Mücadeleci ve güçlü bir kadının çocuk tarafı

Mücadeleci ve güçlü bir kadının çocuk tarafı
Mücadeleci ve güçlü bir kadının çocuk tarafı
Ayşe Kulin'in biyografik romanı 'Türkan', bugüne kadar hayatı, yaptıkları ile pek çok kitaba konu olmuş Türkan Saylan'ın iç dünyasını anlatıyor. Bizi saf, komik, çocuk ruhlu, çaresiz, âşık, romantik, dost, anne Türkan ile tanıştırıyor
Haber: UMAY AKTAŞ SALMAN - umay.aktas@radikal.com.tr / Arşivi

Onu son gördüğümde hastanedeydi. Evine ve derneğin şubelerine yapılan baskınlar, aramalar, gözaltılardan sonra tüm sakinliğiyle oturuyordu yatağında. Üstelik her zamankinden daha güçlü görünüyordu. Nasıl bu kadar güçlü olabildiğini düşünürken yakınlarından biri bir fotoğraf gösterdi; Türkan Hoca hasta yatağında, kırmızı bir palyaço burnu takmış gülücükler dağıtıyor. Karşımda, lösemili çocuklara moral vermek için gelmiş palyaçolarla eğlenecek kadar çocuklaşabilen bir Türkan Saylan duruyordu. Öyle ya, o pek çoğumuzun gözünde Türkiye’den cüzamı silen, binlerce cüzamlıyı tedavi etmenin yanı sıra sosyal yaşama katan, yüzlerce kızı okul sıralarıyla buluşturan, köylerin okula, yola kavuşmasını sağlayan kadındı. Bu mücadeleci, güçlü kadının çocuk tarafı şaşırtıyordu insanı. Tıpkı Ayşe Kulin’in yazdığı Türkan kitabının yaptığı gibi. Kulin’in biyografik romanı, bugüne kadar hayatı, yaptıkları ile pek çok kitaba konu olmuş Saylan’ın bu kez iç dünyasını anlatıyor. Bizi saf, komik, çocuk ruhlu, çaresiz, âşık, romantik, dost, anne Türkan ile tanıştırıyor.
Türkan, Saylan’ın isteği üzerine kaleme alınan bir kitap. Kulin, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin kız çocuklarına burs sağlayarak hayatını değiştirdiği projelerinden Kardelenler’in kitabını yazmak için doğu illerine gitmek için kolları sıvadığında tanışmış Saylan ile. Dostlukları ilerleyince de Türkan Saylan Kulin’den biyografisini yazmasını istemiş. Hakkında daha önce kitaplar yazıldığı için Kulin bu düşünceye önce soğuk bakmış. Daha sonra Saylan’ın isteğini yerine getirmemek Ayşe Kulin’i üzmüş ve lepra dünyasına dair bir kitabı Saylan üzerinden anlatmayı önermiş. Türkan Saylan başlamış hastalarının hikâyelerini anlatmaya. Araya giren aksilikler derken Saylan’ın hastalığı ilerleyince çalışmalar da zorlaşmış. Sonra da Ergenekon soruşturması kapsamında Saylan’ın evi basıldı. Bu sıkıntıların ardından Saylan bir süre daha dayanabildi ve sonra vefat etti. En eski ve yakın arkadaşlarından Gökşin Sanal’ın Türkan Saylan ile on üç yaşından itibaren yazıştıkları mektupları Ayşe Kulin’e vermesiyle kitabın içeriği de değişti. Bu sayede bugüne kadar pek dile getirilmemiş, Saylan’ın hayatı boyunca içinde yaşattığı çocuğu ve insani yanını ön plana çıkaran Türkan çıktı ortaya. Kulin kaleme aldığı biyografik romanı için “Okuyacağınız satırlarda, ben sadece ona verdiğim sözü tutuyor, bu eşsiz insanın portresine, birkaç fırça darbesi de ben vurmaya çalışıyorum” diyor.
Mektuplar üzerinden anlatılan romanda doktor ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Türkan Saylan’ın ötesinde bir Türkan var. On sekiz yaşındayken arkadaşlarıyla birlikte, dünyadaki tüm kitapların kopyasının bulunduğu dev bir kütüphanesi, geyikleri, kanguruları ve bahçeleri olan bir adada yaşama hayali kuracak kadar saf bir Türkan, üniversite eğitimini tamamlamak için evinin kadını olmasını isteyen kocasıyla mücadele etmek zorunda kalmış Türkan, çocuklarının elinden alınması endişesiyle kocasından korkan çaresiz Türkan, alacağı kararları ‘ay dede’ ile konuşarak karar veren Türkan, birilerini kırmamak için kendi mutluluğunu feda edebilen Türkan, yalnız kalmaktan korkan Türkan...
Tüm bu ‘başka’ Türkan halleri kimi zaman tebessüm ettiriyor, kimi zamansa hüzne boğuyor insanı. Mevzu bahis yetmiş dört yıllık hayatında tıp ve eğitim alanında değişim yaratan bir kadın olunca madalyonun bir yüzü görülüyor, başarı öyküleri yazılıyor çoğunlukla. Saylan’ın bunca başarının ardında, onun da tıpkı hayatını değiştirmeye çalıştığı kız çocukları gibi toplumsal baskılardan nasibini aldığı, hayatına dair kaygıları, işten eve geldiğinde yapması gereken ailevi ve günlük işler olabileceğini aklına gelmiyor insanın. Türkan, madalyonun öbür yüzü. Saylan’ın hayalleri, üzüntüleri, sevinçleri, son günlerinde yaptığı hayat muhasebesi üzerine bir çırpıda okunan akıcı bir biyografik roman. 

‘Benden bir kahraman yaratmaktalar’
... Şimdi, pencereden bakarken anlıyorum ki, evimi bastıranlar, benden bir kahraman yaratmaktalar. Benim şu ana kadar üzerlerinde derin iz bırakabildiklerim sadece hastalarım, yakın çevrem ve eğitimine katkıda bulunduğum çocuklardı. Bunun dışında hiçbir iddiam yoktu, zaten. Arzularım, hırslarım olaydı, bana getirilen siyasi teklifleri değerlendirirdim. Parayla da hiç aram olmadı. Her zaman fazla paranın insanı bozduğuna inandım, az parayla yaşamaktan hiç gocunmadım. Çocuklarımı ilkokuldan itibaren özel okullarda değil, orta sınıfın ve yoksul halk çocuklarının gittiği parasız devlet okullarında okuttum, paraya özenmesinler diye. Sade ve sakin bir yaşam biçimini seçtim kendime, hırstan lüksten uzak, sadece memleketimin kadersiz insanlarına ve çocuklarına hizmet etmeye adanmış! Şimdi şu hale bakın, halk dağılmıyor, bir şeyler bekliyor benden. Oysa ben, son günlerini yaşayan, çalışkan, özverili bir
hekimim sadece, sokaktaki kalabalığın tepkisinin bayrağı hiç değilim.   Kitaptan


Saylan’ın hayatındaki ilginç tesadüfler 
Babasının ensesinde topladığı saçları ve hafif kambur yürüyüşü nedeniyle ‘at kızım’diye seslendiği Türkan Saylan’ın yaşamı ileride yapacağı işlerin işaretini verircesine ilginç tesadüflerle doluydu. Ailenin tek hastanede doğan çocuğu Saylan yıllar sonra hayata merhaba dediği Alman Hastanesi’nde yüzlerce insanı tedavi etti. Yedi yaşında saç kıran olup da tedaviye gittiği İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi cildiye bölümünde meslek hayatının en güzel günlerini yaşadı. Çocukken erkek çocukların daha çok önemsendiğini gördüğünde ‘keşke erkek olsaydım’ diye düşünüyordu, yıllar sonra kız ve erkek çocukları arasındaki eğitim eşitsizliğinin ortadan kalkması için büyük bir mücadele verdi. Bu tesadüflerin farkında olan Saylan Radikal gazetesine verdiği röportajda şöyle diyordu: “Telapati duygum kuvetlidir. On yıldır görmediğim bir hastayı düşünmeye başlarım, ertesi günü bir bakarım hastam gelmiş. Hiçbir şey biriktirmem, hep vermek isterim. Biblolarımı toplarım kermese götürürüm, üç şalım varsa ikisini veririm. Bir gün sonra bakarım aynılarından hediye gelir.”   

‘O yaşlarımda nereden bilebilirdim’
“Anne, niye o kadar korkardın babamdan?
Boşanırken velayetinizi babanıza bırakmıştım. Israrla istemişti. Vermeyecek olursam, boşanmayacağını biliyordum... Ama velayetin onda kalması, Demokles’in kılıcı gibi sallanıp durdu başımın üzerinde. Ya kızar da sizi geri alırsa, ya sizi bana göstermezse! Hep korkuyla yaşadım... Ben o deneyimsiz yaşlarımda nereden bilebilirdim annelerle evlatlarının arasına, değil velayet hakkının, hiç kimsenin ve hiçbir şeyin giremeyeceğini!”  Kitaptan


‘Bir gün hasta olursam ne yaparım?’
“...Tek başına yaşamak hoş olduğu kadar zordu da. Bir evin hem erkeği hem kadını olmak, bir hastanenin aynı anda doktoru, hemşiresi ve hademesi olmaktan daha zordu. Oğullarımla anne olarak hatta bir arkadaş gibi de iletişim kurabiliyordum ama delikanlı çocuklarımın baba ihtiyacını karşılayamıyordum. Evin kırılan, bozulan ıvır zıvırını tamir edemiyor, tamire gelen ustalarla başa çıkamıyordum. Arabamın çalındığı akşam, kendimi kanadı kırık kuş gibi çok çaresiz hissetmiştim. Fakat beni gerçekten rahatsız eden, içimde giderek büyüyen boşluğun farkına varmamdı. Tuhaf bir boşluktu bu. Bir gün hasta olursam ne yaparım? Bana kim bakar? Çocuklarımla kim ilgilenir? Ben ömrümün sonuna kadar tek başına mı yaşayacağım?”  Kitaptan

‘İyi bir Müslüman, yüreğini yoksullara, acizlere açar. Tıpkı Türkan Saylan gibi’

Ayşe Kulin: ‘Türkan hocayı karalamak için iştahla bekleyenler keşke olmasaydı, daha renkli biri, metin çıkabilirdi elimden. Ama biliyorum ki mevcut kitabı dahi didik didik edecekler, Hoca’yı istismar etmek için. Bu yüzden her kelimemi dikkatle seçtim’ 

Türkan Saylan hasta yatağındayken başucunda ismi çok manidar bir kitap duruyordu: Umut. Saylan, son günlerinde Ayşe Kulin’in kitabını okuyordu. Saylan’ın ardından ise Ayşe Kulin onu anlatıyor. Ayşe Kulin’le, Saylan’ın iç dünyasını anlattığı Türkan kitabını konuştuk
Türkan Saylan ile Kardelenler projesi için bir araya geldiğinizde tanışmışsınız. Bu tanışıklık nasıl dostluğa dönüştü?
Kardelen Projesi kapsamında daha fazla öğrenci okutabilmek için sürekli kaynak yaratmak gerekiyor. Bu nedenle birkaç kez bir araya geldik. Bir keresinde senaryosunu benim yazacağım bir film düşünmüştük. Herkes gönüllü çalışacaktı. Görev kaymaları olunca haliyle yürümedi. Sadece o proje için birkaç kere buluştuk ve buluşma mekânına hep en erken gidenler ikimiz olduğu için, baş başa görüşme imkânı bulduk. Birlikte çok eğlendik ve çok anlaştık.
Kitapta ÇYDD Başkanı ve doktor Türkan Saylan’dan başka ‘Türkan’lar da anlatılıyor. Türkan hanım dostunuz olmasına rağmen mektupları okuyunca sizinde yeni tanıştığınız bir ‘Türkan’
oldu mu?

Türkan Saylan ile yakın dost olduğumuzu iddia edemem. Her ikimiz de çok yoğun olduğumuzdan, birlikte bir sosyal hayatımız olamadı ne yazık ki, örneğin bir mavi yolculuğumuz yok, baş başa yemek yemişliğimiz yok. Yine de, mektupların satırlarında hiç beklemediğim ölçüde romantik ve idealist bir genç kız buldum.
Mektupları okuyunca şaşırdığınız ya da çok etkilendiğiniz yerler oldu mu ?
Benim de gençlik yıllarım aşağı yukarı aynı senelere denk düştüğü için, öncelikle müthiş bir hasret duygusuna kapıldım. Ailem de tıpkı onun ailesi gibi bana karşı aşırı tutucu ve yasaklayıcı idi. Bizde muhafazakârlığa karşı itici duyguların yerleşmesinde bu gereksiz aile baskısının rolü olabilir diye düşündüm.
Saylan toplumun çok sevdiği biri olmasına rağmen bir kesim tarafından eleştirildi. Saldırılara da uğradı. Bu yüzden iç dünyasını, mektuplarını yazarken tedirgin oldunuz mu?
O saldırılar yapılmakta iken zaten yeterince tedirgin olmuştum. Bir keresinde bir toplulukta Kardelenler’i anlatırken, bir genç çocuk, bana Türkan Saylan’ın Kardelenleri zorla Hıristiyan yapmakta olduğunu söylemişti. Ne desem dinlemiyordu. Hayatımda ilk kez bu kadar anlamsız, katı bir inatla, koyu bir cehaletle ve derin bir kötülükle karşı karşıya kalmıştım. O anda kendimi tuttum. Evime dönerken elimde olmadan gözlerimden yaşlar indi yol boyu. Bu zavallı genç bir yalana nasıl inandırılabildi diye, çok düşündüm. Gece nihayet uyuyabildiğimde ise rüyamda sabaha kadar o genç adama dayak attım. Ne var ki kabahat onun da değildi. Bu kuyruklu yalanları onların kafasına sokanlardaydı, kim bilir hangi çıkarlar yüzünden.
Kitap bir yandan da Saylan’ın hayat muhasebesi ve hayatındakilere teşekkür gibi. Saylan’ın size söylediği ya da sonradan size iletilen özellikle yer alması istenen notlar, kişiler var mıydı kitapla ilgili?
Vardı ama onlar sadece bana anlatıldığına göre, sadece bende kalmalı.
Kitabı şimdikinden farklı olarak kurgulama imkânınız olsa, neyin üzerine kurardınız ve Saylan’dan nasıl bir roman karakteri yaratmak isterdiniz?
Saylan üzerine yazılmış en güzel kitaplar bence M.Z. Saçlıoğlu’nun Umut Güneşten Şimdi Doğar yapıtı ve kendi yazdığı At Kız. Onların üzerine başka bir kitabın aynı konuyu işleyerek gelmesini gereksiz buluyorum. Yoksa çok kapsamlı bir biyografi çalışması yapardım en az 700 sayfalık. Ayrıca, şunu da itiraf edeyim, Türkan Hoca’yı karalamak için iştahla bekleyenler keşke olmasaydı, daha renkli biri, metin çıkabilirdi elimden. Ama biliyorum ki mevcut kitabı dahi didik didik edecekler, Hoca’yı istismar etmek için. Bu yüzden her kelimemi aşırı dikkatle seçtim.
Türkan Saylan, hastalıklarla, eğitimsizlikle mücadele ederken, en büyük mücadeleleri de özel yaşamında vermiş. Baskıcı bir aile, çalışmasını istemeyen eşler, çocuklarını tek başına büyüten bir anne ... Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?
Her zaman düşündüğümü: Tutuculuk ve tutucular, değişmeyen görüşler, bir toplumun bileğine bağlanmış ağır bir zincirdir.
O zincirlere rağmen ileri yürümeyi becerebiliyor bazılarımız.
Türkan Hanım’ın din ile olan ilişkisi de var kitapta. Özellikle mi koymak istediniz bu kısmı ?
O ilişkiyi, gerçek bir dindarın, Allah’a gerçekten inanan bir insanın, nasıl olması gerektiğini, kedini dindar zannedenlerin dikkatine sunmak için kullandım.. İyi bir Müslüman, doğayı, insanı, hayvanı sever ve korur! Yüreğini yoksullara, acizlere açar. Cebini doldurma çabasına düşmez. Asla yalan söylemez! Kötülükten, iftiradan uzak durur! Tıpkı Türkan Saylan gibi.
Aşk ile ilgili düşünceleri, sorgulamaları dikkat çekiyor. Şartlar ve karşısına çıkan kişiler farklı bile olsa Saylan’ın aşktan öne mesleğini, hastalarını koyacağına kanaat getiriyor insan. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Evet, öyle yapmış. Babaannesinin, annesinin de duruşu böyle. Aldığı terbiye ve sevecenliği, kendi özel yaşamını ikinci plana itmiş. Keşke diyorum, ömrü bir misli uzun olabileydi, yaptığı onca güzel, hayırlı işin yanı sıra, hak ettiği aşkı da bulabileydi, doya doya yaşayabileydi. Ama onun ömrü de hepimizin ki gibi masal değil, gerçek bir hayat!
Kitap duyulunca bir de dizi projesi ortaya çıkmış. Nasıl bir proje, kitap üzerinden mi senaryo oluşturulacak?
Koliba, kitaba yazılım aşamasında talip oldu. Ben önce kitabı bitirmek ve bu konuyu oğullarına danışmak istedim. Daha doğrusu topu onlara attım. Bu, onların kararı olmalıydı.
Türkan Hanım’ın oğulları nasıl karşıladı dizi projesini?
Uzun tartışmalardan sonra, kitaba sığdırılmayan lepra ve eğitim çalışmalarını da kapsayacak bir dizinin yararlı olabileceği kanısına vardılar. Dünyaya ender gelen, müstesna kişilerin toplumlara tanıtılmasında yarar olduğunu düşünüyorum. Dilerim Türkan Saylan’a layık, derli toplu güzel bir senaryo yazılır.

TÜRKAN
Tek ve Tek Başına
Ayşe Kulin
Everest Yayınları
2009
332 sayfa
16 TL.