Modern dünyanın hayvanı

Modern dünyanın hayvanı
Modern dünyanın hayvanı
David Brooks'a göre, bizler düşünen ya da çalışan hayvanlar değiliz, sosyal hayvanlarız. Birbirimize ve daha geniş ufuklu düşüncelere bağlanmak için yaşıyoruz
Haber: RIZA KIRAÇ / Arşivi

Modern insanın en büyük krizlerinden biri yaşadığı toplumda kendini ‘anlamlı bir varlık’ olarak görememesidir. Bu varoluşsal krizin özellikleri elbette coğrafyadan coğrafyaya hatta aynı coğrafyadaki ülkelerin insanlarına, kültürlerine göre farklılık gösteriyor. Kapitalist kültürün geliştiği ülkelerde özellikle metropollerde yaşamın aynılaşması, tüketimin tekdüzeliği, üretimin ve üretim araçlarının az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelere kaydırılması, metropollerde finans kapital ve hizmet sektörüyle baskın bir ekonomi kurması, kişileri bireyleştirirken, bireyin ‘sosyal hayvan’ olma özelliğini elinden alıyor. Metropollerde varoluş krizinin rekabetçi karakter, başarılı bir hayatı ve muteber bir sosyal çevre edinilerek aşılacağı öğütleniyor.
Başka bir deyişle ‘insan düşünen bir hayvan’ tanımı nakaratı yerini başka bir şeye bıraktı. İnsan yaşadığı toplumda tüketici aynı zamanda dünyayı düşünmeden yok eden hayvan oldu. Düşünme ihtiyacı kendini hırsa, ne olursa olsun yaşadığı toplumda belli bir statü edinme ve olabildiğince her şeye sahip olma içgüdüsüne terk etti.
David Brooks, “Bizler düşünen ya da çalışan hayvanlar değiliz; bizler sosyal hayvanlarız” diyor. Kitabının adını da bu mantıktan yola çıkarak koymuş. ‘Sosyal Hayvan’ ana başlığı altında, ‘Bir Başarı, Sevgi ve Mutluluk Öyküsü...’ altbaşlığını kullanmış. Sosyal hayvan... Niçin, insan sosyal bir hayvan oluyor? Brooks, “İlişkilerimiz sayesinde var oluruz; birbirimize ve daha geniş ufuklu düşüncelere bağlanmak için yaşarız” diyor.
Lawrence Durrell, ‘İskenderiye Dörtlüsü’nün ilk kitabı ‘Justine’de, “Yaşadığınız şehirde sevdikleriniz varsa orası dünyanız olur” diyor. Bu öngörü ya da tanımlama diyelim çok uzun bir süredir metropollerde geçerliliğini yitirmiş gibi. Bir şehirde sevdikleriniz varsa orada rekabet başlıyor artık, insan ilişkileri yük oluyor, yalnızlık kutsanmış bir yaşam biçimi, hırs, ihtiras ve başarılı olma arzusu ise o yalnızlığı besleyen temel olgulara dönüşüyor.
Oysa bütün bunlar yaşadığımız hayatı anlamlı kılmaya yetmiyor. Yalnızlık bile tadında güzel! Boşluğa düşen birey kendini toparlamak için sonrasında yeniden toplumsallaşmaya çalışıyor. Tıpkı ‘Dövüş Kulübü’ romanında anlatıldığı gibi, toplumsallaşmak için abuk subuk toplantılara katılıp sarılacak insan arıyor metropol sakinleri ama çoğu kez şiddet ve bazen kendi bedenini ortadan kaldırma isteğine kadar giden bir çaresizlik yaşanıyor. 

Beden ve zihni tanımak
Kişisel gelişim kitapları adı altında tanımlanan yayıncılık sektörü son on yılda ciddi bir gelişim gösterdi. İçeriklerinden bahsetmeye dilim varmıyor. Bu kitapların çoğunluğu kapitalist sistem içinde ‘başarıyı yakalama’ öğütleri altında toplanabilir. David Brooks’n kitabının altbaşlığı da ‘Bir Başarı, Sevgi ve Mutluluk Öyküsü...’ Ancak, ‘Sosyal Hayvan’ birkaç özelliğiyle diğer kitaplardan ayrılıyor. Dikkat çekici özelliği kitabın bir roman kurgusuna sahip olması. Bölük pörçük anekdotlar, kestirmeci başarı formülleri yerine bireyin duygusal, zihinsel ve toplumsal zekâsına eğiliyor. Bunu yaparken üstten bakan tanımlar kullanmak yerine olayların gelişimiyle birlikte olaylar hakkında yapılmış sosyolojik, politik, ekonomik, toplumsal, psikolojik, tıbbi bilgilere ve gerektiğinde edebi kaynaklara başvuruyor.
Brooks’un bu bilinçli seçiminin mantığını kitabın girişinde yazdığı şu paragrafta görebiliyoruz. “Zihnimizin bilinçdışı kısımları, sağlıklı ve doğru kararlar verebilmemiz için geliştirilmesi gereken ilkel kalıntılar, bastırılmış cinsel dürtülerimizin bulunduğu karanlık mağaralar değillerdir. Aksine zihnimizin bilinçdışı kısımları zihnimizin büyük bir çoğunluğunu meydana getirir. İşte burası kararlarımızın çoğunun alındığı ve en etkili düşünme edimlerinin gerçekleştiği kısımdır. Bu gizli işlemler başarının temel taşıdır.”
Yukarıdaki açıklamadan anlaşılacağı gibi Brooks, zihnimizin bilinçdışı olarak tanımlanan davranışlarının esasında toplumsallaşmayla ve bu toplumsallaşmanın bizdeki fiziksel, düşünsel dönüşümüyle biçimleneceğinin altını çiziyor. Bu dönüşümü toplumsal hayatın içindeki karakterlerden yola çıkarak anlatıyor.
Ana hikâye Harold ve Erica üstüne ama Brooks, Rob ve Julia’nın hikâyesiyle başlıyor kitabına, çünkü onlar Harold’un ebeveynleri. Rob ve Julia’nın tanışmasını ve flört sürecini anlatan yazar hiç de romantik cümleler kurmuyor ama aldığımız kararlarla ilgili ilginç bilgiler aktarıyor. Stendhal’dan alıntıladığı, “Aşkın size verebileceği en büyük mutluluk, sevgilinizle ilk kez el ele tutuştuğunuz anda avuçlarınızda oluşan o baskıdır,” cümlesinden birkaç sayfa sonra, öpüşmenin çiftler arasında nasıl bir etkileşim yaptığını akademik bilgilerle aktarıyor; “İlişkilerinin ilerleyen zamanlarında Rob ile Julia birbirlerinin tükürüklerinin tadına bakarak haklarında genetik bilgiler toplayacaklardı. Lozan Üniversitesi’nde Claus Wedekin’in yaptığı ünlü araştırmaya göre kadınlar, DNA’larının lökosit antijen kodu kendilerininkinden en farklı olan erkeklerden hoşlanmaktadırlar. Tamamlayıcı HLA kodunun çocuklarında daha iyi bağışıklık sistemi oluşmasına yol açtığı düşünülmektedir.” 

Devlet iktidarı ateş gibidir
Brooks, Harold ve Erica’nın toplumsal hayatta birey olma süreçlerini anlatırken öne sürdüğü bulgularla sosyal, siyasi ve ahlaki sonuçlara dikkat çekmeye çalışıyor. Ancak yazar bir yandan da, “Freud bilinçdışı kavramını ortaya attığında, bu kavram edebiyat eleştirisi, sosyal düşünce ve hatta politik analizler üzerinde radikal bir etki yaptı. Şimdi bilinçdışıyla ilgili daha doğru bir anlayışa sahibiz. Fakat tüm bu bulgular sosyal düşünce üzerinde kapsamlı bir etkiyi henüz yapmamıştır” diyerek bu teoriyi kahramanlarının yaşamı üzerinde uygulamaya çalışıyor.
Harold ve Erica’nın doğum, çocukluk, ergenlik, yetişkinlik dönemlerindeki davranış biçimlerini, sevgiyi, aşkı, başarıyı, başarısızlığı yaşamasını ve bu süreçlerde toplumsal ilişkilerden nasıl etkilendiklerini örnekler ve bilimsel bilgiler ışığında ulaştırıyor. Kitabın ana karakteri Harold ortalama bir ABD vatandaşının temel özelliklerini taşıyor. Politik olarak, “Sosyalizm” sözcüğünün tarihte kullanılmasına içerliyor ama kendisini ne muhafazakâr ne de liberal olarak tanımlıyor. ABD seçmenleri gibi biraz arada kalmıştır yine de, “Devlet iktidarı ateş gibidir, kararında yakılırsa ısıtır, ama ölçüsü kaçırılırsa ölümcül olabilir” diye düşünen ve devletin halkın hayatına karışmaması gerektiğini düşünen bir karakterdir.
‘Sosyal Hayvan’ın önemli özelliklerinden biri de dogmalarla, batılla biçimlenmiş ve önyargıya dönüşmüş birçok konuya soğukkanlı yaklaşımı ve bu önyargılara getirdiği bilimsel eleştirileridir.

Şu sıralar ‘ılımlıyım’
1961 doğumlu David Brooks, gençliğinde kendisini liberal, şu sıralar ılımlı olarak tanımlayan bir gazeteci. Washington Times, The Wall Street Journal gibi çeşitli gazetelerde çalışan Brooks şu anda New York Times’ta köşeyazarlığına devam ediyor ve Amerika’da çeşitli kanallarda yorumcu olarak görev yapıyor. 

SOSYAL HAYVAN
Bir Başarı, Sevgi ve Mutluluk Öyküsü...
David Brooks
Çeviren: Orhan Düz
Say Yayınları
2011, 44 sayfa, 25 TL.