Mozart'tan Hitler'e, Avrupa miti

Mozart'tan Hitler'e, Avrupa miti
Mozart'tan Hitler'e, Avrupa miti
Haber: SEMİH GÜMÜŞ / Arşivi

Siyasal düşüncenin içinde en çok kullandığımız sözcükler arasındadır Batı. Sonunda bir kavrama dönüştü. Uzun süre karşıtıyla birlikte değerlendirildi; ne ki, dünyanın ekseni adamakıllı kaydırıldıktan sonra, Doğu’ya gerek duymadan, bir başına siyasal düşüncelere ve uluslararası ilişkilere yön vermeye başladı. Bizim bulunduğumuz yerden bakınca, aslında Avrupa ’dır Batı, Birleşik Amerika hâlâ ayrı alınır. Siyasal, toplumsal, ekonomik, kültürel, demek özel hayatlar dışındaki bütün hayata ilişkin ne varsa onlarda bizimkinden olumlu görünen Batı, bu değerlerini gitgide yitirmeye mi başladı?
Georges Corm’un ‘Avrupa ve Batı Miti-Bir Tarihin İnşası’ kitabı, son zamanlarda daha çok düşünmeye başladığımız Batı ve Avrupa üstüne, kendine özgü ve yeni yorumlara dayalı oluşuyla, okunmazsa olmaz kitaplar arasına girmeye aday. Georges Corm, “Yön belirlemek için kullanılan ‘Batı’ sözcüğü, toplumları birbirinden ayıran doğal engellerden daha geçit vermez, daha kuşkulu bir düşünsel sınır haline nasıl gelebilmiş, nasıl bu denli radikal farklılık duyguları üreten, bunca hümanist umudun yanı sıra sert tepkiler de yaratan bir slogan olabilmiştir?” sorusuyla başlıyor. Giderek geldiğimiz sınır burası. Sanırım sınırın ötesine geçiş de başlamıştır: Bosna’da yaşanan ve Avrupa hümanist kültürüne indirilmiş son darbe olarak unutulması olanaksız toplukırım ile küresel krizin öncesinde ve sonrasında Avrupa’nın kendini almak zorunda hissettiği yeni siyasal kültür, sınırın ötesine geçen yolları açmaya başladı.
Oysa İtalyan Rönesansı, İngiliz liberalizmi ve Fransız devrimi üstünde yükselen Avrupa kültürü, Batı kavramını da bütün bütüne içerdikten sonra, dünyanın merkezini oluşturmaya başladı, ama tam merkez olmak için ekonomik iktidar da gerekti. Yoksa herkesin kendi batısının, yönünü göstermekten öte anlamlar taşıması olanaksızdı. Sözgelimi Japonya, Güney Amerika, hatta Avustralya, Batı kavramının içinde görülmek yerine, “dünyanın merkezi”nin çevresinde, öteki uyduların sahip olduklarına benzer, çeşitli yörüngelerde bulunur. Dilsel, dinsel ya da ulusal, bütün kimlik biçimlerini temsil edebilmek, dünyanın öteki bölgelerine değil de, Avrupa’ya verilmiş bir ödevdir! Batı, aslında Avrupa’dır ki, Avrupalı için de ABD sonra gelir. 

Olumlu değerlerden ne kaldı
“Bu kavram günümüzde eşi benzeri olmayan bir gücün, uygarlığın, ilerlemenin, zaferlere doymayan bilimin, rasyonelliğin, modernitenin, bireyciliğin, demokrasinin, hukuk devletinin, insan haklarının, birleşmiş olan milletlerin, uzayın fethinin, kadınların kurtuluşunun, çocuk haklarının, özgürlüğün, refahın, fırsat eşitliğinin, hastalıklara, açlığa, hatta bir anlamda yoksulluğa karşı savaşın vücut bulmuş hali olarak algılanıyor.” Georges Corm, Batı kavramının bileşenlerini böyle sıralayarak algıyı tam anlatıyor. Bu arada Doğu da bütün bu içeriğin karşıtını mı anlatıyor? Öyle değil belki ya da en azından Avrupa ve ABD için Doğu’nun Japonyası, Tayland’ı, Güney Kore’si, Taiwan’ı da var ve bazıları Batı’nın yol arkadaşıyken, bazıları bulundukları yerde bütün bütüne kalacak gibi düşünülür.
Geçmişe bakıldığında, insanlık tarihinden geriye ne kalır? Olumlu ya da olumsuz oluşuna gore değişir sanırım. Hatırlayalım: Olumsuz olanlar siyasal olaylarsa –savaşlar çıkmaz bellekten–, olumlu olanlar –Rönesans ya da modernizmin sonuçları– kültürel olanlar değil midir? Uygarlıklar arasında kültür köprüleri kurulurken, siyasetin köprülerini atmaya yatkındır bellek. Avrupa her iki kutbun sürtünmesinden elbette çok çekti ve utanç, pişmanlık ve özeleştiriyle kendini temize çıkarmaya çalıştı. Yoksa en az üç bin yıldan beri yaşadıkları, tartılması olanaksız bir suç dünyasını yığıverir Avrupa’nın kapısının önüne.
Demek Batı, bir üstünlük dünyası değilmiş. Olumlu yanlarını elbette alır insan, sonra Doğu’ya taşınır onlar, ama sözgelimi “demokrasi, birey hakları, özgürlükler, aklın üstünlüğü, giderek piyasanın demokratik işleyişi”, ilkesel olarak Avrupa’nın olumlu değerleri olarak alkışlanırken, bu değerlerin ne hale getirildiğini görmek de üzücüdür. Bunları mutlaklaştıranlar, çabalarının boşuna gittiğini mi görüyor şimdi, son zamanlarda? Çünkü devlet ve iktidar, Avrupa’da da çıkar birliği üstüne oturuyorsa ve 11 Eylül gibi Batı’yı korkutan! büyük terör eylemlerinin ardına geçip demokrasiyi, birey haklarını, özgürlükleri, aklın üstünlüğünü kısıtlamaktan başka çare bulamıyorsa, piyasayı uluslararası şirketlerin kucağına kolayca atıyorsa, bu arada son keşifleri arasında yer alan yabancı düşmanlığı ve ırkçılık gibi tehlikeli sularda sorumsuzca kürek çekmeye başlamışsa, Batı kavamının içi boşalırken Avrupa da dizleri üstüne çökmeye mahkûm kalır. Onu ayakta tutacak ekonomik gücü de küresel krizlerle zayıflamaya başlamışsa, bu kez dünyanın geri kalanı da ciddi sorunlara gebe demektir.
Türkiye ’de aydınlar ve sanatçılar arasında Arupa merkezci bakış açılarının egemen olduğu yadsınabilir mi? Bütün niteliğin Avrupa kültürü içinde olduğu, Doğu’nun geri kaldığı düşüncesi, büyük edebiyatlar ile küçük edebiyatları hiyerarşik bir düzen içinde gören yanılsamanın benzeridir. Oysa Avrupa, İkinci Savaş’tan bu yana, gerek Soğuk Savaş yılları, gerek Avrupa Birliği’nin kuruluş süreci, gerek 1990’lardan sonraki yeni benmerkezci dönemde, hiçbir zaman güven verici olmadı.
Georges Corm, Avrupa’nın değerlerini özellikle belirtirken, “eğer Avrupa tüm siyasi ve etnik parçalanmışlığına ve yaşadığı sayısız savaşa rağmen var olabiliyorsa, bu, tüm kültürel ve dilsel sınırları, tüm etnik, ulusal ve dini öfkeleri aşarak ona vücut veren müzik sayesinde mümkün olmuştur,” diyor. Bu yaklaşım ilk bakışta ilginç gibi görünebilir, ama Avrupa kültürünün kaynaklarını düşününce, olağan elbette. Müzik, melodik yapıdan çok sesliliğe geçerken, aslında bütün kültürün niteliksel dönüşümünü gerçekleştiriyor ve onu olumlu değerlerine kavuşturuyordu. Corm, 16. yüzyılın ortalarından sonra “Avrupalılar artık her şeyi müziğe tercüme edeceklerdir” diyor. Bunu tersine çevirip, müziğin Avrupa kültürünü tercüme ettiğini söylemek, sanırım daha açık bir söz olur. 16. yüzyılın sonunda Mozart’ın inanılmaz dehasıyla ortaya çıkışının ve erken ölümünün, neden sonra hem aristokrasiye vurulmuş bir tokat olduğu, hem de ileri bir kültürün yapıtaşlarını taşıdığı görülecektir.
Avrupa uygarlığının Rönesans ertesindeki yükselişi, aynı zamanda içinden çıkardığı büyük güçlerin yol açtığı çatışmalarla kesintiye uğramaya da başladı. Her zamanki gibi, milliyetçilik ve iktidar kavgası Avrupa’nın birliğini bozmaya başladı. Klasisizmin ve romantizmin geri çekilmeye başlayıp modernizmin öne çıkışı ve bütün dünyayı içine alan bir yenilenme atılımı yaratması, nitelikli kültürde olağanüstü sıçramalara neden olurken, Avrupa’daki devletlerin güçlenmesini de sağladı. Devlet, bürokratik düzeneklerle parlamenter sistemi iç içe geçirirken tehlikeli biçimde güçlendi, ama bu arada nitelikli kültür de modernizmin yarattığı büyük dalgayla çeperleri aşmaya başladı. Georges Corm, Rusya’nın müziği ve edebiyatıyla büyük bir zenginliğe ulaştığını anlatırken, aslında bu gelişmenin somut bir sonucunu gösteriyor. Öteki ülkelerin sanat ve edebiyatın zenginliğiyle tanışması da aynı dalganın etkisine kendilerini açmalarıyla gerçekleşti. 

Irkçılık ve yayılmacılık
Siyasal hayatsa, sosyo-ekonomik değişimlerle birlikte çok geçmeden Nazizmi yarattı. Nazizmin yalnızca “Almanya’ya özgü bir olgu” olduğu savlarını ret eden Corm, Avrupa’nın geri kalanının da kendini bu felaketten ve suçtan ayrı tutamayacağını haklı olarak savunuyor. Irkçılık ve yayılmacılık, Avrupa kültürünü kaynaklarına karışmayı hiçbir zaman savsaklamamıştır. Beyaz Avrupa, karşısına koyduğu Yahudi, Müslüman Asyalı, Sarı, Zenci gibi ayrımlardan kendini ne zaman soyutlayabilmiştir ki? Etnik, ulusal, ideolojik, dinsel, kültürel üstünlük ve hegemonya, Avrupa kültürünün doğasını oluştururken, Nazizmin sürdüğü uçlara bin yıldır su verildiğini de kabul etmek gerekir. Soylu Avrupa yirminci yüzyılda birkaç kez çamura bulanırken, bundan hiç yıpranmadığını öne sürebilir mi?
Şimdiyse, “Yaşadığımız çağın tedirginlik verici evriminde Avrupa nasıl bir rol oynayacak?” Geçmişine dönmesi neredeyse olanaksızlaşmış Avrupa, bu kez kültürü etkisiz görüp siyasal amaçlarına uygun bir yol mu çizecek. Son zamanların eğilimleri, siyasal seçimlerin tolumsal histerilerle birleştiğini, dolayısıyla yeni güç ve iktidar çatışmalarının kendisi için daha çekici ve zorunlu olduğunu mu düşündürtüyor? Küreselleşmenin olumlu yanları görmezden gelinip olumsuz yanları öne çıkarılacaksa, bunun Avrupa’nın demokrasi kültürüne bir büyük darbe daha vuracağı da öne sürülebilir mi? Yalnızca ekonomik güce güven, toplumsal iyileşme ve refah yerine, totalitarizmi getirir. Avrupa miti çatırdıyor mu, çoktan göçtü mü?..

Avrupa ve Batı Mİtİ
Georges Corm, Çeviren: Melike Işık, İletişim Yayınları, 2011, 364 sayfa, 23.8 TL. 
notoskitap.blogspot.com