Nasıl 'örnek' oldular?

Nasıl 'örnek' oldular?
Nasıl 'örnek' oldular?
1945-1953 yılları arasında yaklaşık 30 bin Türk Yahudisi arkalarına bakmadan İsrail'e göç ettiler. Nazi yöneticileri 1945-46'da Nürnberg'de yargılanıyordu. Demokrasi Cephesi, Milli Şef'e de hesap sorabilirdi. 1948'de Türkiye'nin 'İsrail'i tanıma kararı' ile azınlık karşıtı 'faşizan uygulamalar'ın hesabının sorulması ihtimali devreden çıkmıştır
Haber: AYHAN AKTAR / Arşivi

2000 yılında Rıfat Bali’nin Cumhuriyet Yıllarında Türkiye Yahudileri: Bir Türkleştirme Serüveni, 1923-1945 başlıklı ilk kitabını çok beğenerek bir tanıtım yazısı yazmıştım. Yazıya şöyle başlamıştım: “Her şeyden önce kitabın beş yıllık titiz bir çalışma sonucu hazırlandığı belirtmeliyiz. Dip notlardan Amerikan, İngiliz, İsrail Arşivlerinin yanı sıra Türk Yahudileri ile ilgili olabilecek her türlü arşiv malzemesinin kullanıldığı görülüyor. Kitabın yazılış mantığını şöyle özetlemek mümkün: bol miktarda belge ve son derece sınırlı yorum. Bence, bir amatör tarihçi için çok akıllı bir tercih!” (Radikal 2, 6 Şubat 2000).
Aynı günlerde tarihçi dostum Sinan Kuneralp ile aramızda şöyle bir diyalog geçti:
- “Rıfat’ın kitabı ile ilgili yazını okudum, kötü harcamışsın adamı!”
- “Aman Sinan, nereden çıkarıyorsun bunu? Kitabı çok beğendiğimi yazdım.”
- “Rıfat Bali’ye ‘amatör tarihçi’ demişsin!”
- “Ne yani, değil mi? Bir üniversitede çalışmıyor, tarihçilik mesleğini icra ederek hayatını kazanmıyor. Ne diyecektim sanki?”
- “Peki, senin üniversitelerinde çalışan profesyonel tarihçilerinin yazdıkları kitaplarda Rıfat Bali’nin kullandığı kadar arşiv malzemesi, gazete taraması ve birkaç yabancı dilden eserlerin bulunduğu bibliyografya var mı?”
Sinan Kuneralp, ortaya çıkan eserin kalitesini vurgulamak açısından çok haklıydı. Gerçekten, özellikle taşra üniversitelerinde pıtrak gibi açılan yeni tarih bölümlerindeki ‘profesyonel’ tarihçilerin eserlerindeki kalite çok düşüktü. Bırakın birkaç yabancı dilde arşiv ve kaynak kullanmayı, sadece Türkçe veya İngilizce kaynakları kullanmak yönünde olsa bile kapsamlı ve tüketici bir çaba nadiren ortaya çıkıyordu. Ben, Rıfat Bali’ye ‘amatör tarihçi’ dediğim zaman, galiba onun hakkını yemiş oluyordum! Toplumsal işbölümü sürecinde Rıfat Bali’nin işadamı konumunda bulunması onun eserini ‘amatör işi’ yapmazdı. Sosyolog olmanın getirdiği mesleki deformasyon ile esere değil, yazara bakarak karar vermiştim.
Bu yazıda, Rıfat Bali’nin Cumhuriyet Döneminde Türkiye Yahudileri: Devlet’in Örnek Yurttaşları, 1950-2003 başlıklı kitabından bahsetmek istiyorum.
Türkiye’de ‘devlet-azınlık ilişkileri’ üzerinde çalıştığınızda, merkezi otoritenin gölgesinin azınlıklar üzerine nasıl düştüğünü tespit etmeğe çalışırsınız. Tabiatıyla, Türkiye bağlamında ‘merkezi otoritenin gölgesi’, Kemalist milliyetçilik anlayışının yansımasından başka bir şey değildir. Bütün milli devlet kurmayı başarmış milliyetçi akımlar gibi, Kemalist milliyetçilik anlayışı da sistematik olarak ‘biz’ ve ‘diğer/öteki’ kavramlarını kendi üslubunca tanımlar. Ve bu tanımları zaman içinde kurumsallaştırır.

‘Vatandaş Türkçe konuş!’
Bali’nin birinci kitabı 1923-1945 yılları arasında Türkiye Yahudilerinin serencâmını anlatıyordu. ‘Merkezi otoritenin gölgesi’nin diğer gayrimüslimlerin yanı sıra Yahudilerin de dünyasını kararttığı anlar olan ‘Vatandaş Türkçe konuş!’ kampanyaları, 1934 Trakya Olayları ve Varlık Vergisi gibi yakın tarihimizin kara lekeleri anlatılıyordu.
Bali’nin yeni kitabının 1950-2003 dönemini kapsadığını düşündüğümüzde, ilk anda ‘çokpartili demokratik düzen’imizin Yahudi toplumunu görece olarak rahatlattığını sanabilirsiniz.
 Maalesef, kazın ayağı hiç de öyle değil! Bali’nin bu kitabında 1950-2003 döneminde devletten gelen baskıların hiç azalmadığını, ayrıca Arap-İsrail çatışmasının gerginlikleri tetiklediğini ve özellikle sivil toplumdan ve İslâmi hareketin güçlenmesinden kaynaklanan ‘antisemitizm’in Yahudi toplumunu tedirgin ettiğini görüyoruz.
Kitabı okurken, Türkiye’de çokpartili demokratik rejime geçişin ne menem bir şey olduğu hakkında düşünme imkânımız da oluyor. Tek parti rejiminin yasaları ve siyasi kültürü ile çok partili rejime geçmiş olmanın aslında bir ‘yol kazası’ olduğunu bir kez daha gözlemliyoruz. İki savaş arasında kıta Avrupa’sında kurulmuş olan otoriter ve totaliter rejimlerle akrabalık ilişkisi içinde olan Kemalist rejim, İkinci Dünya Savaşı sırasında ‘tarafsızlık’ görüntüsü arkasında içte ve dışta Alman yanlısı bir politika takip etmiş ve Nazi savaş endüstrisinin ihtiyacı olan kromu altın karşılığında satarak ayakta kalmayı becermişti. İçeride CHP’nin tek parti yönetimini ebedileştirecek siyasal tedbirler alınmıştı. Fakat, beklenmedik bir şey oldu. ‘Yeni Düzen’in temsilcisi Nazi Almanyası, Demokrasi Cephesi karşısında savaşı kaybetti.
İşte bundan sonra, Çankaya’da ‘Rus korkusu’ başladı. Milli Şef İnönü Türkiye’yi demokrasi cephesine sokabilmek için, aslında pek istemediği ve rejimin genel siyasi dokusu ile de uyuşmazlık içinde olan ‘çok partili demokratik rejime geçiş’ kararını aldı. Tek parti dönemi boyunca bütün gayrimüslim azınlıkların ve özellikle Yahudilerin hayatını karartmış olan CHP yönetimi birden ‘aslında ne kadar demokrat olduğunu’ ispata girişti. Demokrasiye geçişin Çankaya’da sanki bir ‘saray darbesi’ gibi planlanmış olmasının ardında 1934 Trakya Yahudi pogromunun, Varlık Vergisi ve Aşkale Kamplarının hesabının savaşın galipleri tarafından sorulma ihtimalinin etkili olduğunu düşünüyorum.
1945-1953 yılları arasında yaklaşık 30 bin Türk Yahudisi arkalarına bakmadan İsrail’e göç etttiler. Nazi yöneticileri 1945-46’da Nürnberg’de yargılanıyordu. Auschwitz’de yapılanlar da ortaya dökülmüştü. Demokrasi Cephesi, Milli Şef’e de hesap sorabilirdi. 1948’de Türkiye’nin ‘İsrail’i tanıma kararı’ ile azınlık karşıtı ‘faşizan uygulamaların’ hesabının sorulması ihtimali devreden çıkmıştır. Çankaya’daki Rus korkusundan kurtuluş ise, Batı ittifakı içinde yerini garantiye alma (NATO üyeliği) sonucunda gerçekleşmiştir.

Devletin dili
Rıfat Bali, DP’nin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’nin 1951’de yaptığı bir konuşmayı alıntılamış. Şöyle diyor DP’li bakan: “Her vatandaşın Türkçe konuşmasını temin için çalışmağa yirmi sene evvel başlamıştık ... Vatandaşlığımızın her hakkından istifade edenlerden bunu istemek hakkımızdır. Kuzguncuk’ta misafir olduğum evin civarında daima Beni-İsrail lisanını işitiyorum... ‘Ben Türk’üm’ diyen ve Türk vatandaşının bütün haklarından faydalanan fakat bütün gün ecnebi lisanı konuşan bu kimselere biz nasıl Türk diyebiliriz?” (s. 50). Bu konuşmayı herhangi bir CHP’linin yapabileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz, çünkü DP’li Tevfik İleri aslında ‘devlet’in dilini’ konuşmaktadır. Rakel Dink’in sevgili Hrant’ın ölümünün ardından söylediği gibi “Bir bebekten bir katil yaratan karanlık sorgulanmadan” geçilen demokrasinin ne kadar sathi kaldığını izlemek için Rıfat Bali’nin kitabı sonsuz imkânlar sunuyor.
Yüce devletimizin, gün gelip de Yahudi cemaatine muhtaç olmasının hikâyesi ise bence kitabın en güçlü noktalarından biri. Rıfat Bali, dört ülkenin arşivinde bir arşiv kurdu gibi çalışmış ve binlerce taştan oluşan parçaları birleştirip mozaik resmi tamamlamış. 1980’lerde Yahudi cemaatinin gönülden istediği Türkiye-İsrail diplomatik yakınlaşmasının gerçekleşmesi amacıyla, Türk Yahudi cemaatinin önderleri ‘sözde Ermeni soykırımı’na karşı bir ‘lobi savaşı’ içine giriyorlar. Tahmin edebileceğiniz gibi, burada temel mesele ABD Kongre’sinden ‘Ermeni soykırımı tasarısı’ çıkması ihtimaline karşı tedbir almaktır. 1992’de kurulan 500. Yıl Vakfı’nın faaliyetleri ve Amerikan Yahudi örgütlerinin çabaları ile Ermeni soykırım tasarıları ve o dönemde ABD’de açılan Holokost Müzelerinde ‘Ermeni Soykırımı’ bölümlerinin olması için mücadele veren diaspora Ermenilerinin çabalarının geri püskürtülmesi çok iyi anlatılıyor. Bence, bu bölüm uluslararası ilişkiler bölümü öğrencilerinin okuması için bir örnek olay gibi kurgulanmış.
Rıfat Bali’nin kitabı, yaklaşık 40 sayfalık kaynakçası ile tam profesyonel bir eser. Özellikle, ‘hangi konuda tez yapsam?’ diye düşünen sosyal bilimler öğrencilerine ve genel okuyucu kitlesine tavsiye ederim.

DEVLET’İN ÖRNEK YURTTAŞLARI, 1950-2003
CUMHURİYET DÖNEMİNDE TÜRKİYE YAHUDİLERİ:
Rıfat Bali
Kitabevi Yayınları, 2009
671 sayfa, 35 TL.