiye parodisi olarak okunabilir
Armağan Tunaboylu polisiyeleri, tıpkı Peter Sellers’ın canlandırdığı Komiser Clouseau’lu Pembe Panter dizisi gibi, polisiye parodisi olarak okunabilir. Olayların dedektifin akıl ya da bilek gücüyle çözüldüğü geleneksel polisiyelerle ince bir alay söz konusu. Yazar falçatadan başka silah bilmeyen, korkak, korktuğunda altına kaçırıp duygulandığında göz yaşlarını tutamayan, katili paçasını kurtarmak için kovalayan, ne ahlaki değerleri ne de adalet duygusu olan Metin Çakır tiplemesiyle özel dedektif romanlarının parodisini yapıyor. Yakışıklı değil, güçlü kuvvetli hiç değil, cesaret derseniz yanından bile geçmemiş Metin’in. Hani gece vakti İstiklal Caddesi’nde ortaya çıkan, yanınıza gelip ‘Bir emrin var mı abi?’ deyişinden sunacağı hizmeti belli eden, tiksintiyle baktığınız karanlık ve kriminal tiplerden biri o. Ancak fazla ileri gitmeden, polisiye kurguyu ihmal etmeyen, absürde vardırmayan bir parodi bu. Bol mizah var ama polisiye severlerin taleplerini karşılayacak muamma ve aksiyon da eksik değil.
Olayları Metin Çakır’ın bakış açısı ve iç diyalogları ile izlemek anlatıya mizahi bir derinlik katmış. Böylelikle kahramanın dünyayı -dolayısıyla başına gelenleri- kavramasındaki yetersizlik sergilenirken, gerçeklikle onun tahayyülleri arasındaki çelişkiler derinleşiyor. Hatta olayların çözümünde okuyucunun kahramandan ileri olduğu tuhaf bir durum söz konusu. Onu en kötü anlarda bile terk etmeyen geniş bir hayal gücü, olup bitenleri anlamamakta gösterdiği özel bir mahareti var ki, serüvenleri tam bir durum komedisine dönüştürüyor. Kendi mahallesinin dışında sudan çıkmış balığa dönen bir bitirimin dış dünya yorumlarıyla gerilimden mizaha kolay geçişler yapmış Tunaboylu:

Mahallenin gündüzü yoktur
“Aklıma tuhaf tuhaf şeyler gelmeye başladı, eski bir savaş filminde Almanlar, telsiz konuşmalarını tespit etmek için acayip antenli minibüsler yolluyorlardı. Hemen etraftaki minibüsleri kesmeye başladım. Ama telsizle değil, cep telefonuyla görüşüyorduk. Hem savaştan bu yana baya zaman geçmemiş miydi? Ben doğmadan önce olmalıydı. Sonra teknoloji ilerlemişti. Japonlar istese kibrit kutusu kadar minibüsler yapabilirdi. O kibrit kutularından kibrit kadar polisler çıkıp beni yakalardı, yok canım, nasıl yakalayacaklardı.”
Endüstrileşen ve birbirini tekrarlayan polisiye üretimi içinde fark yaratmak isteyen yazarlar ilginç hikâyeler, kurgular, kahramanlar yaratıyor. Kimi zaman -tarihi, bilim kurgusal, fantastik gibi- konularla, kimi zaman kedi, köpek, koyun, matematikçi, medyum, filozof, travesti gibi- farklı dedektif tiplemeleri ile bu tarzda arayışlara şahit olmuştuk. Metin Çakır dizisi de böyle bir arayışın içinde mütalaa edilmeli. Tunaboylu geleneksel kalıplardan mizahi üslubu ve başrolü anti-kahramana vererek sıyrılmış. Geleneksel polisiyelerde suç mekânı olarak kullanılan türdeki bir mahallenin kahramanın yaşam yeri olarak seçilmesi de önemli. Kasımpaşa civarında konuşlandığı anlaşılan bir mahallede yaşıyor Metin Çakır:
“Mahallenin gündüzü yoktur. Geceleri yaşanır. Gece basmadan önce hırsızlar maymuncuklarını son kez kontrol eder, kiralık katiller silahlarının namlularına mermi sürer, papik, ot satıcıları mallarına karıştırabildikleri ne varsa doldurur, benim de içlerinde olduğum pezevenkler kızlarının üst başlarına son defa göz atarlar. Gece ancak ondan sonra başlar. Sabaha doğru eller kanlı, cepler para dolu mahalleye dönülür, paralar son kez sayılıp yatılır. Gündüz birkaç ilkokul bebesinden başka ortalıkta kimse görünmez.”
Kuşkusuz kriminallik diz boyu ama kentin zengin mahallerine geçtiğimizde güç ve para hırsının itkisiyle suçun daha karmaşık bir hal aldığını, örgütlü bir boyut kazandığını, mafya ile sermayenin, sermaye ile medyanın iç içe geçmişliğini de ihmal etmemiş Tunaboylu. Derinlere dalmıyor ama; kimsenin temiz kalamayacağı topyekün kriminalleşmiş bir kentten sıradan hikâyeler anlatıyor.


Güneş altında uyuz kediler gibi
Konseyin toplantı yeri olarak kullandığımız kahvenin sahibi kahveci Sadullah Amca’ya, “İçerideki duman bana dokunuyor,” deyip dışarı çıktım. O da bana, “Haydi hayıra karşı...” dedi. Devamını sanki binlerce kez duymamış gibi yapıp bekledim.
“Aç götünü bayıra karşı.”
Bu manasız espriye her zaman yaptığım gibi güldüm. Hafiften bunamaya başlamış Sadullah Amca bizim konseyin toplantısı olmadığı günlerde kumarbazları, “Zarları götünüze sürün,” diyerek karşılardı. Bunun dışında kahvesine gelen normal müşterilere de bir şeyler derdi. Ama şu an için hiç aklıma gelmiyordu. Aklımdaki tek düşünce, bu sıralar son dakikaları oynanan Fenerbahçe maçının skoruydu. Konseyde benden başka maç meraklısı yoktu. Tüm itirazlarıma rağmen toplantıyı bu akşama koymuşlardı ve bunun canlarına mal olacağını ben dahil bilen yoktu.
Sadullah’ın kahveden henüz birkaç ev uzaklaşmıştım ki, taramalı tüfeklerin cama atılan bir avuç taş gibi çıkan seslerini duydum. Gayri ihtiyari arkama döndüğümde bir arabanın sıkı bir patiyle fırladığını, kahveden çıkan eli tüfekli iki baronun da ikinci arabaya atlayıp hızla uzaklaştıklarını gördüm. Sonra Sadullah Amca’nın kandan kırmızıya kesmiş gömleğiyle kapıya çıktığını ve yere yıkıldığını...
Ne yapacağımı bilemiyordum, koşup hemen yardım mı istesem, yoksa hayatımın tamamı olan otuz dört yılımı geçirdiğim mahalleye asla ayak basmadığımı mı iddia etsem?
Günlerdir, aniden bastırmış cehennemi mayıs güneşi altında uyuz kediler gibi gerinen mahalleliye otuz iki kısım tekmili birden heyecan doğmaya başlamıştı. Önce pencereler ihtiyatlı bir şekilde açıldı, sonra camlardan üçer beşer kafa gözüktü. Daha da sonra kafalara birer vücut eklenmiş olarak, kalabalıklar olay yerine akmaya başladı.
Ben hâlâ olduğum yerde heykel taklidi yaparak duruyordum, olay yerine akan kalabalıklar beni bu sıkıntıdan kurtardı. Onların koltuklamasıyla kendimi Sadullah Amca’nın başında buluverdim. Uzaktan bir polis arabası sinyallerini çala çala geliyordu. Henüz bir ambulans çağırmayı akıl edebilen biri yoktu. Ve o zeki genç de ben olmayacaktım.
Mahallenin yüzde doksan dokuz nokta dokuzu polis tarafından aranmaktaydı ama arabasından kurumlu bir şekilde inen ve attığı her adımda kafasını başka bir tarafa çevirip etrafı kesen Sarı Ekrem’den tırsan yoktu. Ekrem kalabalığı yararak Sadullah’ın başına geldi. Hâlâ boynunu çevirip Sadullah’a bakmamıştı. “Olayların her anını bilen bir tek ben varım, siz işe yaramaz bok çuvalları, mutlaka suçlu sizin aranızdan biridir,” diyen delici bakışlarını kalabalığa fırlatıyordu. Oysaki ben esas suçluları görmüştüm ama bunu söylemeye zamanım olmayacaktı.
Sarı Ekrem, nihayet bakışlarını ormanın kralı bir filin gurur ve zarafetiyle Sadullah Amca’ya döndürdü. Sadullah Amca söylenecek milyonlarca kelimenin arasından bula bula “Metin”i buldu ve ölüverdi. O zamana kadar bütün hareketleri yarım saati bulan Sarı Ekrem şıpınişi bana dönüverdi. Gözlerinin parladığına yemin ederim ve kafayı sağ kaşının üzerine yiyiverdi. Komiser muavini ağır çekimde yere yığılırken ben kaçmak için ilk birkaç adımı atmıştım bile.
Mahalle halkının alayı tanıdığımdır, çoğunluğu da arkadaşımdır. Ama bozuk süt emmiş biri çelmeyi takınca Sarı’dan önce yeri öpüverdim. Hemen fırladım ama çok geç kalmıştım. Arkamda hâlâ yerçekimine karşı koyarak düşmemekte olan Sarı Ekrem vardı. Sağ taraftan da diğer polis geliyordu. Önümde ve arkamda ise mahalleli duvarı vardı. Sadece benim elimde nükleer silah dehşetine dönüşen falçatam da yanımda yoktu... 
 Kitaptan

KONSEY CİNAYETLERİ 
Armağan Tunaboylu
Everest Yayınları
2010
268 sayfa, 14 TL.