Muhafazakâr maceracı sahnede

Muhafazakâr maceracı sahnede
Muhafazakâr maceracı sahnede

Daniel Wallace ın, Büyük Balık ı Tim Burton ın 2003 yapımı filmine kaynaklık etti.

'Büyük Balık', gerçeküstü maceralarla tutucu bir karakterin kişiliğini bir araya getiriyor. Roman, dünyanın görülmedik bölgesini bırakmamış, fakat bundan etkilenmeden muhafazakâr kalabilmiş Bloom'u takdim ediyor
Haber: ERKAN CANAN - erkancanan@yahoo.com / Arşivi

Macera romanlarını sevmemizin bir nedeni de, fazlasıyla sıradan hayatlar yaşamamız veya yaşamak zorunda bırakılmamızdır. Bu tür romanlara dalıp gider ve gerçekliği mümkün olmayan dünyaların çekiciliğine kapılırken, gündelik hayatta yaşadığımız sıkıntıları geçici bir süre de olsa unuturuz. Fakat her şey gibi, burada da aşırılık, bir yerden sonra bizi bezdirebilir. Macera, evet cezbeder, fakat dozu iyi ayarlanmamışsa tam tersi şekilde bıktırabilir de. Ya da William Faulkner’in ‘Çılgın Palmiyeler’ romanındaki uzun boylu mahkûm gibi, kötülüklerin sebebi olarak bu tür romanlara öfke de duyabiliriz. Bu adı olmayan, sadece uzun boylu mahkûm olarak dünyasına girdiğimiz kişi, gençliğinde okuduğu Diamond Dick ve Jesse James maceralarından etkilenerek bir treni soymaya kalkmış, fakat henüz işin başında yakayı ele vermiştir. Cezaevine atılan mahkumun öfkesinin asıl hedefi, ne onu yakalayan adamlar, ne de onu hapse atan avukatlar ve yargıçlardır. O, düştüğü bu durumun tek sorumlusu olarak, kendisini yanlış yönlendiren, hayatı fazla basite indirgeyen ve olamayacakları mümkün gösteren macera romanlarına öfkelidir. 

Fantastik olaylardan sonra
Nihayetinde, okuduğu kitaplara inanacak kadar safdil olan Faulkner’ın bu sıradışı karakterinin başına gelenler, elbette macera romanlarının ne kadar tehlikeli olduğuna veya insanları nasıl da gerçeklikten kopardığına örnek gösterilemez. Ama, bu abartılı ve istisnai örnek bir yana, yine de edebiyattan, az da olsa gerçekçi unsurlar talep edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Romanın tümüyle gerçeğe dayanması mümkün olamayacağına göre, bunun tersi de onu roman olmaktan uzaklaştırır. Önemli olan bu dengenin ne denli sağlanabildiğidir. Saul Bellow, romanın birkaç doğru izlenim ve bundan çok daha fazla yanlış izlenim arasında gidip geldiğini söylemiş ve hemen ardından ‘ hayat gibi’ diye eklemişti. Bana göre bu iyi bir ölçü. Zira burada vurgu, esas olarak hayata ayna tutan kurmacaya değil, bizatihi hayatın kendisine, gerçekliğe yapılmıştır. Dolayısıyla, romanı güçlü kılan bir hususun da, söz konusu dengeyi ne denli iyi kurduğudur diyebiliriz.
Bu girişin amacı, Türkçeye yeni çevrilen Daniel Wallace imzalı ‘Büyük Balık’. Wallace, kitabının altbaşlığı olarak ‘Efsanevi Ölçülerde Bir Roman’ gibi iddialı bir tanım seçmiş. Kurgunun merkezinde, Edward Bloom isimli karakterinin ilginç hayatı yer alıyor. Roman, Bloom ölüm döşeğindeyken, oğlunun onun hayatına dair anlatımları üzerine kurulmuş. Anlatıcı, babasının çocukluğundan yaşlılığına kadar geçen sürede başından geçenleri, ona dair kişisel izlenimleriyle harmanlayarak sunuyor. Wallace’ın başlarda oldukça hızlı ilerleyen metni, tam olarak ‘macera dolu bir hayat’ın fotoğrafını çekiyor. Bloom’un yaşamında, hayvanlarla konuşmak, bir devi ehlileştirmek, onu herkesin önüne geçirecek hızda bacaklara sahip olmak, nehirde ve denizde peri görmek gibi gerçeküstü hikâyeler yer alıyor. Wallace bunları da ağırlıklı olarak, romanının, Bloom’un çocukluğunu ve ilkgençliğini anlattığı ilk bölümünde yapar. Yazarın bu bölümde yarattığı özgün atmosferiyle, yukarıdaki tanımın hakkını bir nebze de olsa verdiği söylenebilir. Roman, bu fantastik olaylardan sonra, gerçekliğe daha yakın olaylarla devam eder.
İşte tam da burada, ‘Büyük Balık’, şimdiye kadar koruyabildiği akıcılıktan uzaklaşır. Wallace’ın kurduğu masalsı dünyayı burada devam ettirmemesi, başlarda fantastik bir dünyanın çekiciliğine kapılmış okurun, gelinen aşamayı daha durgun ve sıradan, başka bir ifadeyle yetersiz bulmasına neden olabilir. Fakat bu, romanın daha sakin bir ritme kavuşmasına, ayrıca bize üzerinde konuşulacak başka konular vermesine vesile oluyor. Yazarın belki bilerek belki farkında olmadan böyle yapmakla, yukarıda değindiğim dengeyi sağladığı söylenebilir. Çünkü romanın sırtını dayadığı fantastik öğeler, artık miadını doldurduğu için fazla yol alamazdı. Wallace böylece, dünyasının olağanüstü detaylarıyla tasvir ettiği Bloom’u, bu sefer de alelade bir insan olarak karşımıza çıkarmaya koyulur. Bu dönüşüm aynı zamanda, yazarın daha önce olumlu yönleriyle tasvir ettiği kahramanıyla yüzleşmesi, onun eksik ve zaaflarını ortaya koyması olarak da düşünülebilir. Bunun, romanın bu bölümüne kadar sıradışı maceralara kendini kaptırmış okurdaki yansıması da, doğal olarak beklenmedik bir şekilde gerçekle yüz yüze gelmektir. Wallace’ın burada odaklandığı temel nokta, hayatını olağanüstülüklerle dolu geçirmiş Bloom’a, şimdilerde ölüm döşeğindeyken tam olarak neyin kaldığıdır. 

Kötü bir baba, kötü bir eş
Bloom’un kişiliğinin en iyi izlenebileceği yer, oğlunun onunla kurduğu ilişkidir. Oğlu için Bloom, çok sayıda ilginç olayda, macerada rol almış, ulaşılamayacak bir ‘süper kahraman’dır. Fakat kurgunun devamında, doyurulmamış bir baba- çocuk ilişkisi günyüzüne çıkar. Özenilen bir hayat yaşamış ve bunu yapabilmek için ailesinden bilerek uzak kalmış Bloom, artık ergen olmuş oğlunun hayatının neredeyse hiçbir döneminde bulunmamıştır. Dolayısıyla gencin gözünde babası, hayranlık uyandıran bir figür olduğu kadar, aynı şekilde üzerinde hiç konuşulmamış bir mesafenin ve uzaklığın da aktörüdür. Bu durumu pekiştiren başka bir ayrıntı da, çocuğun bu ilişkiyi her sorgulama çabasında, babanın verdiği kaçamak cevaplardır. Bloom’un, bu tür taleplere, her seferinde fıkralar veya yaşadığı olağanüstü olaylardan birini anlatarak karşılık vermesi, onun çocuğuyla yaşadığı sıkıntılarla yüzleşmek konusundaki gayri ciddilliğinin göstergesidir. ‘Büyük Balık’ böylece, baba-oğul arasında yaşanan adı konmamış bir sıkıntının ve dolayısıyla çözülmeyi bekleyen bir çatışmanın da üzerine kurulmuş. 

Bir aile yetiştirmek üzere
Babayla oğul arasındaki çatışma, aslında bir macera adamı olarak karşımıza çıkan Bloom’un, tutucu kişiliğinin ipuçlarını verir. Karakterimiz, toplumda ve onun mikro alanı olan ailede, iktidarın ve son sözü söyleme hakkının verildiği, tamı tamına bir klasik erkek modelidir. Onun erkek ve kadın ‘doğaları’ konusundaki fikirleri, bu teşhisi koymak için yeter de artar. Mesela Bloom, evlendikten ve çocuk sahibi olduktan sonra, sorumluluklarından bıktığını, eski hayatını ve özgürlüğünü özlediğini söyleyecektir. Tabii bu durum, onun kıstırılmışlık halinin bir sonucu olarak belki anlayışla karşılanabilir. Fakat Bloom’un bunu, “erkekliğin ve kadınlığın doğası” gibi çok bildik bir yorumla açıklamaya koyulması, ancak onun ataerkil kişiliğiyle ilişkilendirilebilir. Örneğin, erkeklerin evden dışarı çıkıp çalışmasının avcı toplayıcıların yaşadığı günlerden miras kaldığını söyleyen Bloom’a göre kadınlar, “bir aile yetiştirmek üzere” doğmuşlardır.
Görüldüğü gibi ‘Büyük Balık’, anlattığı gerçeküstü maceralarla, tutucu bir karakterin kişiliğini bir araya getiriyor. Bana göre bu bireşimin sonucu gayet iyi. Macera ruhuna sahip bireylerin, farklı dünyaları deneyimlemekten kaynaklı olarak yerleşik hayat sürenlere nazaran daha ilerici olduğunu düşünürüz. Kuşkusuz istisnaları olsa da, bunun doğruluk payı su götürmez. Çünkü başka gerçeklerle karşılaşmak, ilk etapta bizim kendi gerçeklerimizi kıyaslayabileceğimiz, hatta onları sorgulayabileceğimiz bir fırsat sunar. ‘Büyük Balık’ ise bu mantığı tersine çevirerek, dünyanın neredeyse görülmedik bölgesini bırakmamış, fakat bundan hiç etkilenmeden muhafazakâr kalabilmiş Edward Bloom’u bize takdim ediyor.

BÜYÜK BALIK
Efsanevi Ölçülerde Bir Roman
Daniel Wallace
Çeviren: Begüm Kovulmaz
Yapı Kredi Yayınları
2011
152 sayfa
11 TL.


    ETİKETLER:

    hayat

    ,

    Çocuk

    ,

    Aile

    ,

    Erkek

    ,

    Kadın

    ,

    Fırsat

    ,

    Yapı Kredi

    ,

    Kredi