Mısır'da modern anlatı geleneği

Mısır'da modern anlatı geleneği
Mısır'da modern anlatı geleneği
Mısır, İstanbul Kitap Fuarı'nın bu yılki onur konuğu. Mısır edebiyatı denildiğinde Necip Mahfuz'tan başka isim gelmeyecek aklımıza. Söz konusu bilgisizlik hali sadece Mısır'la sınırlı değil. Edebiyatın, özellikle romanın Doğulu örneklerine ilgi göstermiyoruz
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

30. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nıın bu yılki Onur Konuğu Mısır ya da Mısır edebiyatı olarak belirlenmişti. Ancak fuarın açılacağı Kasım ayına kadar -bir iki basın toplantısı dışında- Mısır edebiyatını tanıtmaya yönelik bir faaliyet yürütülmedi. Oysa siyasi gelişmelerini yakından takip ettiğimiz Mısır’ın edebiyatı hakkında hiç de yeterli bilgiye sahip değildi Türkiyeli okuyucu. Bir haftalık sürenin kısalığına Mısır edebiyatından yapılan çevirilerin azlığı da eklendiğinde, sanıyorum fuar bittiğinde durum pek farklı olmayacak. Mısır edebiyatı denildiğinde Necip Mahfuz’tan başka isim gelmeyecek aklımıza.

Söz konusu bilgisizlik hali sadece Mısır’la sınırlı değil. Edebiyatın, özellikle romanın Doğulu örneklerine ilgi göstermiyoruz. İran, Irak, Mısır, Filistin gibi ülkelerin kültürel zenginlikleri değil siyasi ve toplumsal sorunları yer alıyor belleklerimizde. Kendimizi dışında tuttuğumuz Doğu’yu sanatsız, edebiyatsız ve felsefesiz tasavvur ederek ‘yegane modern İslam ülkesi’nde yaşadığımıza ilişkin inancımızı tazelemek tam da Türkiye ’ye özgü oryantalist bir refleks. Durumun vehametini komik bir örnekle gösterebilirim. Pek çok internet kitap sitesinde Arap Edebiyatı başlığı altında toplanan kitapların –aralarında Mehmet Kanar’ın ‘Çağdaş İran Edebiyatının Doğuşu ve Gelişmesi’ incelemesi ile Mehmet Uzun romanları da var- İran, Kürt ve Afgan yazarlara ait olmasına ‘basit bir dikkatsizlik’ deyip geçilemez. Böyle bir kategorizasyon kökü çok gerilere uzanan ve canlılığını hala koruyan bir düşünce tarzından, Doğu’yu tek bir paranteze alma alışkanlığından kaynaklanıyor.

Aslında Osmanlı Türk romanıyla Mısır romanı arasında tarihsel anlamda ciddi benzerlikler var. Diğer Doğu edebiyatları gibi Osmanlı’da ve Mısır’da da roman batılılaşmanın, modernleşmenin bir parçası olarak kabul edilmiş, her iki ülke romancılığının ilk evresi Fransız edebiyatından, Fransız edebiyatının romantiklerinden etkilenmiş, romanlar ulus devlet ve kimlik inşasında önemli bir görev üstlenmiştir. Anlatı geleneğinden ziyade şiir geleneği güçlü olan Mısır’da roman sanatının öncülüğünü Suriye ve Lübnan kökenli Hıristiyanlar’ın yapması ilginç gelebilir ama –Batıyla kültürel ilişkilerinin yakınlığı düşünüldüğünde- şaşırtıcı değil. Walter Scott ve Alexandre Dumas esintileri taşıyan tarihi romanlarıyla Corci Zeydan (1861-1914) ve Farah Antun (1873-1923) gerek Mısır romanının gerek Arap ulusçuluğunun yolunu açmışlar. Tarihi romanların Arap milli kurtuluş mücadelesinde Arap halklarının tarihini halkın anlayacağı bir dile çevirme işlevini yüklenmeleri ve bu süreçte kuracakları gelecek için şanlı geçmişlerini hatırlamalarının bir aracına dönüşmeleri doğal bir akış. Diğer Arap ülkelerinde, İran’da, Azerbeycan’da da büyük bir okur kitlesine ulaşan Corci Zeydan romanları 1930’lardan sonra Türkçeye çevrilirken İslam tarihine ilişkin olduklarına yapılan vurgu dikkat çekicidir.

Modern bir kimlik
Onların açtığı yolu izleyen ama daha güncel ve toplumsal meselelere eğilen Mustafa Lütfi el-Manfalutî (1876-1924), Türkçeye çevrilen ‘Acıların Kitabı’nda İngiliz egemenliğindeki Mısır Toplumunun ekonomik ve ahlaki durumunu acıklı hikâyelerle yansıtır. Zeydan’dan Mahfuz’a uzanan yolda önemli bir klavuz noktası. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Mısır toplumunda yaşanan değişimini konu alan öyküleriyle Arap edebiyatında ilk modern kısa öykü yazarı unvanına sahip Muhammed Teymûr’u (1892- 1921) da anmadan geçmeyelim... Mısırlı yazarlar arasında en önemlilerden biridir Taha Hüseyin. Mısırlı kimliğini Arap kimliğinin dışına çıkararak moden bir kimlik haline getirmiştir. 1889 yılında doğmuş, Fransız kültürünü yakından tanımıştı. Türkçe de dahil çok sayıda dile çevrilen ‘El-Eyyam’da (Günlerin Kitabı) kendi hayat hikâyesinden yola çıkarak 20. yüzyılın ilk yarısından gerçekçi kesitler sunar. Körlüğü nedeniyle göremediği dünyayı imgelerle ve seslerle canlandırmıştır.

Türkçede ‘İzis’, ‘Şarkın Serçesi’ ve ‘Bir Taşra Savcısının Günlüğü’ romanlarıyla ‘Şeytanın Vaadi’ ve ‘Asa ile Sohbetler’ kitaplarından tanıdığımız filozof yazar Tevfik el-Hakîm (1902-1987) elliye yakın eseriyle çağdaş Mısır edebiyatını belki de en çok etkileyen isim.

Doğu-Batı çatışmasını Mısır’ın sorunları çevresinde ele alan ve tartışan yazar için Necip Mahfuz şunları söylemiş; “Bizdeki tesiri doğrudan bir tesirdir. Çünkü piyes, roman ve kısa hikâyede faaliyet gösteren bir sanatçı. Sonraki bütün kuşakların piyes, roman ve kısa hikâyelerinde onun izi vardır. Derler ki bu kuşaklar, onun elbisesinin altından çıkmıştır.”

Doğum tarihi nedeniyle ilk kuşaktan olmasına rağmen ilk kitabı 1989 yılında yayımlanan Yusuf Cevher (1912-2001) hikâye alanında ürünler vermiş bir yazar. On dört hikayeden oluşan ilk kitabı ‘Kör Lamba’da Yusuf Cevher’in de kuşağının diğer yazarları gibi toplumsal sorunlarla ilgilendiği anlaşılıyor. 20. yüzyılın ilk yarısından çarpıcı manzaraları kara mizahla sergilemiş Cevher. Dramatik, mutlu sonlara pek az izin veren hikâyelerinde “kahramanlar alışılagelmişin aksine protez bacaklı bir vatman, hizmetçilik eden çocuk, kötürüm bir dilenci, berber çırağı, ailesinin evlenen genç bir kız gibi sıradan insanlar.”
Necip Mahfuz’un izinde
2011 yılının 100. doğum yılı olması münasebetiyle bu yıl çok sayıda çevirisi yapılan ve hakkında pek çok yazı yayımlanan Necip Mahfuz için, sadece Mısır’ın değil dünya edebiyatının bu büyük romancısı için fazla söze gerek yok. Onun yerine, Mahfuz’un ‘elbisesinin altından çıkan’ ve bir kısmını fuarda konuk edeceğimiz yazarları tanıtmaya çalışacağım. İlk isim Mahfuz’un ‘manevi oğlum’ dediği Gamal Ahmed el Gitani... Yirmiye yakın romanın yazarı Gitani’ni ilk kez ‘Günbatmının Çağrısı’yla çevrilmişti Türkçeye. Ardından ‘Kahire’nin Mücevheri’ geldi. İlki fantastik ikincisi tarihi ama her ikisi de bugünün allegorik temsili. Mahfuz’un takipçisi ama kendine özgü bir anlatım dili de geliştirmiş Gitani. Modern romanı Arap kültürün sözlü ve yazılı anlatım geleneğiyle birleştirip zenginleştirmeye çalışıyor.

Gamal Gitani gibi Ala El Asvani de siyasi ve toplumsal konulara ağırlık veriyor. Türkiyede yayımlanmış iki romanı var El Asvani’nin; ‘Yakupyan Apartmanı’ ve ‘Chicago’. Gerek ‘Yakupyan Apartmanı’nde gerek ‘Chicago’da kendi hayat hikâyesinden esinlenen El Asvani’nin asıl meselesi Mısır’da Nasır devriminden sonra uygulanan politikalar sonucu yaşanan değişimin zaman içinde nasıl bir yöne evrildiği.

Filme de çekilen ‘Yakupyan Apartmanı’nda tarisel doku daha çok öne çıkıyor; Nasır’ın devletçiliğinden Enver Sedat döneminde serbest piyasaya ekonomisine, Hüsnü Mübarek döneminde küreselleşmeye açılan Mısır’da sınıf farklılıkları arasındaki uçurum, ahlaki bozukluk, bunun sonucunda Müslüman Kardeşler özelinde İslami hareketin yükselişi gibi güncel ve yakıcı bir konuyu işlemiş. Necip Mahfuz’un ‘Midak Sokağı’nı anımsatan ‘Yakupyan Apartmanı’nda roman karakterleri toplumun farklı sınıf ve katmanlarını, farklı siyasi eğilimlerini simgeler. ‘Chicago’da ise aynı değişime Amerika’da yaşayan Mısırlılar özelinden yaklaşırken Doğu-Batı ilişkilerine de yer veriyor.
Fuarın diğer üç konuğunun -İbrahim Aslan, Muhammed Salmawy ve Yusuf Ziedan’ın- kitaplarını okumadım, sanıyorum Türkçeye henüz çevrilmediler. Ancak Yusuf Ziedan’ın Dan Brown tarzında yazılmış ‘Azazil’ adlı çok satar bir romanı olduğunu söyleyebilirim.
Sevdiğim ve önemsediğim üç Mısırlı yazar ise konuk listesinde yer almıyor; Yusuf El Kaid, Baha Tahir ve Nevval el-Saddavi... Her üçü de siyasi ve toplumsal baskılarla karşılaşmış yazarlar. Baha Tahir siyasi nedenlerle Enver Sedat döneminde 1981 yılında Cenevre’ye sürgüne gönderilmişti. Yazmaya orada başladı. 2007’de yayımlanan ‘Sürgünde Gün Batımı’ adlı romanıyla 73 yaşında, Arap edebiyatının Booker Ödülü’ne değer görüldü. Romanında –Mısır roman geleneğine uygun biçimde- bugünü anlamak için Mısır tarihinden kesitler veren Tahir, sömürgeciliği ve Mısırlı işbirlikçileri konu ediniyor.

Yusuf El Kaid’in ‘Mısır Topraklarında Savaş’ı cesur ve çarpıcı bir roman. El Kaid’in 1975 yılında yazdığı roman Mısır’da yasaklanmış, 1978’de Beyrut’ta yayımlanmış, Mısır’daki yasak 1985 yılında kaldırılmıştı. İçinden geldiği yoksulluğu ve asker olarak katıldığı 1973 Mısır-İsrail savaşını bir araya getirdiği hikâyesinde altı ayrı anlatıyla Mısır’ın farklı yüzlerini sergilerken asıl vurguyu zenginlik ve yoksulluk arasındaki uçuruma yapıyor. Mısır’ın toplum yapısındaki dengesizlik El Kaid’in kaleminden “ahlâksızlık, rüşvet, zenginlere göre işleyen bürokrasi, çaresizlik, fakirlik, geri kalmışlık, adaletsizlik” görünümlerine bürünecektir...

Türkçeye çevrilmiş romanlarıyla tanıdığım tek yazar Neval el-Saddavi, kadın sorununa yaklaşımıyla ülkesinde ve dünyada çok tartışılmıştı. Özellikle ‘Kahire Saçlarımı Geri Ver’ ve ‘Sıfır Noktasındaki Kadın’la gündeme gelen El-Saddavi, erkek egemen Mısır’da kadınların maruz kaldığı cinsel ayrımcılığı teşhir etmesinin yanı sıra Mısır’ın toplumsal sorunlarına ve kadınların kimlik mücadelesine de el atıyor. İstanbul’da görmek ve dinlemek isterdik Neval El-Saddavi’yi.

Farklı çizgiler
Kuşkusuz Mısır edebiyatı tek bir çizgide ilerlemiyor. Suya sabuna dokunmayan popüler anlatılar ya da İslami kesimin beklentilerine karşılık gelen hikaye ve romanlar da yazılıyor. Ancak bu konuda yeterli bilgim yok. Popüler türler için Prof. Dr. Ahmet Kazım Ürün’den alıntılayarak bir örnek verebiliyorum; “Edebi değeri yüksek olmamasına rağmen Kahire taksicileriyle yaptığı konuşmalara yer verdiği ve o güne kadar Mısır’da görülmemiş bir satış rekoruyla otuz bin satan ‘Taksi’ adlı romanıyla Halid el-Hamîsî.”

Türkiye’ye etkileri
İslami kesimler tarafından çok sevilen, hatta Nacip Mahfuz’un karşısına konan Abdülhamid Sahhar’ın romanlarının çevirileri yapılmasına rağmen Aktüel dergisindeki habere kadar adı yeterince duyulmamıştı Türkiye’de. Sahhar’ın ‘belgesel’ diye sunulan ‘Meryem Oğlu İsa’ romanının konusu isminden anlaşılıyor ancak içeriğini birkaç satırda tartışmak anlamlı olmaz. Bunun yerine Abdülhamit Sahhar’ın Türkiye’deki izleyicileri için ifade ettiği anlamları açıklayan bir alıntı yapmak istiyorum (Şahin Torun’dan); “Türk okurunun, 1960’lardan başlayan ve 70’li hatta 80’li yılların sonuna kadar süren Abdülhamit Cevde Es-Sahhar ile tanışmasına ilişkin bir tarihlendirme, özellikle çocukluk ve ilk gençlik yılları bu zaman aralığına denk düşen kuşaklar için, bir yandan erken okumaların içeriği hakkında bazı ipuçlarını ele verirken bir yandan da okurun meşrebine göre bir geleneği ortaya çıkarır.

O kadar ki, bu tarihlendirmeye bakarak, ilk okumalarına Es-Sahhar ile başlayanlarla, Necib Mahfuz’la başlayanlar arasında yine aynı meşrebe göre epeyce farklı bir aile tarihi söz konusudur bile diyebiliriz. Değil mi ki, Mısır edebiyatı denildiğinde bazılarının aklına hemen N. Mahfuz gelirken bazılarının aklına da hemen Es-Sahhar gelir.(...) Es-Sahhar’dan doğrudan ya da dolaylı olarak etkilenen okur ve yazar bir kuşaktan söz etmek mümkün. Mustafa Miyasoğlu, Hekimoğlu İsmail gibi edebi kaygısı yüksek birkaç romancı yazar hariç, çoğu daha alt düzeyden edebi içerikli Ahmet Günbay Yıldız, Şule Yüksel Şenler, Ahmet Lütfi Kazancı ve Yavuz Bahadıroğlu vs.’den bahsedilebilir… Elbette bu kuşağa daha sonra gelen genç kuşaktan yazar ve okurları da eklemek gerekiyor.”

Mısır edebiyatın Türkçeye yapılan çevirilerle özetlemeye çalışan bir yazının yetersizliği ortada. Sadece önemli yazarlarınının bir kısmını ismini ve birkaç romanını anabildik. Umarın fuar sonunda Mısır edebiyatına daha yakından bakma fırsatı buluruz.

Ancak görünen o ki iki ülke edebiyatının karşılaşması serbest piyasa kurallarına göre işleyecek, satış potansiyeli görülmeyen Arap edebiyatı ürünleriyle buluşmak hiç kolay olmayacak.