Muhafaza edecek bir tek dili kalmıştı

Muhafaza edecek bir tek dili kalmıştı
Muhafaza edecek bir tek dili kalmıştı

Nahid Sırrı Örik

Nahid Sırrı Örik... Hikâyeleri etkilidir. Ama romanlarının keyifle okunmasında en büyük rolü diline vermek gerekir. Osmanlıcaya son derece hâkim. Bu hakimiyeti ve dil muhafazakarlığı ile vaktiyle tepki görmüştü
Haber: A. ÖMER TÜRKEŞ / Arşivi

Sevdiğim yazarlar arasında Nahid Sırrı’nın ayrı bir yeri vardır. Yaşadığı dönemde edebiyat kalabalığı içinde bir köşede kalmış, şikayetini duyurmamış, belki de biriktirdiği hırsını roman kişilerinin hazin hayat hikayeleriyle haykırmıştı. Bir yazarla yarattığı karakterler arasında bağ kurmayı sevmem. Ama Nahid Sırrı hakkındaki bilgilerimiz romanlarını okurken ister istemez çağrışımlara neden oluyor. Aslında hiçbir romanına doğrudan kendisini, gerçekliği doğrulanabilir yaşanmışlıklarını katmamış, ama kahramanlarının iç dünyalarında kopan fırtınaları kendi ruhundan üflemişti. Hatta 2009 yılında Zeki Demirkubuz’un sinema uyarlaması sayesinde popülerleşen ‘Kıskanmak’ romanının çirkin, arzuları engellenmiş, kötü kahramanı Seniha’da -belki de en çok Seniha’da- bile Nahid Sırrı’dan bir şeyler vardı… 

Tutunamamış bir roman kahramanı gibi…
1895 yılında İstanbul’da doğmuştu. Dedesi ve babası Osmanlı döneminde mevkilerde bulunmuş kültürlü insanlardı. Babası Hasan Sırrı bey, Hukuk Mektebi hocalığı, rüsûmât müdir-i mütercimliği, Şûrâ-yı Devlet Âzâlığı yapasının yanı sıra Shakespeare’den iki de oyun çevirmişti. Nahid Sırrı, henüz çocukluğunda “Bir Türkçe hocası ve bir frenk madaması ile” başlamış terbiye edilmeye. Afitab-ı maarif rüştiyesinden mezun olduktan sonra bir İngiliz ve Fransız okuluna, ayrıca Galatasaray ’a gitmişse de, hiçbirini bitirememiş. 1915-1928 yılları arasında Tiflis, Berlin, Paris, Viyana, Roma, Kopenhag gibi kentleri gezen ve Avrupa’da yaşayan Nahid Sırrı, Cumhuriyet’in ilanından sonra Türkiye’ye dönmüş ve Cumhuriyet gazetesinde iş bulmuş. Ardından Marif Vekaletinde çevirmenlik…
Memuriyetinin dışındaki bütün hayatı yazmakla geçmişti. Fransa’da yayımlanan ilk hikâyesi ve ilk romanıyla 1928’de başlayan kariyerini 1960 yılındaki ölümüne kadar romandan hikâyeye, tiyatro oyunlarından edebiyat incelemelerine, gezi notları ve anılarından makalelerine, çok geniş bir ilgi alanını sergileyen binlerce sayfayla doldurmuştu. Ne yazık ki, ne yaşadığı yıllarda ne sonrasında gerçekten hak ettiği takdiri kazandı. Önce cinsel eğilimleriydi Nahid Sırrı’yı katılmak istediği dünyanın dışına iten. Sonra Osmanlı aristokrasisine uzanan soyağacıydı ve nihayetinde hem eskiye hem yeniye karşı aldığı eleştirel –küçümser- tutumdu. ‘Tersine Giden Yol’un daha ilk sayfalarında bir kahramanın ağzından araya sokuşturduğu şu cümle Orik’in kabul edilemez koordinatlarını çok iyi işaretliyor; “Malum a, her şey hatır ve gönülle olmakta berdevam. Bu hususta devri hürriyetin, devri istibdattan ve devri Cumhuriyetin devri hürriyetten asla farkları yoktur.”
İki devri de yaşamış birinin sözüne, deneyimine kulak vermektense aşağılamak daha kolay gelmiş olmalı, maddi manevi tacize uğramıştı. “Kırıtarak gelirken uzaktan Nahid Sırrı/ Sanırım pantolonlu ceketli bir kız gelir” diyenler, “kız tabiatlı, ecnebi meşrepli, mühtedi, asabi, uyumsuz” sıfatları yakıştıranlar, telif ücretlerini ödemeyenler, kitaplarını basmaktan, hakkında eleştiri yazısı yazmaktan imtina edenler arasında barınmaya çalışacaktı Örik. Selim İleri’nin ‘Cemil Şevket Bey, Aynalı Dolaba İki El Revolver’ romanından anladığımız kadarıyla hayatının son yıllarını düşkün bir halde geçirmişti. M. Kayahan Özgül’ün ifadesiyle “teneffüs etmek istediği havayı hiçbir yerde bulamayıp, nefesini tutarak yaşamış, hep olmayanı özlemiş, gelmeyeni beklemişti”. 

Ölümünden elli yıl sonra
Düşünün ki, ‘Tersine Giden Yol’ ve ‘Turnede Bir Artist Öldürüldü’ romanları 1995’te, ‘Colére de Sultan’ı 20005, ‘Yıldız Olmak Kolay mı?’ ise ancak 2006’da yayımlanabildi. Ölümünün üzerinden elli yıl sonra Örik’in tefrikalarda kalmış bir romanı daha ortaya çıkarıldı. Oğlak Yayınevi tarafından hazırlanan kitaplaştığında umarım Nahid Sırrı Örik külliyatı tamamlanmış olacak.
İlk kez 1995 yılından yayımlanan ve o günden bugüne bir daha kendisinden haber alınamayan ‘Tersine Giden Yol’ romanının yeni edisyonu sayesinde Nahid Sırrı Örik’i bir kez daha anma fırsatı buluyoruz. Kadınları, cinselliği, güzel-çirkin tezatları, kötülükle çevrilmiş dünyasıyla tipik bir Nahid Sırrı hikâyesi anlatıyor ‘Tersine Giden Yol’. 

İstanbul’dan Ankara’ya...
Cezmi, eski bir Osmanlı paşasının bir baltaya sap olamamış oğludur. Avrupa’da avara kasnak dolaşmış, gününü gün etmiş, babası harçlığı kesince dönüp dolaşıp babasının yalısına yerleşen Cezmi’nin kayda değer yegâne özelliği kadınlar kadar erkekleri de etkileyen güzelliğidir (yakışıklı sözüğü yerine bilhassa güzel’i kullanıyor Nahid Sırrı). Bu hikâyenin ve Cezmi’nin kötü kaderini çizecek olan da işte o güzellik. Genç, güzel ama yaşlı bir adamla yaptığı evlilik nedeniyle tatminsiz üvey annesi tarafından baştan çıkarılan Cezmi, babası tarafından miras mahkûm edilir. Parasız ve mesleksiz genç adam, istemeyerek de olsa, henüz kadrolarını devşirememiş genç Cumhuriyet’in başkentine yollanacak, yanına getirdiği hatır mektubu sayesinde İktisadi Milli Bankası’na yüz otuz lira aylıkla Almanca mütercimi sıfatıyla yerleştirilir.
Nahid Sırrı, İstanbul aristokrasisinin Ankara’ya küçümser bakışını Cezmi üzerinden aktarıyor okuyucuya;
“Banka, on adım öte¬de, Yenişehir tarafına doğru uzanıp giden cadde üzerinde idi. Modernle Selçuk yapısı arasında bocalayan, iri gövdeli, bazı yerleri pek sade olup bazı kısımları da Barok tarzına bile çalan, lakin yer yer de çinilerle bezenmiş, iddialı, garip ve melez bir yapı. (… ) Cezmi bir saat kadar Karaoğlan Çarşısı ismini taşıyan ve Zafer Oteli’nin de üzerinde bulunduğu pek dar, eğri büğrü ve henüz yağmurlar başlamadığından gayet tozlu yolda dolaştı. Ekseriyetini berber ve lokanta teşkil eden dükkânların fakir ve zevksiz camekânlarını tetkikle vakit geçirdi. Daire ve büro saati olmasına rağmen sokak tenha değildi, fakat hemen hiç kadın görülmüyordu. Elbisesi tarif ve tasavvur edilmez şekilde lime lime ameleden, kendisi gibi pek şık beylere ve belki mösyölere kadar her çeşit ve sınıftan bir erkek kalabalığı, omuz omuza çiğ bir ışık içinde, dün gecenin serinliği ile tezat teşkil eden kuru bir sıcak içinde dolaşıyor, insan bu dar sokağa güç sı¬ğan, iri ve ihtişamlı otomobillerden canını kurtardıktan sonra eşeğine müsterih binmiş ilerleyen, kasketi çarpık köylünün hayvanına çarpıp düşecek gibi oluyordu.”
Yerleşiği handan bozma otelde, pastahane olmaya özenen kahvede, işyerinde, sokaklarda karşılaştığı insanları garipseyecektir Cezmi; “Babasının valiliklerine ait uzak hatıralar hafızasından silinmiş bulunan ve ancak İstanbul’un kibar semtleriyle Almanya’nın mahut şehirlerini bilen paşazadeye bunlar garip şiveli Türkçe’leri ve çok esmer çehreleriyle pek uzak ve adeta bedevi hâlindeki memleketlerin insanları tesirini veriyorlardı”. Ürkmüş ve mutsuz bir haldedir; “Bu çıplak vahşi yüzlü dağlar ortasındaki kerpiç evli, ya¬rısı yanıp yakılınış, henüz toza müstagrak ve kışın çamura gark olacak Anadolu kasabasında ömür sürmek! Önünde ne korkunç aylar, belki yıllar açılıyordu.”
Ancak bocalaması uzun sürmez. Bozkırın ortasında yeni bir başkent yükselirken yeni iktidar sahiplerine seslenen yeni hayat tarzları da filizlenmeye başlamış, kenti erkeklere hizmet veren gece mekanları ve hayat kadınları kaplamıştır. Güzelliği sayesinde kadınların ilgisini çeken Cezmi, kendisini onların arzularına bırakacak ve İstanbul’dan git gide uzaklaşacaktır. Kendi hayatına iradi müdahalede bir türlü bulunamayan Cezmi’nin maddi ve manevi çöküşü başlamıştır…
Cezmi’nin çöküşü ile Ankara’nın ve yeni düzene ayak uyduranların yükselişini bir kum saati gibi işlemiş Nahid Sırrı. Bunu yeniye düşmanlık tazında da ele almıyor. Eskinin artığı Cezmi, asalaklığı ve ataletiyle yaşama şansı zaten olmayan bir karakter. İstanbul’dakilerse kendi hayal dünyalarına takılıp kaldıkça tükenip gitmeye mahkumlar. Bir zamanlar Cezmi’ye aşık amca kızı Hamdune gibi geçmişi silmesini bilenler mutluluğu yakalayabiliyor. 

Cadılar müzesi
Cezmi’nin Ankara’da kiraladığı evin sahibinin Ayaşlı olması, Memduh Şevket Esendal’ın “Ayaşlı ve Kiracıları” romanına yapılan bir gönderme. Eleştirileri de vardı ama Ayaşlı’nın kiraladığı ev üzerinden yeninin ve yeni insan tipinin doğuşunun –olumlu- hikâyesini yazmıştı Esendal. Örik’se bir garsoniyere dönüştürmüş Ayaşlı’nın evini. Esendal’ın Ankara’ya cumhuriyete faydali olmak amacıyla gelen idealist kahramanı yerine kendi başını kurtarmaktan başka bir derdi olmayan Cezmi’yi koymuş. Ama başlangıçtaki bu olumsuz duruş sonlarda Cumhuriyet hakkında Esendal’inkinden daha inandırıcı bir onaya dönüşüyor. Öyle ki, Cezmi artık kendisini İstanbul’a da yabancı hissedecek, Ankara’da bile yer kalmadığını anlayacak ve yolu Anadolu’nun daha da derinlerine uzanacaktır.
‘Kıskanmak’, ‘Abdülhamid Düşerken’ ve ‘Yıldız Olmak Kolay mı’ romanılarının kahramanları kadınlardı. ‘Tersine Giden Yol’da ön plana Cezmi çıkıyor. Ancak Cezmi’nin etrafını çevreleyen, kaderini çizenler yine kadın. Üvey annesi Seza, metresi Lili, yaşlı sevgilisi Şayan Hanım, onu Şayan Hanım’ın elinden kapan Mahmure, son kurtuluş umudu zengi kızı Rezzan ve hatta amca kızı Hamdune, hikaye de Cezmi kadar önemli rol oynuyorlar. Bütün karakterlerini yakıcı arzuları ile birlikte ele almış Örik. Aslında engellenmiş arzular diyelim buna. Engellenmişliğin en yırtıcı hali ise sahip olma, yükselme, sahip olarak yükselme isteği. Çirkiniğini aşmaktan yaşlılığını aşmaya, tensel engellenmişliğini aşmaktan yoksulluğunu aşmaya kadar bir dizi yakıcı arzuyla kıvaranan Örik kadınları arasında –tıpkı “Kıskanmak”taki güzel erkek tipi Nüzhet gibi- Cezmi’de çocuksu bir karakter. Oğuz Demiralp’ın deyişiyle “Örik’in bütün kadın kahramanlarını bir araya getirirsek bir “cadılar müzesi oluşturabiliriz.” Ancak Demiralp’in bir çok yorumcunun da katıldığı “bu kadınların kötülüklerinin hedefi hem rakibeleri hem de sevgilileridir. Çoğu, cinsel dürtüleri güçlü olan kadınlardır. Kadının cinselliği ve kösnüllüğü genellikle olumsuz bir öğe olarak işlenir” tespitine bir muhalefet şerhi koymak isterim. Bunun nedeni Nahid Sırrı’nın kötülük-iyilik kavram çifti içinde düşünmemesi. Daha doğru bir deyişle bizim kötülük dediğimizin ona göre tam da bu hayatın bağrından çıkmışlığı, hatta ve ‘meşru’luğu. Örik’in kendi ifadesiyle devam ediyorum; “Bir romancının kıymeti, fena insanlarda da nüans bırakış ile fena insanları toptan kötü etmemesiyle de ölçülür.” 

Okuma zevkini kaçırmayın
Bireyi iç ve dış dünyasıyla yakalarken cinsel arzuların belirleyiciliğini –bizim Victorien çağlarımızda alışlagelmedik açıklıkta- ortaya koyan, bireyi çevreleyen toplumsal hayatı da betimlemesini bilen Nahid Sırrı Örik, yeni ile eski, kadınla erkek, iyi ile kötü arasına sıkışmışlığıyla edebiyatımızın hem önemli bir yazarı hem de en trajik kahramanlarından biriydi. Muhafazakardı. Ama eskiden muhafaza edilecek pek az şey kaldığını üzülerek de olsa anlamıştı; muhafaza edeceği yegane varlığı diliydi.
Hikâyeleri etkilidir. Ayrıntıları yakalamasını, mekânları sınıfsallaştırmasını da övmeli. Ama romanlarının keyifle okunmasında en büyük rolü diline vermek gerekir. Osmanlıcaya son derece hâkim. Bu hakimiyeti ve dil muhafazakârlığı ile de vaktiyle tepki görmüştü. Oysa çağdaşlarının –hatta sonrakilerin- dili ile karşılaştırılınca, aşırı dil temizliği gayretinin edebiyatımıza neler kaybettirdiğini açığa çıkaran bir dili, kendine özgü değişik bir uslubu var Örik’in. Uzun yıllar üzerinde konuşulmayan, kitapları yeniden baskıya girmeyen bu sessiz, ama usta yazarı elinden çıkan metinleri okuma zevkini sakın kaçırmayın.

TERSİNE GİDEN YOL
Nahid Sırrı Örik Oğlak Yayınları
2010 336 sayfa 16 TL.