Mickey Haller'la tanışma faslı

Mickey Haller'la tanışma faslı
Mickey Haller'la tanışma faslı
Connelly, 'Güneşin Karanlığında' ile bir ceza avukatının içine çekildiği gerilimli ama 'kof' bir entrikaya ulaşıyor. Romanın uyarlaması da neredeyse kitapla aynı kaderi paylaşıyor
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

Raymond Chandler romanlarını hatmederek polisiye edebiyata ruhunu kaptıran Michael Connelly, öykündüğü usta gibi ‘seri’ yaratma derdinde bir yazar. ‘Harry Bosch’ serisiyle ünlenen, ardından ‘Mickey Haller’ serisiyle pozisyonunu pekiştiren Connelly, şimdilik iki romanlık ‘Jack McEvoy’ serisi ve ‘seri dışı’ birkaç romanla da adını duyurmayı başarmış görünüyor.
Polisiye edebiyatın kurallarını iyi kavramış bir kalemi var Michael Connelly’nin. Yarattığı karakterin dünyasını klişelerle donatmayı unutmuyor, çok da derinlikli olmayan entrikalarıyla da ‘kolay okunur’ bir yapı kuruyor. ‘Suç’ romanları yazmanın dayanılmaz hafifliğine kendine kaptıran yazar, 1992’de başladığı romancılık serüveninde bugüne kadar 26 romana imza atarak ‘oylum’ açısından sağlam bir noktaya ulaşmış gibi. ‘Kalite’ grafiğiyse inişli çıkışlı bir çizgiye sahip; ‘tuğla’ romanlarının her birinde aynı beceriyi gösteremiyor, genellikle vasat sularda geziniyor. 

Diyaloglara boğulan metin
Yazarın ‘Mickey Haller’ serisinin ilk romanı ‘Güneşin Karanlığında’nın ilk yayımlanma tarihi 2005. Connelly’ye asıl ününü kazandıran serinin kahramanı Harry Bosch’un üvey kardeşi olan ceza avukatı Mickey Haller’la tanışıyoruz bu romanda. Amerikan hukuk sisteminin bütün açıklarına hâkim, bunlar arasında slalom yaparak müvekkillerini ‘layıkıyla’ temsil eden, paranın gücüne inanmış, iki kez evlenip boşanmış, bir kız çocuğu sahibi, aileden hukukçu bir ‘anti kahraman’ Haller.
‘Kaymaklı kadayıf’ tadında bir müvekkil bulduğu inancıyla tutunduğu yeni bir ceza davasının avukatımız üzerinde yarattığı ‘baskı’yı anlatıyor bu roman. Bir fahişeyi ‘öldüresiye’ dövmek suçuyla karşısına gelen zengin müvekkili Louis Ross Roulet’yi ceza almadan kurtarmak için elinden geleni yapıyor Haller, ama Roulet’nin ‘gizli ajandası’ndakilerin onu da yıpratacağının farkında değil. Roman, genel olarak Haller’ın Roulet’yi savunma serüvenini yansıtsa da, avukatın diğer müvekkilleri de sırayla sahne alıyorlar. Bu durum, asıl meselenin sıradanlaşması sonucunu doğuruyor, ki bunun yazar tarafından bilinçli olarak tercih edildiği açık. Zira son derece ‘basit’ görünen bir davanın çatallanıp içinden çıkılamaz bir hale geleceğini öngörsek de, avukatın yoğun temposu içinde ‘para’ motivasyonuyla öne çıktığını hissediyoruz Roulet’nin savunmasının.
Haller’ın eski karısı ve kızıyla ilişkileri, gerilimi tırmandıran bir cinayet, avukatı açmaza sokan bir ‘itiraf’ ve adamımızın ‘vicdan’ını rahatsız eden bir ‘savunma hatası’yla süregiden hikâye, onu ölümle yüz yüze getiren bir finalle bağlanıyor. Karaktere belli bir mesafeden bakmamızı sağlayan yaklaşımıyla ‘sorunsuz’ bir tanışma faslı yazmış olmasına karşın, entrikanın birkaç noktaya dağılmaya başladığı aşamalarda kalemini sabitleyemeyen Michael Connelly, Mickey Haller’ın ağzından anlattığı hikâyeye göbekten bağlayamıyor bizleri. Olaylar ve eylemlerden ziyade diyaloglara boğduğu metinde, lafazanlığa teslm oluyor çoğu zaman , her şeyi akışına bırakma büyüklüğünü gösteremiyor, tempoyu dengeleyebilecek kimi numaralardan da yeterince yararlanamıyor. Baştan benimsediği klişeler de kurtaramıyor yazarı ve romanını, hatta onları kullanırken gösterdiği ‘acelecilik’le iyice örseliyor elindeki malzemeyi. Oysa, başlangıç ve bitiş noktaları arasında rahatlıkla dolaşmasını sağlayabilecek bir malzemesi var bu romanın. Derinleştirilebilecek yeterince karakter ve olay örgüsüne sahipken, bunları sağa sola saçarak kullanan Connelly, kolay okunsa da okunduktan sonra geride bir şey bırakmayan bir sonuca ulaşıyor. ‘Ucuz roman’ (pulp) mı, yoksa dört başı mamur bir polisiye edebiyat ürünü mü ortaya koyacağı konusunda kafası karışık bir yazarın elinden çıktığı belli olan ‘Güneşin Karanlığında’ (bu ismi koyan yayınevine bravo!), sonraki halkalarını okuma isteği aşılayamayan bir seri başlangıcı olarak dağarcığımızdaki yerini alıyor sonuç olarak.
Şunu da eklemeden geçmeyelim... Romanın orijinal ismi olan ‘The Lincoln Lawyer’, avukatın arabasının markasından geliyor; ne güneş ne de karanlık var anlayacağınız, hele ki ‘güneşin karanlığı’ hiç yok!
Michael Connelly’nin romanını okurken, yazarın bunu bir sinema filmi olarak görme isteğiyle kaleme aldığını hissediyorsunuz. Entrikanın kolay anlaşılır yapısı ve diyalog yüklemeleriyle sinema diline uygun bir görünüm sergiliyor bu roman. Metninin kısa süre içinde sinemalaştırılmasıyla hedefine ulaşmış görünüyor Connelly. Bunun bir seri olduğu düşünülürse, yazarın sinema açlığının bir ya da birkaç kez daha doyurulacağı da tahmin edilebilir.
Henüz ikinci uzun metrajlı sinema filmine imza atan genç sinemacı Brad Furman’ın yönettiği ‘Güneşin Karanlığında’ uyarlamasına gelince... Michael Connelly’nin zaten ‘sinema filmi gibi’ yazdığı romanı uyarlarken çok zorlanmışa benzemiyor Furman. Minik ayrıntılar dışında neredeyse bire bir aktarıyor romanı beyazperdeye, hatta diyaloglarda bile değişikliğe gitmeye gerek duymuyor. Olaylara müdahale etmiyor, sadece birkaç olayın yerini değiştiriyor (örneğin final). Hâl böyle olunca, bize de bu uyarlama hakkında söyleyecek pek bir şey bırakmıyor yönetmen. 

Vasat sularda gezinti
Kitapla film arasında temel bir değişiklik olmadığı gibi, anlatımda da aynı şey söz konusu. Michael Connelly’nin artıları ve eksileri olduğu gibi duruyor filmde, eksileri artıya çevirebilecek herhangi bir hamle göze çarpmıyor. İzleniyor izlenmesine ama kitaptakine benzer bir ‘gevşeklik’ burada da kendini gösteriyor. Mickey Haller karakterinde Matthew McConaughey seçimi de bu görünümü destekliyor, hikâyenin vasat sularda gezinmesi garanti altına alınıyor böylece. Aktör, paraya endeksli bir karakter modeline sahip Haller’ı canlandırırken herhangi bir katma değer hamlesinde bulunmuyor. Kitapta az da olsa hissedilen Amerikan adalet sistemi eleştirisi de yüzeyde bir yerlerde seyrediyor ve giderek etkisizleşiyor, filme bir şey kazandırmıyor.
Michael Connelly’den yapılan ilk sinema filmi uyarlaması olan Clint Eastwood imzalı ‘Kan Borcu’ (Blood Work), belli ki yazarın sinema serüvenindeki ‘yıldız’ olarak kalacak. Orada da entrikadan kaynaklanan yalpalamalar vardı, ama Eastwood’un dehasıyla belli oranda da olsa kapanıyordu bu gedikler. ‘Güneşin Karanlığında’ ise gediklere yeni gedikler ekleyen ‘sadık’ bir uyarlama olarak sinema tarihindeki yerini alıyor. Filmin en iyi yanıysa, açılış jeneriğinde dinlediğimiz Bobby Bland şarkısı ‘Ain’t No Love in the Heart of the City’ oluyor. Bu müthiş şarkının Paul Weller ve Whitesnake versiyonlarını da dinlemenizi tavsiye ederek bitirelim yazımızı...
Not: ‘Güneşin Karanlığında’, 1 Nisan’da gösterime girdi, ikinci ‘zafer’ haftasına da bugün başladı.

GÜNEŞİN KARANLIĞINDA
Michael Connelly
Çeviren: Esat Ören
Altın Kitaplar
2007, 448 sayfa
24 TL.