Ne kadar 'sahte' olursa o kadar iyi

Ne kadar 'sahte' olursa o kadar iyi
Ne kadar 'sahte' olursa o kadar iyi

İlüstrasyon: PAWEL KUCZYNSKI

'Sahte' kahramanı, kurgusu, konusu, olay zinciri olmayan bir roman. Klasik romanın bilinen tüm öğelerini parçalayarak kurgulanmış bir metin
Haber: ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE - akafaoglu@yahoo.com / Arşivi

Üzerine eleştiri yazmakta en zorlandığım romanlar, içinde yapıtın nasıl okunması gerektiğini söyleyenler oluyor. Okura not, eleştirmene not şeklinde yer alan bölümlerde yazar kitabının nasıl okunmasını istediğini dile getirmiş oluyor, hatta bazen nasıl eleştirileceğini de söylüyor; bu durumda ya yazarın söylediklerini söylemek ya da bu satırları görmezden gelmek gerekiyor.
Galiba asıl sorun, her hafta ciddiye alarak, önemseyerek kendini önemli gören yazarlar tarafından yazılan metinler üzerine kendimi ciddiye alarak, edebiyat-önemli-bir-şeydir havasında yazmış olmamın saçmalığıyla yüzleşmek. Mehmet Erte ilk kez öyküleriyle, bu sefer de romanıyla, böyle bir yüzleşmeye neden oldu. Neyse ki bu okumalar eğlenceli bir oyuna dönüşebiliyor. 

Tristam Shandy
Romanın adı ‘Sahte’. Roman, bir roman kahramanı yaratarak başlamak yerine, “insanın bir roman kahramanı olarak huzursuzluğu” başlıklı bir yazıyla başlıyor. Ardından gelen bölümde ise roman kahramanının kimlik arayışı devam ediyor. Aslında ‘Sahte’ kahramanı, kurgusu, konusu, olay zinciri olmayan bir roman. Klasik romanın bilinen tüm öğelerini sorgulayarak ve nihayetinde parçalayarak kurgulanmış bir metin. Herhangi bir fikri ortaya attığında, bir sonraki bölümlerde o fikri silmekle uğraşan, ilerlememeye, gelişmemeye çalışan bir metin.
Bir metni okurken edebiyat eleştirmeninin elinde olmadan yaptığı bir şey, benzer metinleri düşünmek oluyor. ‘Sahte’yi okurken bunu yapmamaya çalıştıysam da, nasıl bir metin olduğunu anlatmak için bilinen örneklerden yararlanmak zorunda kalıyor insan. İlk akla gelen eser (bunu roman içinde söylüyor zaten) Laurence Sterne’nin ‘Tristam Shandy’ romanı. Kuraldışı yazı tekniği kullanan ilk roman olduğu için 20. yüzyıl başlarından beri çok sayıda roman ‘Tristam Shandy’ ile bağlantılanır. Mehmet Erte’yi Sterne’e benzetmek o kadar kolay değil çünkü Sterne’nin uçsuz bucaksız göndermeler yaparak, bir öyküden diğerine atlayışını bulmuyoruz Erte’de. Bunun yerine Sterne’in anlatmaya başlayamama (hatta başlamaya başlayamama) şeklindeki anlatıyı ertelemesini benzetebiliriz. Erte, kendini anlatı labirentlerine düşürüyor ve düştüğü noktadan çıkmak için ise acele etmiyor. Okuru bu durumda sürükleyen şey, bir sonraki bölümde anlatılacağı vaat edilen olaylar. Erte özellikle edebiyat tarihinden başka eserlerle bağlantılı olarak okunmasını istemiyor romanın. Bunu en iyi “bu roman yayımlanır da yazarıyla bir söyleşi yapmaya niyetlenen olursa lütfen bu bölümü çok dikkatli okusun” başlıklı bölümden anlıyoruz.
Yine de Sterne ile yapabileceğimiz benzetmeler burada bitiyor. Bundan sonrasında edebiyat tarihiyle didişmesi başlıyor Erte’nin. Polemiği girdiğini itiraf ettiği onlarca isim sıralıyor; bu isimlerin bazıları ressam, yazar, şair ve filozoflara ait fakat araya sızan Peter Pan de var. Peter Pan’ın adını görmek aslında romanla ilgili başka bir düşüncenin doğmasına neden oluyor, büyümeyi reddeden haylaz çocuk Peter Pan belki de bu romanın anlatıcısına en çok benzeyen edebiyat kahramanı. Romanın kendisi de bir Peter Pan. Oluşmayı, büyümeyi reddeden bir yapıya sahip. 

Ab ovo
Bir roman anlatısı, en başından başladığında “yumurtadan” anlamına gelen ab ovo terimiyle açıklanır. Bu tür eserlerde birinci bölüm, olayları en başından anlatmaya başlar. Kurgunun bundan sonra gelişmesi, ilerlemesi beklenir. Bir yaşam öyküsü anlatılıyorsa, kahramanın doğuşundan, aile koşullarından başlanır. Bu metinlerde geri dönüşler daha azdır, geçmişte anlatılması beklenen olaylardan başlandığı için, zaman sadece ileri doğru akar. Mehmet Erte de ab ovo başlıyor anlatısına. Fakat anlatıyı bir türlü yumurtadan çıkartmıyor, adeta yumurtanın içinde kalmasını istiyor. Bunu romanın birinci bölümünde şöyle dile getiriyor: “Kozadan kelebek çıkmasını bekleyenler, kelebeğe bakıp da tırtılı düşünenler –az geri durun...” Evet yumurta kırılmıyor, kelebek kozadan çıkmıyor, yine de anlatı ilerliyor, yazar her an kelebeğin çıkabileceği beklentisini canlı tutmayı başarıyor.
Romanda eleştirmeyi düşüneceğim tek şey, kadınlar üzerine yaptığı bazı genellemeler. Bunlar cinsiyet ayrımı yaptıkları için değil, çünkü bu söz konusu değil, yine de kadınların ne açıdan ilişkiye baktıkları gibi genellemeler bana çok gereksiz göründü. Oysa yaratılmadan, kendiliğinden (iki farklı şekilde) ortaya çıkan “yazarın karısı” karakteri hoş bir incelikti romanda.

Neden ‘Sahte’?
Roman boyunca metne farklı isimler vereceğini söylüyor yazar; romanın adının da yavaş yavaş belirdiğini görüyoruz. Ancak son bölümlerde ‘Sahte’ öne çıkıyor. Sahteliğin (ve bununla bağlantılı olarak gerçekliğin) ne olduğuna değiniyor Erte. Verdiği ilginç bir örnekte, sahte para ile sahte sanat yapıtını karşılaştırıyor. “Ama sahte bir romanın roman olmaması imkansızdır (herhangi bir doğrunun yerine geçmeye çalışan, (...) yerine geçmek istediği doğruya göre şekillenir, (...) sahte paranın gerçek paranın boyutlarını ve değerini kullanması gibi...” Bu açıklamalardan sonra, gerçek bir romanın yapısını taklit etmeye çalışmadığı için “sahte bir roman olmadığı bir kez daha kesinlik” kazandığını söylüyor. Bunu gerçek bir zafer ilan eder gibi söylüyor olması romanla ilgili başka bir konuya getiriyor bizi, alay!
Okullarda okutulan bir sürü edebiyat tarihi kitabında, iyi bir romanda olması gerekenlerin listesi yapılmıştır. Sağlam kurgu, dağılmayan anlatı, inandırıcı üslup gibi bir sürü saçmalıkla sürüp gider liste. Mehmet Erte’nin romanında klasik bir romanda beklediğimiz hiçbir olguya rastlamak mümkün değil, bu nedenle belki bazıları için “roman” olarak bile adlandırılmayacak bir yapıt. Fakat hiçbir klasik unsura sahip olmadan yine de roman olabiliyorsa – bence başarılı bir roman – bunu sadece ve sadece zeka ile başardığını söyleyebilirim. Edebiyat tarihiyle alay ettiği kadar, kendisiyle de alay edebilen, yazdığı her cümle sonrasında o cümlenin tersinin de varlığını gören bir yapıya sahip. Erte’nin ilk öykülerini okuduğumda absürt edebiyata yakın bulduğumu yazmıştım, bu roman için de aynı şeyi söylemek olası. ‘Sahte’ için komik demek doğru olmaz ama zeki bir metin olduğu için okuru güldürmeyi, eğlendirmeyi ve tabii düşündürmeyi başaran bir roman. Okurun belki de neden sevdiğini bilmeden seveceği türden bir roman.

SAHTE
Mehmet Erte
Yapı Kredi Yayınları
2012, 140 sayfa, 8 TL.