Nazlı Eray'ın anıları

Nazlı Eray'ın anıları
Nazlı Eray'ın anıları
'Tozlu Altın Kafes' büyük sıkıntılarını sonsuz içtenlikle, yer yer derin bir hüzünle, yer yer ironiyle dile getiren bir yazarın eseri. Nazlı Eray'ın dünyası dobra bir açıksözlülükle yansıyor
Haber: SELİM İLERİ / Arşivi

Nazlı Eray’la nerede tanıştık? Nazlı Eray ne zaman sevgili bir arkadaşım oldu?
Nedense daha çok Ankara . Attilâ İlhan’lı, Mustafa Şerif Onaran’lı günler, Bilgi Yayınevi, Tunalı Hilmi Caddesi, Bilgi Kitabevi. Salâh ve Jale Birsel’in evinde bir akşamüzeri. Hasan Bülent Kahraman’ı da elbette unutmuyorum.
Nazlı, İstanbul ’a gelmez miydi? Ankara’daki günlerimiz gözümün önüne geliyor da, Nazlı’yı İstanbul’da, İstanbul’un semtlerinde pek hatırlayamıyorum. Bir kez, yengesiyle –yoksa halası mıydı?- birlikte Nişantaşı Akademi Kitabevi’ndeki imza günüme gelmişti. Yine ışıl ışıldı, hayat ve iyilik doluydu.
Oysa ‘Tozlu Altın Kafes’ (Doğan Kitap ), Nazlı Eray’ın “yaşamından anılar”, İstanbul’la Ankara arasında mekik dokuyor. Bize düşlerin gerçeklikle sarmaş dolaş olduğu öyküler, romanlar armağan etmiş Nazlı Eray meğer bir İstanbul tutkunuymuş.
‘Tozlu Altın Kafes’ yayımlanalı yedi-sekiz ay geçti. Ben yeni okudum. Bu gecikmede kimi kişilerin kavrayışsızlıkları galiba rol oynadı. Nazlı Eray, onu şöyle anlatmış, bunu böyle anlatmış dediler; örtük çekiştirmelerle.
Oysa ‘Tozlu Altın Kafes’ büyük sıkıntılarını sonsuz içtenlikle, yer yer derin bir hüzünle, yer yer ironiyle dile getiren bir yazarın eseri. Nazlı Eray’ın dünyası dobra bir açıksözlülükle yansıyor.
Hatta, ‘Tozlu Altın Kafes’, kurgusuyla bir anı kitabından çok, ‘roman’a yakın. Oradaki kişileri artık anı kişileri olarak okumuyorsunuz; yazar onları roman kişileri gibi kurgulamış. Onları öyle görmüş, öyle duyumsamış.
O kişileri siz de tanıyor olabilirsiniz. Mesela ben Yaşlı Ejderha’yla Ege’yi tanımıştım. Benim Ege’mle Yaşlı Ejderha’m Nazlı’nınkilerle uyuşmuyor olabilir. Bunun hiçbir önemi olmadığını düşünüyorum. Önemli olan, ‘Tozlu Altın Kafes’in bende bıraktığı derin etki.
Derin etkiyi bir de Kalamış geceleri bırakıyor. Kalamış iskelesi, yıldızlar, yakamozlar, geçmiş günlerin İstanbul denizi. Yazar ısrarla yineliyor o geceleri, gecedeki büyüyü, büyülenişi, tasvirlerini yeniden yazıyor, belleğimize saplamak istercesine.
Konak Kafe’den görünen İstanbul silueti de derin etkinin sebeplerinden. Gündüz çiçek, gece elmas bu İstanbul silueti için ilk fırsatta Konak Kafe’ye gideceğim. Biliyorum, Nazlı’nın gördüklerini göremeyeceğim. O yüzden ‘Tozlu Altın Kafes’i daha çok seveceğim.
Nazlı Eray daha ilk öykü kitabı ‘Ah Bayım Ah’la (1976) kendi dünyasını kurmuştu. Daha ilk adımda ’kendi olabilmek’ çok az yazarın talihidir.
‘Ah Bayım Ah’ yayımlandığında hepimiz yolun başındaydık. Zikzaklar çizecektik, keskin dönemeçler çıkacaktı karşımıza. Nazlı Eray bunları pek yaşamadı. Kendi yolunda, handiyse tek başına yürüdü. ‘Ah Bayım Ah’taki “Monte Kristo”yla ‘Tozlu Altın Kafes –hiç değilse Yaşlı Ejderha bölümlerinde- kardeş.
Doğrusu şaşırdım: Yazar sanki sonradan olup bitecekleri “Monte Kristo”da yazmış; şimdi de’, Tozlu Altın Kafes’te, bakın işte oldu, yaşandı, “Monte Kristo”yu vaktiyle yazarak başıma bu işleri ben açtım... diyor. 

Bir düş kişisi
Yaz başıydı, haziranın ilk günleri. Suadiye’den geçiyordum. Nazlı bir kafede oturmuş, önünde defteri, harıl harıl yazıyor. Arabadan indim, dayanamayıp yanına gittim. O kadar dalgın ki, başucunda duran beni uzun süre fark etmedi. “Ne yazıyorsun Nazlı?” diye sordum. “Roman” dedi. Sanki her gün görüşüyorduk, sanki orada olmam çok doğaldı. “Mardin’de geçen bir roman...”
Hatırlıyorum, Ankara’da ‘Geceyi Tanıdım’ (1979) öykülerini yazarken de aynı tılsımlanmışlık içindeydi, aynı düş sislerinin gerisinden bakıyordu dünyaya.
Belki Nazlı Eray da bir düş kişisidir.

Gündeş öneriler:
Boğaz’ın Beş Efendisi, Artun Ünsal, Yapı Kredi Yayınları, 2011. (Ünsal’a yaraşır bir balıklar anlatısı.)