scorecardresearch.com

Meyve vermeyen tek ağaç, darağacıdır!..

Meyve vermeyen tek ağaç, darağacıdır!..

küçük İskender

küçük İskender'in 'Gözlerim Sığmıyor Yüzüme' adlı kitabı yirmi iki yıl sonra yeniden yayımlandı. Kitabı yeniden okurken 'Değişen ne' diye sordum...
Haber: DERVİŞ ŞENTEKİN - dsentekin@radikal.com.tr / Arşivi

Kendisi öğrenememişlerin öğretmen olduğu dönemlerin lise öğrencisiyim. Öğretmeyi ‘kutsal’ sayanların, dünü-bugünü-yarını bilimle sorgulayanların, aklın aydınlığına inanıp işaret parmağını ileriye doğru uzatanların sakıncalı sayılıp kör böcekler, beyinsiz yaratıklarca yok edilmesi için karanlık yeraltlarına atıldıkları dönemde... Öğrenciydim. Ne akla ne bilime inanan gencecik ‘öğretmenler’ dikiliyordu kara tahtalarımızın önüne, bizlerden nefret ederek bakıyorlardı yüzlerimize; gencecik beyinlerin aydınlanması için değil, ‘bu okulları bitirince iş bulacaksınız, biz olmazsak sizler birer hiçsiniz’ hırsındaydı tembelliğimizi darmadağın eden sert tokatları. Binbaşılar giriyordu derslerimize, albaylar; paşaların, işkencehanelere attıklarına benzemememiz için, ‘Dikkat!’ komutuyla kapkaranlık bir korkuyla giriyorlardı, çocuksu yaramazlıklarımızın şefkatli annesi olması gereken sınıflarımıza...
Asmadan önce beni, bana o bilmediğim kuşları anlatın
onları anlatın, o kımıltısız, haşarı gözlü kuşları
tütsülü tüylerini... Yasaklanan alevi kanat çırpışlarını
ve gerekirse bana uçmayı öğretin
ya da uçan kuşlar gibi onurlu ölmeyi...

Lise defterlerimi dilerim idam etmezsiniz
üniversite kimlik kartımı.. dostlarımı, pasomu
dilerim erdeme de kıymazsınız, hırpalamazsınız
o.. o tatlı, uysal, ukala çocuğu!

Değil soru sormak, bildiğimiz sorunun yanıtın vermek için parmak kaldırmaya korkuyorduk...
“Müfredata uygun” kitaplarla doluydu çantalarımız. Ne evde ne sokakta ne okulda çocuktuk artık. Rüyalarımızda bile değildik, olamıyorduk: Orada da gelip bizi buluyordu kara tahtaların önünde dikilenler, karabasanlarımız oluyorlardı; içimizi uçuran kızlarla göz göze gelmemiz bile yasak. Yasak! 

Bu şehirde doğmuşum, ötesini bilmem
Beşiktaş’ta büyümüşüm iki büklüm/vapurlarda sürünmüşüm
boynuma, civanım, kokusunu sürmüş sirkli kızlar ve bir de
kız kulesi
eh işte, gençlik hevesi
yılları örekelerde örümceklendirmişim..

Nerede kalmıştık
oradan ağlayalım halimize
Burgaz’dan ceset bir rüzgâr geliyor/çatal bıçak takımı adalar
her yanımda medyum duyular, mevleviler gibi özlemle
  dönenen odalar
pencereler ki çocukluğumdan beri açıktır
mutfak önleri.. sofralar.. soluk soluğa sofalar
ekmekler bayattır, tuz ıslak, tencereler ayaz
hayat bu be.. bembeyaz bir ölünün açık mavi gözleriydi boğaz
erkete bir boğa dili gibiydi Galata Kulesi ve dibinde yılan yuvası
“Abi, bir dilim kuru lokmanın davası...”
“İnanma ceketim, inanma..”, puştlar bu yalanı her bahar söyler!..
Rütbeleri öğreniyorduk: iki yıldız şu, üç yıldız bu... Matematikçinin rütbesi neydi? Omzunda tek bir yıldız yok. Fen Bilgisi dersinde ‘iyi vatandaş olmak’ öğretiliyordu; İngilizceci olmadığı için alevilerin de girmek zorunda olduğu sünni din dersinde sureler ezberliyorduk cennete gitmek için... Ve sonra, failatün, failatün, failun/ mefulu mefailu failatun failun. “Esas duruşunu bozma çocuk, okul burası okul.”

Artık bir telefon: “Alo! Ben iyiyim anne, vallahi iyiyim,
sen nasılsın, dert etme kendine, yine doğurursun,
yine büyütürsün, yine asılır
her şairin infazı kalem tutmasıyla yazılır!
Sen babama selam söyle.. De ki: Düşümde gördüm
romatizma ağrıları bu kışa doğru dinecek...
Biliyorum anne, biliyorum, biraz daha böyle konuşursam
yüreğine inecek, ama ne yazık ki durmuyor dilim
aslını sorarsan, dün geceden beri iyi değilim..”
Sonra? Hayat böyledir; gençsen kanın fokur fokur kaynar. Onların, tokatları, sopaları, yıldızları, korku salan bakışları varsa bizim de ağabeylerimizden kalan kitaplarımız var.
Nerede kalmıştık
oradan ağlayalım halimize
kafka’dan öğrendim şekil değiştirebiliyordu yaşamak
ve Sait’den öğrendim bu şehrin cenazesi bile büyüktü
varlığımı her yeni kadının saçlarında taramıştım
o oğlak sevgilimi aramıştım asırlarca her tarafta
her paragrafta
şiirim, sırtımdan düşmeyen sarışın bir yüktü..
Spermlerimi sözcüklere verdim/ölünce de uyak bulacağım aşka
ve en başta, anlamlı olmak var ya anlamlı olmak
anlamın altında dürülen ilmik, kırılan hamur gibi çoğalmak
ve taşmak suya, suça, engine, soya, tanrının dizi dibine
orada başlıyor sevdalı kavgaların hükmü işte!

Bir pazartesiydi uyanmıştım
başucumdaydı her türlü sevincim
ve masmaviydi gökyüzünden sarkan ışıklar
masmaviydi yeryüzünden yükselen buhar
ve yine masmaviydi gün, günün içinde üreyerek koşuşan
  çocuklar..
Bende ise zaman zaman çiy tutan ruhumun
bataklıklarında sürülerce, senelerce süren yorgunluğum!..
İşte Nâzım Hikmet, bak şu İnce Memed ve Kafka ve Dostoyevski ve Gogol ve O Bir Militandı ve...
Okudum okumasına da
adam olmak varmış ölümün süt gelmez göğüslerinde
nedir beni insansız bırakacağı söylenen o incecik ip
yoksa azrailin kirpiğimi bu
yoksa şeytanın sünnetsiz penisi..
Nedir onu bu kadar görkemli gösteren, böyle acayip!..
Her mevsimde elbette birinin gitmesi gerekiyor birileri için
kardeşlerim! Sizler de gideceğiniz mevsimi şimdiden seçin!..

Nerede kalmıştık
oradan ağlayalım halimize
daracık bir sokağın darağacı sessizliğinin altındadır bizim evimiz
ahşaptır, ahbaptır, gelip geçen yabancı, yalancı bulutlara
bir ressamın fırçasında: Annemin camdan uzanmış kafası
babamın eşikten girerkenki donuk yaşlılığı
kızkardeşim ergenliğini verir aynalarda yanaklarına
abim iştedir, işte, üç beş kuruşun dalaverası..
Şarkıdaki gibiydik: Çocuklardık, parlak yıldızlardık o zaman. Ve bütün hızıyla kirletiyorlardı dünyayı. Öğrenememişlerin eğitemediği çocuklardık...
Bugün, yani otuz yıl sonra. Değişen ne?
Doğumla ölümün arası
topu topu bir savaş parçası
sahi, kaç kilometreydi yaşantım / kaç litre hava çektim ciğerlerime
ve kaç litre yaş döktüm
yüzölçümü neydi yüzümün
para birimi duygularımın ve bayrağı düşüncelerimin
yüreğimin dini neydi / nasıl bir yönetim şekliydi bedenim!

Dini telkinin fani bir tilkiyi çağrıştıran ses benzerliği
sanki tabutumun ardında bin martının o şahane beraberliği

asmadan önce beni
bana o bilmediğim kuşları anlatın, kuşları! onları anlatın
sonra, dilerseniz asın kırk kere üst üste de
leşimi bir kuyunun karanlık çıplaklığına atın!..

Korku da, ölüm de, acı da
insanı yeni bir doğuma hazırlayan sancıdır
ama unutma ki sevgilim sakın
meyve vermeyen tek ağaç, darağacıdır!..


ETİKETLER:

haber

http://www.radikal.com.tr/9772799772791

YORUMLAR
(1 Yorum Yapıldı)
Tüm Yorumları Gör

KURU BİR ÖĞRETİ - NİHAT ERKAN

Gerçek öğretimin nasıllarını anlatmak için "GÖZLERİM SIĞMIYOR YÜZÜME"diyor küçük iskener.Eğitimi çağdaş kültür ve sanat temelinde değişime taşımak isteyen uzman ve yurtseverlerin bu şiiri okuyup erdemli eğitim olgusuna kapı açmalarını dilemekten başka diyecek ne varsa , bilenler açıklasın NİHAT ERKAN