'Müthiş bir duyuş; doğum, ölüm, aşk'

'Müthiş bir duyuş; doğum, ölüm, aşk'
'Müthiş bir duyuş; doğum, ölüm, aşk'

Pelin Özer FOTOĞRAF: PAT SWAIN

Pelin Özer: 'Ahmet Hamdi Tanpınar aktarıyordu: Aşk, ölümün gülümseyen yüzüdür. Bu cümle uzun zaman yankılandı zihnimde. Müthiş bir duyuş bu; doğum, ölüm, aşk...
Haber: AYŞEGÜL OĞUZ / Arşivi

‘‘Kendimi yazıya çırılçıplak dahil etmek, sözün en saf haline erişmek için çalıştım” diyor Pelin Özer ilk romanı ‘17 Haziran’ı anlatırken. 2005’te ‘Latife Tekin Kitabı’yla, 2007’de ‘Cam Kulübeler’in ardından bu kez ‘17 Haziran’la karşımıza çıkıyor Özer. Şiirden, haikudan emanet aldığı bir dilin arayışında kendi roman dilini yaratan yazar şöyle diyor: “Romanın dili, düzyazıya yaklaşmaya çalışan şiirin dili. Hiçbir zaman roman dili olamayacak belki, ama şiir dili de değil. Melez bir dil”. ‘17 Haziran’ dili kadar, bir romanda görmeye alışık olduğumuz uzun anlatımların uzağında bir roman. Anlatıcısının bir kadın olduğu roman sessizliğin içinden geçerek, en ilkel sese yaklaşarak, kendi melodisinin izinde… 

Bir aşk romanı mı ‘17 Haziran’?
Aşk, aşkınlık, âşık diye mırıldanırken, aşk anlarına odaklanmayı düşünmüştüm ilk. Bir anı ne kadar uzatabilir insan? Ama bir kez uzatmayı başarabilirse, o ana yerleşirse, yaşarken onun biçimini alır belki ve böylece hep kamaşır. Bizi öldüren ve dirilten aşk, çok büyük, iddialı bir sözcük. O oranda da popüler tüketimin hizmetine koşulmuş. Bile isteye o mayınlı bölgeye girdim, zorlu bir deneye kalkıştım. Kitapta zaman, mekân, cinsiyet belirtilmiyor. Kendine engeller koyan, kendini zora koşan bir kitap. Aşk sözcüğünü kullanmayı da yasaklamıştım kendime. 

Bu yasağa ihtiyaç duymanızın nedeni ne?
Onun özüne ancak adını anmadan inilebilirmiş gibi bir his... O kısacık ama etkisi hayat boyu süren aşk anlarını anlatarak kendi yazı toprağımı yaratabilecekmişim gibi hissettim. Bu kitabı yazmak, bir anlamda hayata, doğaya, yazıya âşık olmaktan söz etmekle iki insanın aşkından söz etmek arasında fark olmadığını görme macerasıydı. Kendimi yazıya çırılçıplak dahil etmek, sözün en saf haline erişmek için çalıştım. Bu çaba gibi, aşkın nesnesini tanımlamadan, “Onunla beraber/ Ondan geçerek/ Ona varacağım” diye tekrarlayarak yazmak da beni özgürleştirdi. 

Duman, Demir ve kitabın kahramanı kadın! Yaşadığımız dünyaya ait değiller sanki…
Duman ve Demir, aşk anlarının aktörleri, esinlerini gerçek hayattan almış olsalar da romandaki yansımalarının kimlik kartı yok. Onları anlatırken aşkın iki haline odaklanmak istedim: Platonik aşk ve cinsel aşk. Ruhun ve bedenin temsili… Duman, silinip yok olan, belli belirsiz bir duyguyu temsil ediyor; ama öylesine derinlere nüfuz etmiş ki etkisi hayat boyu, belki hayatın ötesinde bile silinmeyecek. Demir ise, doğada en son yok olan madde, ama öylesine bu çağa ait, öylesine gelip geçici ve vaatsiz ki o sağlam varlığının hiçbir etkisi yok. Anlatıcının ‘aşk’ı arayışında aşkın nesnesinden geçişini anlatırken, onunla tepeye yürümeyen karakterleri de anlatması şarttı. Tepeye ulaştığında, bir günlük yolculuğunun sonunda elini tuttuğu kişi bir insan olmakla birlikte aynı zamanda bir keskin duyuşun biçim bulmuş halinin hayaliydi… 

Bir+Bir’deki kısa değerlendirmede şöyle diyor: “17 Haziran’da avantür ve hareket varsa, asıl mekânı aklın labirentleri…” Anlatıcının gelgitlerin ardından hayata dönüş formülünü bulması ancak aklın labirentlerinde mi anlatılabilirdi?
Yazmak için bir ölüm deneyiminden geçmek gerekiyor. Güçlü bir hastalık marifetiyle, ölümün gözlerinin içine bakarak gidiliyor oraya sanırım. Yazarın kalbi durmamış belki ama hiç kimsenin tam olarak içeriden, onun diliyle tarif edemeyeceği bir yere gidip geri dönmüş. Öyle bir deneyim yaşamış ki, aklın da ötesine gidip gelmiş sanki. Bu pek talep edilen bir durum olmasa da, bir enerji aşısı. Anlatıcının, gündoğumundan günbatımına bir günlük yürüyüş düşü gerçekleştiği anda, -ki bunun gerçekleşeceğine emin olmasa yazamazdı- o artık aklın labirentlerinde özgürce yolunu bulacak biri haline geliyor. Böyle bir hissiyatla o labirentleri anlatısının mekânı haline getirmeye karar vermesi kaçınılmazdı. 

‘Cam Kulübeler’in ardından şöyle diyordunuz: “Şiirin doğumla ölüm arasında bir salıncak gibi gidip geldiğini yaşayarak öğreniyormuşuz, haiku bunu her okuyuşta ve yazışta hissettiren bir tür”. Haiku yazmayı böyle anlatıyordunuz. Roman yazma halini nasıl tarif edersiniz?
Bir arkadaşım, ‘17 Haziran’ı ‘haiku-roman’ diye tanımlamıştı. Çok hoşuma gitti bu tanım, romanın daha ilk adımında, bir haiku’nun uzun bir yürüyüşe çıktığını hayal etmiştim. Haiku beni sesiyle ve duygusuyla kopmaz biçimde yazının her türüne bağlayan, türler üstü bir tür. Son soluğa dek doğada yazıyla yaşamanın güvencesi gibi. Her romanın bir çekirdeği var, yazarının kimi zaman bilincine çıkartıp aktarabildiği, kimi zaman ondan bile saklanan bir öz. Bir hece, bir cümle, bir aforizma, bir rüya, bir gazete haberi ya da tarihten alınmış bir hikâye olabilir bu. O çekirdek, o öz benim için haiku’dur. O kadar küçük ve o kadar sağlam ki, doğada göze görünmeden yaşayan canlılar gibi; talepsiz, kibirsiz, numarasız, saf… 

Bu romanı size yazdıran duygu iklimi neydi tam olarak?
Ahmet Hamdi Tanpınar, mektuplarında bir arkadaşının şu sözünü aktarıyordu: “Aşk, ölümün gülümseyen yüzüdür.” Bu cümle uzun zaman yankılandı zihnimde. Müthiş bir duyuş bu; doğum, ölüm, aşk… Hayatımızdan güç alarak onları harf harf önümüze serdiğimizde, sonsuz olanakla karşılaşıyoruz. Bununla nasıl baş edeceğimizi sorduğumuzda ise mucizevî biçimde kitap başlamış oluyor zaten. Şiirin bana yetmediği, sözcüklerle dopdolu olduğum günlerde can havliyle yazmaya başladım ‘17 Haziran’ı. Gece üçte uyanıp o günün gecesine dek hiç ara vermeden yazdığım da oldu, aylarca elimi sürmediğim de. Roman, yazarının sadakatini sınayan bir tür. Yazarının o baskıcı güçle başa çıkışını da yansıtıyor. 

Roman boyunca o kederli kadının dönüşümünü izliyoruz, hayatı yeniden kavrayışını; bunu da yazıyla yapıyor! Yazı ona bir karşı duruş mu sağlıyor?
Yazarak o karşı duruşu edinmeseydi silinip gidecekti. Yazı karşı koyamayacağımız bir imkân sunuyor; yazarak yeni bir dünya yaratıp içinde yaşamak mümkün. Kendi zamanını, mekânını, kimliğini yazarak kuran kişi için dünya düzeni boyun eğilecek bir yazgı değil.

‘Şiire en yakın sanat müzik’
Müziğin de sizdeki yeri ayrı; Duman’ın müzisyen olması da boşuna değil. ‘17 Haziran’ın müzikleri var mı?
Benim için şiire en yakın sanat müzik. Duman sadece müzisyen de değil, giderek dünyayı bırakıp müzik evreninde yaşamaya başlıyor… Bu bakımdan anlatıcının müziğe aşkının da simgesi. Anlatıcının Duman’la karşılaşması aynı zamanda müziğin şiirle, yazıyla karşılaşması. Kitapta adı geçen It’s Raining Somewhere albümü gerçekte var. Elvis Costello’nun klavyecisi Steve Naive’in eşi için yazdığı bir beste. O müziğin sadelikle, boşluklarla çevrelenmiş tutkulu ifadesine, CD kapağına, arkasındaki ve içindeki kısa metinlere vurulmuştum. ‘17 Haziran’ı ilk bu albümle tasarlamaya başladım. Ama elbette yazarken bana eşlik eden pek çok müzik var. En çok da Enver İbrahim’in Sahra’ya Yolculuk’u ve Bonnie Prince Billy…

17 HAZİRAN
Pelin Özer
Alef Yayınları
2011, 152 sayfa, 12 TL.


    ETİKETLER:

    Dünya

    ,

    sanat

    ,

    haber

    ,

    hayat

    ,

    kitap

    ,

    aşk

    ,

    Popüler

    ,

    Müzik

    ,

    Kadın

    ,

    Gece

    ,

    Rüya

    ,

    Şiir

    ,

    yazar

    ,

    zaman

    ,

    Karşı

    ,

    Enerji