Ne okuduğuna dikkat et!

Ne okuduğuna dikkat et!
Ne okuduğuna dikkat et!
Edebiyat kuramı ve eleştirisinin sınırlarını zaman zaman dil felsefesi lehine genişleten Todorov'un kitaplığında Novalis'ten Henry James'e, Baudelaire'den Poe'ya kadar pek çok yazar ve şairin kitapları var
Haber: UTKU ÖZMAKAS / Arşivi

Türkiyeli okur Bulgar asıllı Fransız edebiyat kuramcısı Tzvetan Todorov’a oldukça aşina. Daha önce edebiyat kuramından kültür üzerine düşündüğünü yapıtlarına kadar birçok kitabı yayımlanan yazarın ‘Edebiyat Kavramı’ adını taşıyan kitabı da dilimize kazandırıldı... Todorov bugün edebiyata ilişkin olarak sorulması gereken en yakıcı sorulardan birisini sorarak işe başlıyor: “Alabildiğine farklı bakış açıları içinde bize sunulan yazıların baş edilemeyen çeşitliliği karşısında bugün edebiyat olanla olmayanı ayırt etmeye kim cesaret edebilir?” Kışkırtıcı olduğu kadar korkutucu da olan bu soru, çok satarlar ve ‘hafif metinler’ çağında okuru edebiyatın neliğine ilişkin o temel soruyu sormaya davet ediyor: Edebiyat nedir?
Todorov, kitabın ilk bölümünde edebiyatın tanımını yapmaya çalışan anlayışları işlevsel ve yapısal olarak iki farklı düzeyde ele alır. Bu çerçevede edebiyat üzerine on yedinci yüzyılda üretilmiş çalışmalardan Wellek ve Waren gibi edebiyat kuramı kanonunda yer almış yazarlara kadar uzanıp farklı tanımları ele alır ve türler üzerinden bu konumları bir sınamaya tabi tutar. Çalışmasının fonuna bu iki kavrayışın farklarını, benzerliklerini, birleşip gri alanlar oluşturdukları ve ayrışıp zıtlaştıkları yerleri betimlemeye ayıran kuramcı birinci bölümden itibaren metinlerin kendisine giderek “tür sorunu” üzerine düşünmeye başlar. 

Tür(ler) sorunu
Türlerin birbirine karıştığının savunulduğu bir çağda Todorov edebiyatın türler olmaksızın düşünülemeyeceği iddia eder. Ona göre edebiyat olanla olmayan arasındaki ayrım üzerine düşünürken türler sorunundan uzaklaşmak olanaksızdır. Türlerin varlığı edebiyatı, edebiyatı edebiyat yapanın ne olduğunu ve edebiyat olanla edebiyat olmayan arasındaki ayrımı düşünmeye başlamak için önemli bir noktadır. Ayrıca Todorov’a göre türler arasındaki ayrım yalnızca edebiyatta yoktur. Türlerin birbirine karışıp kaybolduğu düşüncesi, Todorov’a göre önemli bir noktayı göz ardı eder. Ona göre “kaybolan tür‘ler’ değil, geçmişin türleridir ve yerlerini başka türlere bırakmışlardır.”
Türlerin varlığı doğal olarak bizi türlerin kökeni sorununa götürmektedir. Bir kitabevine girer girmez ayaklarımızı sorgusuz sualsiz belirli rafların önüne getiren ilgilerimiz, nasıl oldu da ayrımlaşarak çoğaldı? Türlerden önce ne vardı? Yeni bir tür nasıl ortaya çıkar? Todorov türlerin başka türlerden doğduğunu, türlerin kökenine ilişkin soruları yanıtsız bırakmak gerektiğini ve önemli olanın “türlerden önce ne vardı?” sorusu değil de, “Herhangi bir anda bir türün doğuşunu ne yönetir?” sorusunu sormak gerektiği dile getirir.
Todorov tür soruşturmasında Austin ve Searle’ün başını çektiği söz edimleri kuramına yaklaşır; çünkü türlerin tıpkı söz edimleri gibi “söylem özelliklerinin kodlanmasından” ileri geldiğini düşünür. Bu düşünce, söz edimlerinin açıklanıp sınıflandırılabilmesi gibi türlerin de açıklanıp sınıflandırılabilmesini gerektirir. Todorov da bu çerçevede daha önce üzerine bir kitap yazdığı fantastik türünü örnek göstererek bir tür olarak fantastiğin hangi koşullar altında, hangi formüle uygun olarak metinde üretilebileceğini açıklamaya çalışır.
‘Edebiyat Kavramı’nın üçüncü bölümden itibaren türler tek tek ele alınarak edebiyat olanla olmayan arasında bir ayrım yapılıp yapılamayacağı araştırılır. Bir yandan bu araştırma yapılırken öte yandan da öyküde katmanlar, şiirde dize ele alınarak özel olarak bu türlerin kendi içerisinde nasıl oluşturulduğuna dair bir araştırma yürütülür. Bu bakımdan ‘Edebiyat Kavramı’ kuramını pratikte sınamaya çalışan ve yalnızca soyut düzeyde kalmayarak çıkarım yapılan kaynakların incelenmesiyle okurunu örneklerle ikna etmeye çalışan bir çalışma. 

Rimbaud şiirine ilişkin tespitler
Todorov sözünü ettiğimiz örneklendirmeye şiirle başlıyor ve Dizesiz Şiir bölümünde odağa Baudelaire ve Rimbaud’yu alarak sergileme/betimleme ayrımına ışık tutmaya çalışıyor. Bu ayrımın iki sözce sınıfını değil, iki kategoriyi oluşturduğu dile getiriyor. Böylelikle sergilemenin/betimlemenin bir metnin edebi olup olmadığına anlamaya nasıl katkı yapabileceğini göstererek şiirin değişmez bir tanımını aramanın ellerimiz bomboş kalmasıyla sonuçlanacağını gösteriyor. Bu bölümde dikkati çeken bir noktaysa Todorov’un kuramını örneklendirmek için ele aldığı şaire yaklaşımındaki eleştirmen tavrı. Örneğin, yazar Rimbaud şiirinden aldığı örnek deyişlerin satır aralarında Rimbaud şiirine ilişkin ilginç tespitler yapıyor.
Edebiyat olanla olmayan arasındaki sınırın giderek bulanıklaştığı bu çağda edebiyat kuramı ve eleştirisinin sınırlarını zaman zaman dil felsefesi lehine genişleten Todorov’un kitaplığında Novalis’ten Henry James’e, Baudelaire’den Poe’ya kadar pek çok yazar ve şairin kitapları var. Todorov edebiyatçıların metinlerine tür merceğinden bakarken, rafların arasına da su sızdırmaz bir kuram koyuyor.

Bulgar asıllı Fransız göstergebilimci, filozof ve fikir tarihçisi Todorov Roland Barthes’la birlikte yapısalcılığın büyük temsilcilerinden biridir.İlk dönem yapıtlarında dilbilim temeline dayalı bir çözümleme yöntemini kapalı sistemler olarak gördüğü metinlere uyarlamış,özellikle Meksika’da gerçekleştirdiği bir dizi konferanstan sonra genel antropolojiye doğru kaymış,bu tarihten sonraki yapıtlarında kültür antrolpolojisinin konularını ele almıştır.ABD’de Yale Üniversitesi’nde ve Paris’te Ecole pratique des hautes études’de dersler vermektedir.

Edebiyatta ya da sanatta öykünme kavramını ilk eleştiren kuşkusuz ben değilim. Avrupa klasisizmi boyunca bu kavramı kullanılabilir kılmak için veriminin artırılmasına çalışılmıştır. Çünkü bu kavrama, akla gelebilen bütün etkinliklerin adının verilebilmesi için ona genel bir anlam yüklenmesi yerinde olur; ama bu durumda başka şeyler için de kullanılır ve ek bir belirleme gerektirir: Öykünme, “sanatsal” olmalıdır, bu da tanımlanacak terimi tanımın içine katmak demektir. XVIII. yüzyılda bir yerlerde bir altüst oluş gerçekleşir, yepyeni başka bir tanım önerilir. Bu bakımdan, iki dönemin sınırlarını belirleyen iki metnin başlığı son derece açıklayıcıdır. 1746’da, çağın sağduyusunu özetleyen bir estetik yapıtı yayımlanır: Başrahip Batteaux’nun Beaux-Arts réduits à un même principe’i (“Aynı İlkeye İndirgenmiş Güzel Sanatlar”); söz konusu ilke, güzel doğaya yapılan öykünmedir. 1785’de bir başka yapıt ona yanıt verir: Karl Philipp Moritz’in Essai de réunion de tous les beaux-arts et sciences sous la notion d’accomplissement en soi’sı (“Bütün Güzel Sanatların ve Bilimlerin Kendilerini Bütünleme Kavramı Altında Bir Araya Getirilmesi Denemesi”). Güzel sanatlar bir kez daha, bu kez “kendi içinde bütünlenme” olarak anlaşılan güzel adına bir araya gelmiştir.
Aslında, edebiyatın ikinci büyük tanımı güzel olgusunun bakış açısına yerleşecektir; “hoşa gitmek” burada “eğitmek”in üstüne çıkar. Oysa güzel kavramı, XVIII. yüzyılın sonuna doğru yapıta ilişkin araç durumuna yönelik değil de geçişsiz türden bir önerme içinde katılaşacaktır. Yararlıyla karıştırıldıktan sonra, güzel şimdi de yararcı olmayan doğası aracılığıyla tanımlanmaktadır. Moritz şöyle yazar: “Gerçek güzel, bir şeyin kendinden başka bir şeyi göstermemesine, belirtmemesine, içermemesine, kendi içinde tamamlanmış bir bütün olmasına dayanır.” Oysa sanat güzel aracılığıyla tanımlanır: “Bir sanat yapıtının tek varoluş gerekçesi kendi dışında bir şey göstermek olsaydı, o zaman sanat yapıtı bir aksesuvardan farksız olurdu; oysa ki her zaman, güzel söz konusu olduğunda güzelin kendisi ana öğeyi oluşturur.”
Kitaptan
EDEBİYAT
KAVRAMI
Tzvetan Todorov
Çeviren: Necmettin Sevil
Sel Yayıncılık
2011, 176 sayfa, 14 TL.