Muhteşem yüzyılda saray ve günlük yaşam

Muhteşem yüzyılda saray ve günlük yaşam
Muhteşem yüzyılda saray ve günlük yaşam
Metin And'ın '16. Yüzyılda İstanbul' kitabı bahsi geçen yüzyılda kent, saray ve günlük yaşamı inceliyor. And'ın sunduğu belgeler ikiye ayrılıyor: Türkler tarafından yazılanlar ve yabancılar tarafından yazılanlar
Haber: BURCU AKTAŞ - burcu.aktas@radikal.com.tr / Arşivi

Metin And, ince iş dediğimiz türden bir çalışma hazırlamıştı 1994 yılında. ‘16. Yüzyılda İstanbul ’ adlı kitabında bahsi geçen yüzyıl dahilinde kent, saray ve günlük yaşamı inceliyordu. Bu anlatıyı ince iş yapansa yazarın tamamen birinci el kaynakları kullanmasıydı. Kitabın yeni bir baskısı yapıldı. Tarihi bir fragman gibi anladığımız şu günlerde, tam da 16. yüzyılda geçen bir televizyon dizisi henüz fragmanı dönerken 74 bin 911 bin şikâyet alarak rekor kırmışken bu kitaba göz atmak farklı bir tecrübe olabilir. And, hiçbir yargı, yorum veya değerlendirmede bulunmadan aktarıyor. Metin And’ın sunduğu belgeler ikiye ayrılıyor: Türkler tarafından yazılanlar ve yabancılar tarafından yazılanlar. Yazarın da altını çizdiği gibi sosyal yaşam bağlamında yabancı tanıklarca sağlanmış bilgilerin daha zengin olduğunu söylemek mümkün. Söz konusu bilgiler seyahatnâmelerde, günlüklerde ve gezginlerle diplomatların mektuplarında yer alıyor. Görsel malzeme açısından da ayrıcalıklı bir yanı olan ‘16. Yüzyılda İstanbul’dan tadımlık alıntılar ve yabancıların gözünden İstanbul...

Meyhânede yakalanan eşeğe ters biner
Kentin Türklerin oturduğu bölümünde şarap satan dükkânlar ya da meyhâneler yoktu. Tüm meyhâneciler Yahudi, Rum ya da Ermeni’ydi. Bunlar yalnızca kötü kırmızı şarap verirdi. İyi şarap yoktu. Dernschwam’ın yazdığına göre bu şaraplar bulanık ve koyu kırmızıydı. Döküldüğünde kumaştan lekesini çıkarmaya olanak yoktu, çünkü meyhâneciler bu şarabı mürver ağacının meyvesine benzer, küçük kırmızı vişne suyuyla sulandırıyorlardı. Kentin yerlileri şaraba bal ya da şeker veya branay katmayı seviyorlardı. Türkler meyhânelere gizlice ve korkarak gelirlerdi; çünkü meyhânede yakalanmanın ya da sokakta sarhoş dolaşmanın cezası çok ağırdı. Ramazan’da içki içmenin cezası çok daha büyüktü. Bir keresinde Rum meyhânelerinden birinde yakalanan üç genç Türk’le dört genç kadın ve meyhâneci eşeklere ters bindirilerek ve eşeklerin kuyruklarını tutarak sokaklarda gezdirilmişti. Ayrıca kadınların elbiseleri çıkartılmış ve salıverilmeden önce çok kötü dövülmüşlerdi.

‘Köpeğe et!, Kediye et!’ diye bağıran adamlar
Busbecq’e göre Türkler, genellikle hayvanlara iyi davranıyorlardı. Özellikle de yararlı kuşlara. Örneğin, çöpleri yiyerek kentlerin temizliğine katılan çaylaklara. Bu nedenle, çaylaklar insandan korkmazdı. Bunlara evcil bile denebilirdi. Islık çalındığında alçalır, kendilerine atılan yiyecek parçalarını kaparlardı. Bu nedenle Busbecq, koyun kestirdiğinde çaylakları hayvanın iç organlarını yemeğe çağırırdı. Birkaç dakika içinde büyük bir kuş sürüsü evin üzerinde daireler çizmeye başlar, sonra da bahçeye inerlerdi. Galeriyi ayakta tutan sütunlardan birisinin arkasına saklanan Busbecq, kimi kez birkaç kuş avlamayı başarırdı. Ancak Busbecq bu sporla yalnızca kapılar sıkıca kapandığında uğraşırdı. Yoksa bu, Türkleri kızdırabilirdi...
Wratislaw, Türklerin hayvanlara karşı tutumları karşısında hayrete düşmüş. Türkler hayvanlara çok iyi davranıyorlardı. İnanışlarına göre tüm canlı varlıkları beslemekle Tanrı ’nın koruyuculuğunu kazanacaklardı. Wratislaw, bunun alay edilmesi gereken barbarca bir boş inanç olduğuna inanıyor. Bir keresinde bir Rum sokak satıcısından küçük kuşlar satın alan bir Türk’e rastlamış. Adam kuşları teker teker serbest bırakmış. Bu arada da Tanrı ve Muhammed adına serbest bıraktığını belirten dualar okuyormuş.
Bu dünyada ve öte dünyada bu eylemi için ödüllendirileceğine inanıyormuş. “Köpeğe et!”, “Kediye et!” diye bağıran adamlara rastlamak olasıydı. Kadın ya da erkek, zengin ya da fakir, herkes bunlardan yiyecek satın alıp sokaklarda gezen sayısız hayvanı besliyordu. Hayvanlar yemek saatlerini hiç kaçırmazlar; köpekler yol üzerinde, kediler uygun bir duvar üzerinde, sabah ve akşamları belli noktalarda toplanırdı. Kimi Türk kadınlarının şiş ucunda et getirdikleri bile olurdu. Böylelikle kediler oturdukları yerden rahatça yemeklerini yiyebilirlerdi. İnsanlar kent üzerinde duran çaylaklar için de et getirirlerdi.

Yeniçerilere kimse hesap soramazdı
Yeniçeriler ellerinde uzun sopalarla kentte kol gezer, karanlık bastırdıktan sonra sokakta buldukları kimseleri götürür, şüphelendiklerine elli, yüz kez sopa atarlardı. Bu Yeniçeriler, doğrudan doğruya sultanın emrinde olduklarından, Sultan ve başlarındaki Yeniçeri Ağası dışında hiç kimse, paşalar bile, bunlardan hesap soramazdı. Yeniçeri Ağası, her gece bir grup Yeniçeri’yle sokaklarda dolaşıp çevreyi denetlerdi. Bu arada kin yüzünden komşunun komşuyu haksız yere şikâyet ettiği durumlara da sıkça rastlanırdı. Kimi kez bir evin kapısı ya da penceresi, içerde ateş ya da lamba yanıp yanmadığını kontrol etmek bahanesiyle, bu Yeniçeriler tarafından aniden açılırdı. Dernschwam’a göre, böyle bir durumda yakalanan iki Hıristiyan, dayak ve para cezasına çarptırıldıktan başka, burunlarından geçirilen şişe takılmış mumlarla sokaklarda ibret için dolaştırılmışlardır [DERNSCHWAM 118-119]. İstanbul ’da geceleri evlerdeki ışıklar belli bir saatte söndürülürdü. Her mahallede gece devriyesi dolaşırdı. Bu adamın bir elinde lamba, ötekinde sopa bulunurdu. Monsieur d ’Aramon, İstanbul ’la ilgili söz etmeye değer anılarından birinde, bu gece bekçilerinin tek başlarına Paris’te devriye başı ve bir bölük silâhlı adamından daha iyi asayişi sağladığını belirtiyor. Üstelik, İstanbul’da kimsenin geceleyin sokakta soyulma korkusu yokmuş.

Sultan Süleyman’a erkek hizmetkârları
Sultan Süleyman’ın sarayı, Boğaz’ın Marmara Denizi’yle birleştiği noktada, kıyının denizin içine doğru sarktığı bir yerdeydi. Buraya Bâbıâli deniyordu. Üç mil uzunluktaki duvarlar içerisinde hem ikametgâhı, hem de Dîvânı yer alıyordu. Bu sarayın yapımı Fâtih Sultan Mehmed tarafından başlatılmış ve Ramberti’ye göre, Sultan Mehmed vasiyetnâmesinde sarayın yaptırdığı câminin mülkü olmasını ve bu câmiye günlük 1000 akçe (20 düka) ödenmesini buyurmuş. Bu ödeme Sultan Süleyman’ın hükümdarlığı sırasında da sürüyormuş. Saray’da Sultan’a özel olarak seçilmiş altı genç erkek hizmet ediyordu. Gündüzleri bu gençlerden ikisi sultana özel odasında hizmet veriyordu.
Geceleyin nöbette yine iki genç oluyordu. Bunlar sultan uyurken nöbet tutuyorlardı. Biri ayakucunda diğeri başucunda, ellerinde yanar meşalelerle. Bunlar sabahleyin Sultan’ın giyinmesine yardım ederlerken, her gün onun kaftanının ceplerinden birine 1000 akçe, diğerine 1000 altın düka koyarlardı. Geceleyin, gençler Sultan’ı yatmaya hazırlarken onun ceplerinde buldukları tüm parayı bahşiş olarak alırlardı. Ancak söylendiğine göre Sultan’ın ihsan dağıtırken eli öylesine açıktı ki ceplerinde yalnızca birkaç kuruş kalırdı. Sultan avlanmak için ya da başka bir amaçla saraydan çıkarken kendisine, Haznedarbaşı eşlik ederdi.

Sultan’ın yemekleri önce devşirmeler tadar
Sultan’ın sarayında yüz elli aşçı vardı. Erkekler ve oğlan çocukları hepsi Acemioğlanlar arasından seçilmişti. Usta aşçılara günde 8 veya 10 akçe, oğlanlaraysa 3 akçe ödeniyordu. Hepsi yılda bir kez baştan ayağa giydirilirdi. Göğüs hizasında yassı madenî düğmelerle vücutlarına iyice yapışan uzun deri giysiler giyerler, başlarına yüksek, beyaz zerkülâh denilen başlıklar takarlardı. Bu başlıklar Yeniçerilerinkine benziyordu ancak herhangi bir süs veya altın yaldızdan kenarları yoktu. Sultan’ın yemeği özel bir mutfakta ayrı pişiriliyor, porselen tabaklarla sunuluyor ve onun önünde kesiliyordu. Dört görevli hem Sultan’ın hem de diğer saray mensuplarının yemeklerinin hazırlandığı genel mutfağı denetliyordu.
Devşirme oğlanların en yakışıklı ve en zekileri Sultan’ın hizmetine verilirdi. Günde 8 akçe bağlanan ve tepeden tırnağa giydirilen bu oğlanlar, Sultan’ın sofrasını da içeren tüm hizmetlerini yaparlar; yiyeceği yemekleri bile önceden bunlar tadarlardı.

Kanûnî, İbrahim Paşa’ya sordu...
1524: 22 Mayıs 1524 ’te Kanûnî Sultan Süleyman, kız kardeşini Sadrazam İbrahim Paşa’yla evlendirirken sekiz gün süren görkemli bir şenlik düzenlemişti. Şenlik sürerken 28 Mayıs ’ta Kanûnî ’nin adını Selim [II. Selim] koyduğu bir oğlu doğmuştur. Bu şenlik için At Meydanı’na gösterişli çadırlar kurulmuş, sultan için de büyük bir taht konulmuştu
1530: 27 Haziran 1530 ’da Kanûnî Sultan Süleyman’ın dört oğlunun sünneti için üç hafta süren görkemli şenlik yapıldı. Bundan çok hoşnut kalan Kanûnî, damadı Sadrazam İbrahim Paşa’ya sordu: “Sence en güzel şenlik hangisiydi, senin kız kardeşimle düğünün mü, yoksa oğullarımın sünnet düğünü mü?”
İbrahim Paşa yanıtladı: “Benimki kadar güzel bir düğün ne şimdiye dek oldu ne de olacak.”
“Nasıl?” diye Süleyman biraz bozularak sordu.
“Majesteleri, çünkü hiçbir şenlikte sizinki gibi bir konuk yoktu; benim düğünümü varlığı ile onurlandıran Mekke ve Medine’nin Padişahı, çağımızın Hazret-i Süleymanı’dır.”

En popüler Hürrem Sultan kitapları
HÜRREM SULTAN
Nazım Tektaş, Çatı Kitapları
HÜRREM SULTAN
Feridun Fazıl Tülbentçi, İnkılâp Kitabevi
HÜRREM SULTAN
Colin Falconer, Pencere Yayınları
HÜRREM SULTAN İLE SÖYLEŞİ
Adnan Nur Baykal, Punto
MOSKOF CARİYE HÜRREM- Osmanlı Hanedanı
Demet Altınyeleklioğlu, Artemis

16. YÜZYILDA İSTANBUL
Kent- Saray-Günlük Yaşam
Metin And
Yapı Kredi Yayınları
2011
315 sayfa
45 TL.