Negatif metafizik

Negatif metafizik
Negatif metafizik
Tanrı bir okur derecesine indirgenemeyeceğine göre, teorik olarak, Saramago'nun asıl derdinin Tanrı değil insan olduğu açıktır. Kaldı ki, anlatım ve yazım biçimi bakımından etkileyici ve özgün bir eserdir 'Kabil'

Yazar din adamı değildir. Daha doğrusu yazarın asıl niteliği din adamlığı değil yazarlık olmalıdır. Yoksa geçmişte din adamlığı ve yazarlık vasfına birlikte sahip insanlar görülmüştür. Sanırım, yazarla din adamı arasındaki temel ayrım muhayyilede devreye girer. Din adamı bilgiden hareket eder. İlme yaslanır. Yazar ise bilgiyi kullanır ama asıl sözünü hayal ederek söyler. Bir romancı ise söz konusu olan yazar kişi hayal daha bir öne çıkar elbette. Kurmaca, dinsel metni yeniden üretir. Yorumlar. Oysa din adamı yorumda bulunsa bile yine bilgiye bağlı olmak durumundadır. Bir felsefeci gibi soru sorabilir ancak bir şair gibi duyup bir romancı gibi hayal edemez. Zaten tartışmalar da tam buradan çıkar. İlim adamları, dindarlar, metni gerçeğin yerine koyma hatasına düşerler çokça. Kendileri öyle algılamasalar bile kitlenin böyle anlamasından endişe duyarlar. Romancılar onların geçemeyeceği sınır geçerler, soramayacakları soruları basit birer cümle gibi soruverirler. 

Saramago’nun yorumu
Negatif metafizik denilebilir mi yazarın yaptığına. Kutsal metinlerde karşılaştığı hikâye ve konuları kendi çağının içinden yeniden yazmak ve yazarken de bir din adamı şuuruyla değil de bir yazar tecessüsü ile hareket etmek? Evet, José Saramago’nun ‘Kabil’i tam da böyle bir roman. Negatif metafizik. Dinin, kutsal kitapların söylem dokusundan uzakta bir tür şeytan avukatlığı. José Saramago bu kitabı neden yazdığına ilişkin bir açıklamada bulundu mu bilmiyorum. Kaldı ki açıklama yapsa bile metin ayrıdır açıklama ayrıdır. Açıklamanın mantığı başkasının sorusu üzerinden yürür çoğunlukla. Yazmanın mantığı ise yaratıcılığın kıvılcımından ateş alır. Kabil, nasıl Saramago’nun yorumu ise Kabil de sonsuzca yorumlanacaktır okur tarafından. Metafiziğin, ilahiyatın, dinin doğasında saklı duran ve hayatla sürekli yeşeren olgusal zenginlik dün olduğu gibi bugün de sanatı beslemeyi sürdürüyor. En sonda söylenilecek olanı hemen başta söylemek gerekirse, ‘Kabil’ bir tür yeni ‘Tanrı öldü’ çığlığıdır. O kadar sert ve gerçekçidir. 13 bölümlük romanın son ve 13. bölümü Nuh tufanında, Nuh’un gemisinin insansız kalarak karaya, dağın başına oturması ve içinde Kabil’den başka insanın kalmamasını anlatır. Her şey, Kabil’in (yazgılı kötünün) mahareti ile gelişmiş, diğer canlı türleri üreme imkanını korudukları halde, insanoğlu Habil’in katil kardeşi Kabil olarak tek kalmıştır. Dişisiz kalmıştır. Ve kimdir bu Kabil. 

Bütün insanlığı öldürmek
Maide Suresi 27-32 ayetleri Muhammed Esed çevirisi ile okunduğunda, Saramago’nun anlattığı hikayeye burada da şeklen rastlanmaktadır. Şeklen dedim çünkü, 27, 28, 29, 30 ve 31. ayetler sanki 32. ayette verilmek istenen ana mesajın hazırlayıcısı gibi de okunabilirler. Çünkü 32. ayette; ‘…eğer bir kimse bir insanı öldürürse bütün insanlığı öldürmüş gibidir; ve bir kimse bir hayat kurtarırsa bütün insanlığı kurtarmış gibi olur.’ İfadesiyle taçlanmaktadır ayetlerin akışı. Adem’in iki oğlunun kıssasının bu kadar kısa geçilip sonrasında bir insanı öldürmekle bütün insanlığı öldürmek, bir insanı kurtarmakla bütün insanlığı kurtarmak meselesi söylediğim sonsuz okuma ve yorumlamaya bambaşka kapı açacak niteliktedir. İşin asıl yorumunu din adamları yapacaktır ancak, ‘ihtiras’ bağlamının dışında, insanlığın tarihini kötü ve kötülüğün ekseninden okumak da yadırganacak bir durum olmasa gerektir romancı açısından. 

Bugüne göndermeler
Tanrı bir okur derecesine indirgenemeyeceğine göre, teorik olarak, Saramago’nun asıl derdinin Tanrı değil, insan olduğu açıktır. Kaldı ki, anlatım ve yazım biçimi bakımından etkileyici ve özgün bir eserdir ‘Kabil’. Harf kullanımındaki imlasıyla da ayrıca dikkat çekicidir. Yazıyı, önceden denenmemiş, kutsal metinlerin sözsel atmosferine çekmeye, onları andırmaya çalışan bir havası vardır ayrıca. İnsanın yaratılışı, Adem ile Havva, İlk Günah, Cennetten Kovulma, Habil ile Kabil’in Kavgası, Haz. Nuh, Haz Eyyup, Hz. Lut, Hz. İbrahim ve onların hayat hikâyelerini oluşturan kavramsal katmanlar, bir kez daha, tarihsel tecrübenin paralelinde yazılmaktadır. Eski Ahit ve İncil şüphesiz yazarın ana kaynağıdır ancak alttan alta bütün göndermeler bugüne çıkar. Varsa bir hesap ve varsa söylenecek bir söz ve varsa duyacak bir kulak ve varsa bu sözün işleyeceği bir kalp o buradadır. Gelecek, evet gelecek, sanki ‘gelecek’ için yazmış gibidir Saramago ‘Kabil’i. Çünkü Kabil, ‘bir ahtapotun dokunaçlarının esiriymiş gibi, efendi’ye karşı öfkesiyle uğraşmaktadır, ve şu anki kurbanları, geçmişteki Habil gibi, tanrıyı öldürme yönündeki yeni teşebbüslerinden başka bir şey değildir.’ Bu ‘kil yoğurucusu’, bu ‘bir eşeğin çene kemiğiyle kardeşini öldüren’, bu ‘göründüğünden fazlasını kafasında taşıyan’, bu ‘geleceğin içindeki’… Kabil.

KABİL
José Saramago
Çeviren: Işık Ergüden
Kırmızı Kedi Yayınevi
2011, 152 sayfa, 13.5 TL.


Tanrı, geminin suya inmesine tanıklık etmedi. Gezegenin hidrolik sistemini gözden geçirmekle meşguldü, vanaların durumunu kontrol ediyor, gereksiz yere damlatan iyi sıkılmamış bir somunu sıkıyor, çeşitli yerel dağıtım kanallarını gözlüyor, manometrelerde basınca bakıyordu; büyük küçük, başka bir yığın sayısız işten söz bile etmiyoruz, bunların her biri bir öncekinden daha önemliydi ve yalnızca tanrı, evrensel mekanizmaların bu fikir babası, mühendisi ve idarecisi olarak bu işleri yapabilir ve kendi kutsal okey’ini vererek onaylayabilirdi. Şenlik başkalarına, iş ona düşüyordu. Böyle zamanlarda kendini bir tanrı’dan çok işçi meleklerin ustabaşı gibi hissediyordu; onlar da, tam o anda, yüz ellisi geminin sancak tarafında, yüz ellisi iskele tarafında, göz kamaştırıcı beyazlıktaki iş tulumları içinde, devasa gemiyi çekme emrini bekliyorlardı; tek bir sesle demeyeceğiz, çünkü hiçbir ses işitilmeyecekti, çünkü bütün bu operasyon tinin eseridir; sanki tek bir adam tarafından, yalnızca onun beyni ve iradesi tarafından düşünülmüş gibidir. Tıpkı ağırlıklarla ve halterlerle yapılan bir jimnastik idmanında olduğu gibi, gemi bir anda yeryüzüne iniyor, hemen sonra işçi meleklerin havaya kalkmış kollarının hizasına yükseliyordu. Coşku içindeki nuh ve ailesi, gösterinin tadını iyice çıkarmak için pencereden eğildiler, biri yuvarlanabilir diye düşündü kabil. Bir gayretle, gemi havanın yüksek bir bölgesinde buldu kendini. O sırada nuh bir çığlık attı, Tekboynuz, tekboynuz. Gerçekten de, varlığından birçok kişinin kuşku duyduğu zoolojinin bu eşsiz hayvanı, burgulu boynuzuyla, gemi boyunca dört nala gidiyor, sanki bir melekmiş gibi, baştan ayağa gözkamaştırıcı bir beyazlıkta uçuyordu; nihayet orada olan, neredeyse elle dokunulacak mesafedeki bu masalsı atı gemiye indirmek, kapıyı açıp bir parça şekerle –atgillerin çok beğendiği ve neredeyse yok olan bu şekerlemeyle– cezbetmek sanki yeterli olacaktı. Ama tekboynuz belirdiği gibi aniden yok oldu. Nuh’un, İnin, inin, çığlıkları işe yaramadı. Kitaptan